Yeşilköy’den
Nişantaşı’na bir keyif yolculuğu
Etiler Şamdan, Divan Oteli, Taksim
Divan Cafe, Fashion, Şamsa, Le Select, Hillside Fethiye gibi tanınmış
mekanların yaratıcısı olarak ismini duyduğumuz mimar Mustafa Toner’in
renovasyonunu gerçekleştirdiği Çınar Otel’in yanı sıra, Nişantaşı’ndaki Sofa
Otel içinde yer alan ve dekorasyonuna imza attığı Tuus Restaurant’a yer verdik
bu sayımızda. Toner’le tasarım ve mimarlık üzerine gerçekleştirdiğimiz kısa ama
keyifli bir sohbet de eşlik etti Yeşilköy’den Nişantaşı’na uzanan mekanlararası
keyif yolculuğumuza…

Mustafa Toner kimdir?
Mustafa Toner, İstanbul Güzel
Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü'nden mezun olduktan sonra serbest
mimar olarak çalışma hayatına başlayan Toner, Belirli periyotlarda serbest olarak
çalışma hayatına devam etmiş ve bu dönem içerisinde mimarlık, iç mimarlık ve
dekorasyon işleriyle uğraşmış. 2000 yılı Ocak ayından bu yana, kendi kurmuş
olduğu Toner Mimarlık A.Ş'de 13 kişilik ekibiyle çalışmalarını sürdürmekte.

İç mimari genelde mimarinin uzantısı ya da parçası olarak değil, bağımsız
bir olgu olarak değerlendiriliyor. Siz bu bağlamda nasıl tanımlıyorsunuz iç
mimariyi?
Ben zaten mimar kökenliyim. Mimar olduktan sonra başlayıp bu yolda devam
ettiğim için, iç mimariyi mimarinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorum ve
mimariyle birleşen iç mimari çözümlerini daha başarılı buluyorum. Mimarinin
etkisi, iç mimariyi herhangi bir mekan olmaktan çıkarıp çok daha boyutlu ve
kuvvetli bir çözüm haline getiriyor.
İç mekan tasarımında
yaklaşımınızı ne belirliyor? Müşterinin talepleriyle yaratmak istediğiniz
konseptin arakesitinde bir mimar olarak duruşunuz belirleyici olabiliyor mu?
İç mimari ne yazık ki resim yapmak
gibi değil. Resimde ressam oturur, kendince güzeli yaratır, o güzeli beğenen de
parasını verir alır. Ama mimari veya iç mimaride müşterilerinizin taleplerine
uygun çözümleri yaratmak sizin birinci göreviniz. Tabii bunu onun bütçesine
göre, zamanına göre, ihtiyaçlarına uygun çözümleri bularak ve bütün bunları
olması gerektiği şekilde bir araya getirip çözersiniz. Dolayısıyla burada müşterinin
talepleri bir engel veya bir “keşke olmasa” biçiminde ifade edilebilecek bir şey
değil; tam tersi mimarinin belirleyici ve vazgeçilmez bir unsurudur. Bizim
burada en çok önem verdiğimiz nokta, müşterinin taleplerini en iyi şekilde
yerine getirmek. Aynı zamanda da kendi estetik kaygılarımızdan, değerlerimizden
de olabildiğince az taviz vererek çözmek…
Kendinizi bir metropol
insanı olarak tanımlıyorsunuz. Nedir kentin ve kentli olmanın sizi çeken ya da
sizi siz yapan yanı?
Özellikle İstanbul gibi bir şehirde
sanatsal, kültürel anlamda insanı besleyen o kadar çok detay var ki! Yaşantısında,
mimarisinde, sanat dünyasında olsun, insanları her anlamda besleyici ve farklı
tezatlar oluşturan şeyler var. Örneğin, Zürih kentinde yaşıyor olsaydım
herhalde çok daha sıkıcı bir hayatım ve sıkıcı bir meslek hayatım olurdu. İnsanlar
20 sene sonrasına kadar bile ne olacağını biliyorlar; biz burada yarın ne olacağını
bilmiyoruz. Bu da ayrı bir heyecan katıyor tabi; sanat zaten heyecansız
olmuyor. Burada müşterilerimizle olan ilişkilerimizde bile bir heyecan var.
Sonra müthiş bir rekabet var. Bütün bunlar tabi beraberinde daha iyiyi
getiriyor. O nedenle bir metropolde yaşamaktan mesleğim adına da kendi adıma da
mutluyum.
Son zamanlarda
kullanıcının mutluluğuna hizmet eden özgün tasarımlar, “konsept ürün” ya da
“konsept mekan” adı altında kavramsallaştırıldı. Ancak sıradışı olmak adına,
fonksiyonu göz ardı eden tasarımlar görüyoruz. Fonksiyonla tasarım arasındaki
korelasyonu bir iç mekan tasarımcısı olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Bir devirde bu durum ayyuka çıkmıştı,
yani ergonomi, fonksiyonellik falan tamamen ikinci plana atılmıştı. Sonra biraz
uzaklaşıldı bundan, fonksiyonellik tekrar ön plana çıktı. Şimdi ise tekrar bir
geriye gidiş seziyorum. Fonksiyonlar daha geriye atılır bir hal aldı. Bunu doğru
bulmuyorum; çünkü mimaride önemli olan doğru ile güzeli bir araya getirmek.
Çünkü neticede faydaya yönelik üretim disiplinleridir bunlar. Ama bir heykel
olsaydı söz konusu üretim, o zaman dediğim gibi fonksiyonelliği geri plana
atabilir, hiç düşünmeyebilirdik. Ama heykel yapmıyorsunuz işte! Dolayısıyla
orada çok iyi ayırt etmek lazım, resim, heykel, mimari bunlar birbirinden çok
farklı dallar. Hepsi sanat dalıdır ama aynı dallar değildir. Plastik sanatlardır
ama farklıdırlar. Siz oturamayacağınız bir koltuk yaparsanız başarılı değilsiniz,
istediği kadar güzel ve farklı bir koltuk olsun…
Farklı dediniz ama
mimarlık ve diğer görsel sanatlar hep iç içe varolagelmiş. Resme olan ilginiz,
renklerle ilişkinizde, dolayısıyla mimarlık pratiğinizde belirleyici oldu mu?
Benim resme olan ilgim çok küçük yaşlardan
beri vardı ve bu beni zannediyorum ki özellikle iç mimari çözümlemelerimdeki
renk kullanımında diğer bazı meslektaşlarıma göre daha rahat kılıyor. Renk
kullanımında kendimi daha cesur hissediyorum. Tek renge ya da bazı meslektaşlarımda
olduğu gibi 1-2 renge bağlı kalmıyorum. Rengi rahatlıkla ve keyifle kullanıyorum.
Bunların arasında bazı sevdiğim ve senelerdir tonlarını değiştirerek kullanmaya
devam ettiğim renkler var. Örneğin bir limon sarısını çok severim, bir bordoyu
çok severim; bir şarap kırmızısını keza öyle. Bunları senelerdir kullanırım ama
bunların renk tonlarınla oynarım, başka renklerle bütünleştiririm.
Tasarımlarınızda hangi
malzemeleri tercih ediyorsunuz? Bu seçimdeki kriterleriniz nelerdir?
Son zamanlarda özellikle doğal
malzeme kullanmaya çok dikkat ediyorum. Doğal malzeme derken işte, çeşitli
egzotik ahşap türlerini bir araya getirmek ama doğal ahşaptan bahsediyorum. Mermer
veya taşı tercih ediyorum, granit ve suni taşlara mümkünse hiç rağbet
etmiyorum. Doğal haliyle taşları kullanmayı seviyorum. Hele bu taşlar biraz da
enteresan damar yapısına sahip, kuvvetli ifadeye sahipse, bunu daha da ön plana
çıkarmayı seviyorum. Deriyi kullanmak hoşuma gidiyor, keten gibi doğal, ham ve
kaba dokulu kumaşları seviyorum. Kadifeyi seviyorum. Bütün bunların yanında camı,
metali seviyorum. Metali ham haliyle kullanmayı tercih ediyorum; yani paslanmaz
halini değil, işlenmemiş metali kullanmayı tercih ediyorum; ama bu son
zamanlarda böyle… bu böyle gidecek anlamına gelmiyor. Belki 2 sene sonra, 3
sene sonra altın sarısıyla granit kullanmaya başlayabilirim.
Çınar Oteli’nin
renovasyonunda hareket noktanız ne oldu?
Çınar Oteli’nin renovasyonunda
hareket noktasını, Yönetim Kurulu Başkanı Murat (Ercan) Bey ile beraber aldığımız
karar oluşturdu ki, zaten başta da konuştuğumuz üzere müşteriyle birlikte
hareket etmek lazım. Birinci kararımız şu oldu: Her şeyden önce burası
Türkiye’nin en eski otellerinden biri, çok köklü bir tarihe sahip. Yanlış hatırlamıyorsam
50. senesi. Dolayısıyla biz bunu yok eden bir tutum yerine, bunu belli
noktalarda da biraz vurgulayan bir tutum izlemek istedik. Giriş lobisinde bir
seramik pano vardır ki 50 senedir orada duruyor, yeri doğrudur, değildir tartışılır
ama orası onundur, dedik. Tavanda, o dönemde yapılmış -o zamana göre de
hakikaten çok enteresandır- yuvarlak nişler içinde kromajlı aydınlatma
elemanları vardı. Mesela onları tuttuk, otelin ayrılmaz bir parçası olarak düşündük.
Yuvarlak kolonlar vardı, onları da aynen olduğu gibi koruduk. Merdiven trabzanı
ve merdivenin formuna hiç dokunmadık. Onun dışındaki mekanlarda, kullandığınız
mobilyalarda ve tarzda da daha kalıcı, bir 10-15 sene daha bizi rahatlıkla
eskimeden, demode olmadan götürecek bir çizgiye gittik. Bunu yaparken seçtiğimiz
renkler, daha çok kremler, bej tonlarına benzer nötr tonlar oldu. Kullandığımız
malzemelerde, örneğin ahşaplarda bunu gerçekleştirmeye çalıştık. Yani “trendy”
tabir edilen bir mekan yaratmak değil, daha kalıcı ve eskiye de saygılı bir
duruş sergilemek istedik.
Banyolar artık basit
yıkanma eyleminin gerçekleştirildiği tali mekanlardan, birer keyif ve dinlenme
mekanına dönüşüyor. Bu dönüşümün projelerinizdeki yansımaları nelerdir?
Projelerimizde biz banyoları artık
neredeyse yatak odalarının içine, hatta ortasına almış durumdayız. Yatak odası
ve banyo ayrımı kalktı, artık yatak odalarıyla banyolar bütünleşti, birleşti,
genel anlamda bunlar bir bütün haline geldi. Benim evimde de böyle, otellerde
de böyle yapılıyor. Biz bunu Çınar Oteli’nde belli bir ölçüde gerçekleştirebildik.
Çünkü statik yapısı itibariyle bu her yerde yapılmaya çok da müsait bir durum
değildir, bu bir; ikincisi otel ve hitap ettiğiniz müşteri profili de bunda çok
önemli bir karar belirleyici. Ama master suitlerde, jakuziyi manzaranın en
hakim olduğu nokta ve yatak odasının içinde yerleştirdik. Onun dışında banyoları
büyütmeye ve yaşanır hale getirmeye, küçük hücreler olmaktan çıkarmaya gayret
ettik. Daha ferah ve yine doğal mermerler, büyük tezgah yüzeyleri kullanarak,
mekanı rahatlatmak gibi bir takım çözümlere gittik.

“Mimaride önemli olan doğru ile güzeli bir araya getirmek. Çünkü neticede
faydaya yönelik üretim disiplinleridir bunlar. Ama bir heykel olsaydı söz konusu
üretim, o zaman dediğim gibi fonksiyonelliği geri plana atabilir, hiç
düşünmeyebilirdik. Ama heykel yapmıyorsunuz işte!”

“Projelerimizde biz banyoları artık neredeyse yatak odalarının içine, hatta
ortasına almış durumdayız. Yatak odası ve banyo ayrımı kalktı, artık yatak
odalarıyla banyolar bütünleşti, birleşti, genel anlamda bunlar bir bütün haline
geldi.”

“Master suitlerde,
jakuziyi manzaranın en hakim olduğu nokta ve yatak odasının içinde
yerleştirdik. Onun dışında banyoları büyütmeye ve yaşanır hale getirmeye, küçük
hücreler olmaktan çıkarmaya gayret ettik.“
Tuus çok özel bir mekan…
Tasarım hikayesini dinleyebilir miyiz sizden?
Tuus benim çocuğum gibi… Normal, alışılmış
restoranların dışında, yine biraz daha kalıcı ifadesi olsun diyerek yola çıktığımız,
malzeme seçiminde, çatalına bıçağına kadar, ışık kullanımına kadar her türlü
detayını özenle tespit ettiğimiz, “trendy” (!) olmamasına özellikle gayret ettiğimiz
bir mekan. Özellikle orada da yine doğal malzeme kullanımına, ahşap, mermer, taş,
demir, kumaş, deri gibi malzemelerin kullanımına özellikle dikkat ettik. Yarı
açık bir mutfak yaparak müşteri ile mutfağı biraz birleştirmeyi amaçladık.
Bütün bunların yanında mekanı belli bir şekilde ikiye bölerek iki ayrı kullanımı
birbirini rahatsız etmeden sağlamak istedik. Bunu da demir bir duvarla gerçekleştirdik.
Barı demir bir duvarın arkasına alarak, restoran kısmından ayırarak yemek
sonrası insanların boşalmış bir yemek salonunu görmeden, bar keyfine devam
edebilmelerini sağlamak istedik. Bunları belli ölçüde başarabildik. Şimdi siz
bunları kafanızda düşünüyorsunuz, hayal ediyorsunuz, müşteriyi de kendinize
göre bir şekilde, bir yere koyuyorsunuz; ama esasında kararları müşteri
veriyor, siz vermiyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz ki müşteri, o müşteri değil
zaten. Yani öyle yemekten sonra oraya gideyim de bir konyak içeyim, bir ”cigar”
yakayım diyen müşteri değil. Sonuçta gördük ki, yemekten sonra kalkayım da
duvarın arkasına geçeyim, oradaki barda da eğlenceme devam edeyim diyen bir müşteri
profili yok Türkiye’de. O zaman ne oldu; duvar yavaş yavaş, ilk sene biraz
indi, ikinci sene biraz daha indi… Müşteri sizi yönlendiriyor esasında,
Türkiye’de ben bunu gördüm. Müşteriyle fazla didişmeyeceksiniz. Hani gazeteler,
bütün basın diyor ya; halk ne istiyorsa biz onu veriyoruz, biz de niye öyle yapıyorsunuz
diyoruz. Hayır, halk ne istiyorsa vermek gerekiyor galiba, yoksa batıyorsunuz.
Yani ticari kaygılar onu gerektiriyor. Bizim de buradaki yanlışımız, sanıyorum
böyle bir fikirle yola çıkmak oldu. İşletme hataları tabi mimariyi bir yerde
etkilemeye başlıyor. Bu sefer ne yapıyorsunuz; işte orta duvarı kaldırıyorsunuz,
halbuki o duvarı çok seviyorsunuz; ama çareniz yok. Barın yerini değiştiriyorsunuz.
Yok işte öğlen yemeği olsun diye oturma ve yemek kısmını öne almaya başlıyorsunuz,
oysa ki orayı siz bir bar olarak düşünmüşsünüz. İşte giriş kısmında misafirler
oturmak istemiyorlar diye giriş kısmını ayırıyorsunuz, başka bir şey yapıyorsunuz;
mekan küçülmeye, etkisi azalmaya başlıyor. Yani tüm bunlara rağmen şu haliyle
de Tuus benim çok hoşuma gidiyor. Localar yaptık insanlar daha keyifli, ev
atmosferinde oturabilsin, mekandan keyif alsın. İnsanların iki yanını göremediği
upuzun masalar yapmaktansa yuvarlak masalar yapalım istedik. Yuvarlak masa,
mekanı çözümlerken sizi belli bir ölçüde bağlıyor. O bağlanmayı kabul
ediyorsunuz; ama müşteriyi yine mutlu edemiyorsunuz. Hakikaten ne yapsanız
kolay değil, zor. Şu anda bir daha yapar mısın derseniz, hayır. Ticaretle artık
bir yerde çakışmaya başlıyor. Mimar olduğum için, bazı şeyleri ticari açıdan değil
kendi mimari kaygılarımla değerlendirdim ve çözdüm. İşletme esnasında bizi
yordu. Bir o yordu; ikincisi işletme zaten başlı başına yorucu.
Orada bütün bir duvar boyunca
uzanan, çok büyük bir şarap kabımız vardır ki oranın odak noktasını oluşturan
elemanlarından biridir. Tamamen masif ağaçtan imal edilmiştir. Çok sevdiğim bir
elemandır. 900’den fazla şarabın saklanabildiği bir elemandır. Ayrıca MAC
Galeri’den Hakan Çarmaklı’nın verdiği, Asım İşler’in çok güzel işleri var. Onlar
oraya çok şey kattı. Sanatın bir şekilde bu tip mekanlara girmesi gerektiğini
düşünüyorum. Yani sadece dekoratif duvar kağıdı kaplayarak, tepeden “falancanın”
lambasını sallandırarak iç mimarlık yapılacağını sanmıyorum. İç mimaride olsun
mimaride olsun sanatı kuvvetli bir şekilde birleştirmeniz gerekiyor yaptığınız
işle. Netice o zaman çok daha etkili çıkıyor.
