Cesur erik, bilge
hamsi, sevdalı kedi…

... Bitkileri ve hayvanları da sürüklüyoruz yanımızda…
Küremiz ısındıkça, ruhlarımız soğuyor…
Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK

Tomurcukları patlatıp hayatı yeşile boyayan
ilkbahar değilmiş meğer, kışmış…
Kış soğuğu kaç kez öfkeden ağlatacak oldu beni küçükken.
Bornova’nın o meşhur sabah ayazında, okula giderken ellerimiz donardı,
parmaklarımızı açamazdık bir ders boyunca. Sınıfın ortasında çıtır çıtır yanan
odun sobasının etrafındaki öğrenci halkalarından, okula kimin hangi mesafeden
geldiğini anlayabilirdiniz. En iç halkadakiler en uzaktan, en dıştakiler en
yakından… Müfit ve Caner’in ise hep sıralarında oturduğunu hatırlarım. Okul
lojmanında kalan hademenin ikiz oğulları…
Babam, cumhuriyete bağlı her memur gibi, tasarruflu ve
dürüst bir adamdı. Uzun zaman, biraz yaşlanana dek, iki-üç yılda bir
değiştirmek zorunda kaldığı kira evlerine ağır ağır eşyaları bizzat taşıdı,
kendisi gibi pos bıyıklı memur arkadaşlarıyla beraber, bazen sağanak yağmurun
altında, dondurucu soğukta…
Kamyonun kapımızın önüne boşalttığı bir ton kömürü de
başkası taşıyacak değildi elbet. Kollarım yük kaldırabilir hale geldikten sonra
ben de yapıştım kovaların sapına, babamla birlikte erittik o kara kömür
yığınlarını yıllarca…
Kömürü taşımakla kalsa ne âlâ… Kömür pek netameli bir şeydi
doğrusu… Önce kömürlüğe taşıyordun, sonra kovaya doldurup evin içine, kovayı
sobanın içine, soba gürül gürül yanıyordu, ısıtıyordu sağ olsun, ama sonra biz
uyurken sönüyordu ve sabah, uyanır uyanmaz, tuhaf kokulu o kül yığınını tekrar
sobadan çıkarman, evin dışına taşıman ve uygun bir yere boşaltman gerekiyordu…
Dayanılır gibi değildi…
Ve o kış sabahları… Yorganın altından çıkamazdım bir türlü.
Yorganın içi sıcak bir cennet, dışı soğuk bir cehennemdi. Yorganın içi, bütün
okulları, bütün dersleri, bütün sınavları, bütün anne nasihatlerini, baba
azarlarını manasız kılan bir tür mutluluk ülkesiydi…
Ne mis gibi kokan kızarmış ekmeklere, ne sahanda
yumurtalara, ne de anneanne mamulü leziz reçellere feda edilebilir bir huzurdu…
Hep feda etmek lazımdı lakin, hem de ne saçma bir gerekçeyle, günün birinde
lise mezunu sayılabilmek için…
Bizim İzmir’de kar yağmaz pek, yağdığında da adeta bir
şaşkınlar festivali yaşanır, özellikle çocuklar için… Topu topu iki-üç santim
birikmiş karı o birkaç saat içinde yakaladın yakaladın… Biraz geciktin mi,
başka çocuklardan dinlerdin kartopu savaşı hikâyelerini… Geldiği gibi giderdi
namussuz, ama mutlaka gelirdi…
Küçük bir akrabam var İzmir’de, dünya tatlısı, altı yaşında
cin gibi bir oğlan… Arada bir konuşuyoruz telefonda… Geçenlerde, rutin
temenni-nasihat hali, dikkat et kendine dedim, kıştır, üşütme… Soğuk değil ki,
dedi, cıvıltılı sesiyle, hiç üşümüyoruz biz… Sonra sordu: Sizin orada kar
yağıyormuş, ben gelince de yağar mı? Ben onun kadar dürüst değilim… Artık
yağmıyor diyemedim, soğuk değil ki diyemedim… Yağar diye cevapladım, kartopu
oynarız sen gelince…
“Soğuk değil ki, hiç üşümüyoruz!”
İşte, yaklaşan kıyametin kelimeleri bunlar…
Erik ağaçlarını aldatıp ocak ortasında çiçek açtıran…
Hamsilerin kafasını karıştırıp başka sulara kaçıran…
Kedileri erken çiftleşmelere kandıran…
Rekabetin, hırsın, bencilliğin mezbahaya çevirdiği bir
dünyada, felaketimize yürüyoruz emin adımlarla…
Bitkileri ve hayvanları da sürüklüyoruz yanımızda…
Küremiz ısındıkça, ruhlarımız soğuyor…
Paranın ayazı uğulduyor, cehenneme dönen sokaklarda…
Kâr hırsı, bütün karları eritiyor…
Ne kadar mühimmiş, o soğuktan bir türlü açamadığım küçük
ellerim…
Kömür sobaları vefalı birer dost, yorganların dışı dirimmiş…
Tomurcukları patlatıp hayatı yeşile boyayan ilkbahar
değilmiş meğer, kışmış…
Ve bütün insanlık olarak, hamsi kadar beynimiz, erik ağacı
kadar cesaretimiz, kedi kadar şevkimiz yokmuş, yaşamak hususunda…
