Dünyada ilk ve tek Demir
Kilise

Yazı/Text: NİL YÜZBAŞIOĞLU
Fotoğraflar/Photos: TÜRKER CİMCOZ
Dünyanın ilk prefabrik mimari yapılarından biri olan
Bulgar Kilisesi’nin tamamı dökme demirden.
Neo-gotik üslupta inşa edilen yapının içi, dışı, her
parçası Viyana'da bir fabrikada dökülüp önce Tuna, sonra Karadeniz'den
taşınarak İstanbul'a getirilmiş ve burada monte edilmiş. İçeride mermer
görünümlü sütunlar bile demirden...

Nazlı nazlı süzülen beyaz martıları ile Boğaziçi’ni, sırtını
yeşil tepelere yaslamış aşıboyalı Osmanlı yalılarını, geçmişine üç büyük
imparatorluğu sığdırmış görkemli tarihini, anıtsal eserlerini, hüzünlü
yalnızlıklarını, trajik savaş öykülerini, arnavut kaldırımlı dar sokaklarını,
nostaljik semtlerini, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Bulgarlar ve Yahudiler ile
iç içe geçmiş tüm kadim halklarını, camiler, sinagoglar, havralar, Ortodoks ve
Katolik kiliseleri ve tüm ibadethaneleriyle herkesi kucaklayan İstanbul
kenti... Elbet Haliç, kıyısında yüzyıldır ayakta kalmayı başaran Demir Kilise’yi
de kucaklamayı sürdürdü.
Stefan Sveti Kilisesi, İstanbul’un en ilginç yapılarından
biri. Haliç’in kıyısındaki bu görkemli kilise sıradışı tarihi, masalsı öyküsü,
hayranlık verici mimarisi ve bir elin parmaklarını geçmeyen cemaati ile dikkat
çekmeden sessizliğini korudu yüz yıldır...
Bulgar Kilisesi’nin kuruluşu 19. yüzyıl başlarına kadar
uzanıyor. Bulgarlar, o döneme kadar Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı kiliselerde
ibadetlerini gerçekleştirirlerdi. 19. yüzyıl itibari ile gelişen
‘Milliyetçilik’ akımlarından payına düşeni alan Cemaat, Fener Rum
Patrikhanesi’ne bağlı kiliselerde ibadet dilinin Rumca olmasından rahatsızdı.
İstanbul’daki Bulgar cemaatinin önderlerinden İstefanaki Bey (Stefan Bogoridi),
Eylül 1848’de Osmanlı Devlet yetkililerine başvurarak, Rum kiliselerindeki
ayini anlayamadıklarını bildirdi. Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gibi
Bulgarların da ayrı bir cemaat oluşturduklarını belirten İstefanaki Bey, artık
kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini belirtti.
Osmanlı Devleti, Bogoridi’nin isteklerini yerinde bularak
bir papaz evinin kurulması kararıyla harekete geçti. Osmanlı yönetimi,
Bulgarların ayrılmasıyla birlikte Rum Patrikhanesi’nin zayıflayacağını da
hesaplayarak 12 Eylül 1848’de, Bulgarların ‘Metoh’ adını verdikleri papazevinin
yapılması için izin verdi. Böylece, İstefanaki Bey’in Fener´deki arazisi
üzerine ilk Bulgar ibadethanesi açılmış oldu.
Fener’de bugünkü Bulgar Kilisesi’nin (Sveti Stefan Kilisesi)
karşısında Mürselpaşa Caddesi üzerinde Balat’a doğru uzanan kesme taştan yapılan
bu yapı, 1850 yılında bitirildi. Bağımsızlık yolunda önemli bir adım atan
Bulgarlar, 1860 yılında Osmanlı yönetimine, Fener Rum Patriği’ni artık dini
önder olarak tanımayacaklarını bildirdiler. Osmanlı devleti, 11 Mart 1870’te
bir ferman çıkararak bağımsız kilisenin kurulmasına izin verdi.
Fermana göre, bundan böyle cemaatin başında bir ‘eksarh
(önder ya da başkan)’ bulunacaktı. Fener’de kurulan papazevinin deniz
tarafındaki araziye önce ahşaptan bir kilise inşa edildi. Bir süre sonra da
aynı yerde daha büyük bir kilisenin yapımına girişildi. Haliç kıyısındaki
zeminin çürüklüğü nedeniyle, yığma kagir bir yapının temellerinin batacağı
düşünülerek daha hafif ve dayanıklı olması için demir iskelet yöntemi seçildi.
Yapının projesi İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur’a yaptırıldı.
Kilisenin uygulama projesinin yapılması ve prefabrik yapı
parçalarının üretilmesi için 1892’de uluslararası bir yarışma açıldı. Yarışmayı
Avusturya firması R. Ph. Waagner kazandı ve bir yıl sonra üretime geçti. Bütün
parçalar tamamlanınca kilise önce firmanın Viyana’daki fabrikasının bahçesinde
tümüyle kuruldu. Daha sonra sökülen yapı elemanları, Tuna Nehri ve Karadeniz
üzerinden bir nehir teknesiyle İstanbul’a taşındı. Şimdiki yerine 1.5 yıllık
bir çalışma sonrasında oturtulan yapı, 1898’de törenle açıldı.
Stefan Sveti Kilisesi, ilk prefabrik yapılardan biri olarak
dünya mimarlık tarihinde önemli bir yere sahip. Mimari açıdan kilise neobarok
ve neogotik üslubun özelliklerini taşıyor. Yapının taşıyıcı iskeleti çelik
profillerden oluşturulmuş, sonra da üzeri sac ve döküm levhalarla kaplanmış.
Pencere doğramaları, kapı ve pencereleri çevreleyen süsler, dış cephe boyunca
her aksı belirtecek biçimde düzenlenmiş köşelerin başlıkları, pencere
kenarındaki sütunları taşıyan konsollar, bütün yapıya saçak hizasında dolanan
silmelerin arasındaki eski çelenk motifleri dökümden. Bütün parçalar birbirine
dev cıvata-somun, perçin ya da kaynakla birleştirilmiş. Yapıldığı dönemde
Avrupa’da çok yaygın olan tarihselci mimarlık doğrultusunda, eklektik bir
anlayışla biçimlendirilmiş.
Ancak dünya mimarlık tarihinde bir örneğine daha
rastlanmayan bu sıradışı eserin geleceği karanlık... Çünkü ahşap olan temeli
çürümüş ve her geçen gün biraz daha Haliç’e doğru kayıyor ve hem zeminde hem de
demir duvarlarında çatlaklar her geçen gün büyüyor. Bu yüzden de 1898 yılında
ibadete açılan Stevi Stefan Bulgar Kilisesi yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Geçtiğimiz yıllarda kiliseyi kurtarmak ve restore etmek için Bulgaristan'da bir
vakıf kuruldu. Amaç, İstanbul vazgeçilmez simgelerinden biri olan Demir
Kilise’yi Haliç’in sularına gömülmekten kurtarmak...

Demir Kilise 1870’de fermanla kurularak Bulgarların
hizmetine açıldı.