|
Sait Faik’in
izleğinde İstanbul’da…

Yazı/Text: BÜLENT KALE Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR
Hastalanmadan önce yazdıklarında bize İstanbul'un
başkenti Sirkeci'de, Galata'da, Burgaz'da, Beyoğlu'nda tanıdığı insanlardan,
Beyoğlu gecelerinden, vapurlardan, balıkçılardan, iskelelerden, sandallardan,
martılardan, balıklardan, yakamozlardan bahsederdi. Sonra… düşlerle yetinir
oldu.

'...Aşkın bir kanadı vardır,delinir,kan akar,bir kanadı
var, zehir yeşili...'
İnsanoğlu aşkın hangi renklerde, kaç kanadını yaşamıştır,
bilinmez ama Sait Faik 1954 baharında, ömrünün son deminde yazdığı bu dizelerle
bu meçhul yelpazenin Türkçedeki uç renklerini kayda geçer. Onun hikayesi de,
her daim aşık bir adamın, ‘yaşamak sevince yaşamaktır’ diyen bir adamın, kan
kırmızısı seven bir adamın aşkının giderek zehir yeşiline, kavun acısına
çalmasının hikayesidir. İlk hikayelerinden başlayarak insana, tabiata, tekmil
mahlukata ve İstanbul'a olan aşkını ilan etmiştir. Bu 'küçük burjuva', bu
'hafif' temalarla örülü hikayeleri dönemin irili ufaklı muharrirleri tarafından
ara ara küçümsenmiştir. Bugün, modern insanın yalnızlığından; tapuda bütün
insanların adına kayıtlı olan dünyanın, tabiatın talanından; hayvanlara yapılan
eziyetten, zulümden; İstanbul'un artık İstanbul'a değil de herhangi bir şehre
benzemeye başlamasından bahsetmeyen bir sohbet sohbetten sayılmıyor. Laf-ı
güzaf deniyor.
'Sarhoştum. Hava, elektrikler, şehir beni sarhoş ediyordu.
İnsanlar beni bir mıknatıs hızıyla kendilerine çekiyorlardı. Dünyayı ve şehri
riyasız kucaklamak istiyordum' diye yazmıştır ilk kitabı Semaver'de yer alan
1935 tarihli 'Şehri Unutan Adam' adlı hikayesinde. Söyleyenler Sait Faik'in,
dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak isteyen bu adamın, bu kucaklaşmayı
başaramadığını, giderek yalnızlaştığını söylerler. Bu adamı yalnızlığın
yarattığını söylerler. Yalnızlığın o dünyaya gelmeden önce de orada olduğunu ve
o aramızdan ayrıldıktan sonra da burada kaldığını söylemezler. Kan kırmızısı
sevmek isteyen herhangi bir insanın, yaşamaya kendisi bir ad koymak isteyen her
insanın yalnızlıkla ölümüne kapışması gerektiğini söylemeyi unuturlar.
Sait Faik'in yalnızlık üzerine cümlelerine ölümüne dek bütün
eserlerinde rastlanır. Ama bu cümlelerde bir teslimiyet yoktur, bir meydan
okuma vardır, o insanı insana yasaklayan yalnızlığa kafa tutar: 'İnsana hiçbir
şey çok değildir' der, 'Her şeyin fakir elbiseleri gibi lime lime, nem almış
sıvalar gibi parça parça döküldüğü zaman yalnız sen varsın insan... Hiçbir şey
beni seni sevmekten alıkoyamaz' der ya da 'İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok.
Her şey onun sayesinde, onunla güzel.' der. Bütün bu alıntılar ölümünden iki
yıl önce, 1952'de yayınlanan 'Son Kuşlar' adlı kitabından.
Anlatanlar, çağdaşları, dostları, Sait Faik'in çabuk
sinirlenen bir insan olduğunu anlatırlar; hemencecik kızıverdiğini, bir müddet
sonra öfkesinin nedensiz yatışıverdiğini. Yalnızlıkla kavgası da böyledir,
kızar, söylenir, lanet eder ama yine insana sarılır: Hemen hemen bütün
hikayelerinde ama özellikle son dönem hikayelerinde, açık ya da gizli, süreğen bir
yalnızlık, bir kavun acısı tonu kendini hissettirse de umutsuzlukla,
teslimiyetle biten tek bir öyküsü yoktur. Ama öyle anlar vardır, öfkeden deliye
dönüp kötü sözler söylediği anlar vardır. O anlarda 'öyle ki çocuklar bile
çirkindir.' Öyle anlarda Sait Faik 'paltosunun içinde üşüyen benliğine içinden
bir tükürüş tükürür', o anlarda 'sandallar içinde bir sandal, denizler içinde
bir deniz, insanlar içinde bir insan'dır Sait Faik, 'köpekler konuşur, insanlar
havlar' o anlarda, o anlarda 'yalnızlık dünyayı doldurur. Sevmek, bir insanı,
sevmekle başlar her şey, orada her şey bir insanı sevmekle biter.'
Artık yaşlanmış olmanın, karaciğerine tebelleş olan sirozun
ve eskisi gibi hayata karışamamanın da etkisiyle son öyküleri daha fantastik
bir hal alır. Artık bize İstanbul'un başkenti Sirkeci'de, Galata'da, Burgaz'da,
Beyoğlu'nda tanıdığı bir takım insanlardan, Beyoğlu gecelerinden, vapurlardan,
balıkçılardan, iskelelerden, sandallardan, martılardan, balıklardan,
yakamozlardan bahsetmez. Artık hikayeleri eskisi kadar yaşamaktan beslenmezler.
Hatıralardan ve düşlerden beslenirler ama en çok düşlerden: Cebinden insan
suretleri çıkarır artık; ona aşktan bahseden, insan hikayeleri anlatan insan
suretleri. Üşümüş, yalnız, dilsiz sokak köpeklerine söylevler çeker; özgürlük
söylevleri, insanoğlunu yaşamaya, kavga etmeye, yazmaya sevk eden gelecek güzel
günler üzerine söylevler çeker. Kimsenin konuşmadığı yerde, kuşlar, böcekler,
ağaçlar çiçekler, bahar konuşur. Arkasından ses eder. “Hişt, hişt!” der, İşte o
zaman, Sait Faik gülümser ve inanır. Gülümseriz ve inanırız: Sırf bunun için,
insan cebinden insan suretleri çıkarabildiği için, karanlığın ortasında, patlak
gözlü köpeklere aydınlık özgür günlerden bahsedebildiği için, kimselerle
konuşulamadığında tabiat dile geldiği için, hayat yaşamağa değerdir. Tek başına
insanoğlu, aynı zamanda, kendisinin çoğuludur. Sait Faik bize kalabalık
olduğumuzu hatırlatır. Kuşların, balıkların, yağmurun, güneşin, toprağın,
baharın, rüzgarın bizden taraf olduğunu...
'Yazdıklarının hikaye olduğuna bakmayın, sıkı şairdir'
demiştir Ece Ayhan onun için. 'Yahu şu son günlerde Sait Faik'in hikayelerini
okuyorum tekrar. Allah rahmet eylesin, ne büyük, ne gerçek şairmiş' diye yazar
koca şair Nazım Hikmet gurbetten yolladığı mektuplardan birinde. Kendisi de
tarihsiz bir mektubunda, hikayelerinde şiir tadı bulan Çorumlu okurlarına
yazdığı cevapta '…Yazdığım şiirler var, hikayeye benziyor derler... Ben de
hikaye gibi şiir yazacağım yerde şiir gibi hikayeyi -eğer hakikatten öyleyse-
tercih ettim’ der. Burada bize, hakikaten öyledirler, demek düşer. Hakikaten
öyledirler çünkü. Sait Faik hikayeleri okurken insanın gözleri dolar; elleri,
yüreği büyür; başını alıp gitme isteği ve memleket sevgisi, hayatın orasında
nefes almaktan duyulan onur ve utanç birbirine karışır, birbiriyle çatışır.
Sait Faik hikayeleri okunup sonsuza dek kitaplığın tozlu raflarına terk
edilmez. Onlar başucu kitaplarıdır. Yeniden yeniden okunurlar. Her seferinde
farklı tatlar, hazlar alınarak. Ne varsa şiirden yana... Öyle işte.
Yalnızca günbatımında dalgaları boyadığı, ufku mis gibi
kızarttığı, akşam karanlığını adaya çitlembik ağaçlarından seke seke indirdiği
için şairane değildirler hikayeleri. Hayır, yalnızca Türkçenin yüzölçümünü
genişleterek yaptığı dile gelmez tasvirleri, nitelemeleri yüzünden, yalnızca
onun kalemiyle kağıdın birleştiği yerde büyüyen, hepimizin Türkçeyi bir kez
daha öğrendiğimiz, hepimizin gölgesinde serinlediğimiz o dallı budaklı,
rüzgarlı, denizli, şiirli Türkçesi yüzünden şairane değildirler. Baktığı,
gördüğü ve yakaladığı şey yüzünden de şairanedirler. O kimsenin görmek
istemediği, bakmadığı, görmemek için gözünü kapadığı, bir hışımla başını
çevirdiği yerlere bakıyordu. O yerlerde ne vardır? Oralarda şiir vardır, kesif
bir acının içine gizlenmiş, yüzyıllar süren bir haksızlıkla, kanıksanmış bir
pespayelikle, can yakıcı bir gerçekle örtülmüş bir şiir vardır, el değmemiş bir
pembelik, bir ilkbaharın ilk yaprağının yeşili vardır. O şiiri, o pembeliği, o
yeşili severiz ama görülmek istenmeyen, başımızı hışımla çevirmemize neden olan
onun üzerini örtendir. Çünkü o kesif acı, o haksızlık, o pespayelik, o gerçek,
acı verir, planları bozar, hayatları altüst eder. Sait Faik'in bozulacak planı
yoktu, o hiçbir şey olmamayı seçmişti. 'Çocukluğumda da, ilkgençliğimde de bir
şey olmaya değil, olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor, siz
istediğiniz kadar bana meşhursun deyin' diyor ölümünden bir yıl önce, 1 Haziran
1953 tarihli Varlık dergisinde yayınlanan röportajında. Sait Faik'i en iyi
açıklayan şey bu kararmış gibi görünüyor. Sait Faik, 1906 doğumlu, amcası bir
milletvekili, babası büyük bir tüccar, Fransa'ya işletme tahsili için
gönderilmiş bir genç olarak yeni kurulmuş cumhuriyette her şey olabileceği
halde hiçbir şey olmamayı seçerken o zamanlar adını bilmediği bir şey olmayı da
seçmişti. Kendisine sunulan bütün ihtimalleri reddederek adını kendisinin ve
zamanın koyduğu yepyeni bir ihtimal yarattı. Bu ihtimal onu Türkçenin, şiirin,
insan olmanın ve onurun en üst katına yerleştirdi. Her büyük sanatçı gibi daha
insanca, daha adil, daha özgür bir dünya umudunu, o alevi canlı tuttu. 1950
küsurda, yağmurlu bir İstanbul gecesinde Süleymaniye'de insanlar havladığı
köpekler konuştuğu için bir sokak köpeğine anlattığı kan kırmızısı düşleriyle
bitirmek isterim: “...Ne yapalım? Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve
hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi
ile çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız
olacak ki, hiçbir kitap yazmadı. Bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza,
yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir
ahlakımız...”


|
|