26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Türkiye’nin sanat hocası…

 

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL Fotoğraflar/Photos: SERVET DİLBER

 

Devrim Erbil yeni sergisinde kendi İstanbulu’nu izleyiciyle paylaşıyor: ‘İstanbul-Renk-Ritm.’ 40 yıldır yetişen pek çok sanatçının hocası olan Erbil’in 6 Şubat’ta izleyiciyle buluşan resimleri 6 Mart’a kadar Akdemir Grubu’nun katkılarıyla, İzmir Agora Alışveriş Merkezi’nde.

 

Devrim Erbil’in İstanbul ve Derin Mavi adlı tabloları…

 

Devrim Erbil, ‘Güzel Sanatlar’da hocaların hocası… Resimle resmi yolculuğunun 50. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Ve sanatçılığı çocukluktan… İlk eserleri şiir ve kompozisyon dalında… Ortaokul sıralarında, müthiş bir aşkın yalnız kahramanı olan resim hocası ile karşılaşması Erbil’in de resmin aşkına düşmesine neden oluyor. Yıl 1955… Türkiye’de bugünden çok farklı yaşamlar sürdürülüyor. Sanatsa zor bir zanaat… Bir lüks…

“Eskiden akademiden mezun olanlar hiç olmadık işlerle meşgul oluyorlardı. Bugün mezun olanların büyük bir kısmı sanatla uğraşıyor. Sanat danışmanlığı, grafik yapıyorlar, sinemada, galerilerde, müzelerde görev alıyorlar yani bir yerden yakalıyorlar, iş olanakları arttı. 50 yıl önce Akademi’ye girmek çok lükstü. Ancak zengin çocukları gelirdi. Beni de öyle sanmışlardı. Oysa öyle bir tutkuydu ki bu, daha lisedeyken sergiler açıyordum. Çocukluğumda sanat aşkının sözcüklerle başlaması belki sözcüğün kolaylıkla her yere ulaşabilmesinden ötürüdür. Zaman öyle bir zamandı ki ben ilk kez ekspresyonistlerin resimlerini renkli olarak bir kitapta gördüğümde sevincimden öldüm, sanat budur diye. Benim hocam Bedri Rahmi, bütün öğrenciliği esnasında yalnızca iki tane resim görebilmiş, birisi Van Gogh’un Postalı’imiş. Düşünün öyle bir dönem ki, Anadolu’ya resim nasıl ulaşsın, Halk Evleri’nde bazı etkinlikler olurdu ama resmin yetişeceği bir ortam yoktu. Ama resmi seven insanlar vardı. Ben Balıkesir’de büyüdüm, Sırrı Özbay diye bir resim öğretmenimiz vardı, dramatik bir yaşantısı vardı, akademi mezunu, Romanya’dan göçmüş, akademide bir kıza aşık olmuş ve fakat kız genç yaşta o zamanların korkunç hastalığı verem ve ölünce hiç evlenmemiş. Öğrencileri toplar okulun bir atölyesinde çalıştırırdı, ben ilk onun atölyesinde çalışmaya başladım. Kendini sanata ve öğrencilerine adamıştı. Sanat orada kökleşmeye başladı. Tutku bu. Lisede genç bir öğretmen, İrfan Yılmaz geldi, o da destek oldu bana, benim içimdeki bu ateşi ve heyecanı görünce o destek oldu ve ben çılgın gibi resim yapmaya, sergiler açmaya başladım. Akademiden önce. Benim dönemimde okula girmek bu kadar zor değildi ama ben birçok yere girmek yerine sanatçı olmaya karar verdim. Hatta ailem bile tepki gösterdi, çünkü o zaman bir sanatçı olmak ne demekti, ortaokulda resim öğretmeni olmaktan başka bir olanak yoktu. Profesör olmak filan ne demek, biz ilk asistanlarız Akademi’de, bizden önce yoktu. Resmi tanıdıktan sonra bütün gücümle ona yöneldim. Ve bu tutku 60 yıldır aralıksız sürüyor.”

Prof. Erbil toprağa çiçek ekince yaşaması için su vermek gerektiğine inanıyor ve yetiştirdiği, hayata kattığı sanatçıların sanattan kopmadan yaşayabilmelerinin yollarını arıyor…

“Benim hocalarım Bedri Rahmiler, Nurullah Berkler, Cemal Tollular konferanslar verdiler, kitaplar yazdılar, diğer dallarla uğraştılar, hem öğretmendiler, hem sanatçı. Şimdi mezun olanlara 80’den sonra öğretmen olma şansı vermedik çünkü pedagojik eğitim almaları gerekiyordu mezun olduktan sonra, sanatsal gelişimlerine engel olmasın istedik. Ortaöğretimde öğretmen olamıyorlar ama sanatçı oluyorlar ve bu yüzden sanatıyla geçinen sanatçılar olmaya başladı. Sayıları günden güne artıyor tabii. Ama Batılı ülkelerle karşılaştırıldığında halen çok az. Mesela New York’ta kayıtlı 200 bin ressam var, Paris’te 80 bin vergiye kayıtlı ressam var. Azerbaycan’da bile 15 bin kişi sanatıyla yaşıyor. Türkiye’de ne kadar diye merak ederseniz; bundan 20 yıl önce yapılan bir araştırmaya göre 1500 idi, geçen sene Yahşi Baraz bir araştırma yaptırdı, 3 bin kadar kayıtlı ressamımız var ama tüm Türkiye’de. Umutsuz değilim, sayıları artmaya başlıyor ve bu güzel bir şey.

Ben 70’de doçent oldum ve 25. yılımda 1995’te zamanla ve tarihle hesaplaşmayı düşündüm ve yetiştirdiğim öğrencileri çağırdım. Akademinin 120 yıllık tarihinde 30 yıl hoca olarak yer aldıysam, hocalık ilkelerimi ortaya koymalıyım, kendime karşı ve zamana karşı bir hesap vermeliyim diye yola çıktım. Büyük bir sergi yaptım. Eleştiriciler, öğrenciler, yazarlar geldi, tartıştık, 80 öğrencimle 16 büyük sergi yaptık hep birlikte. O bir başlangıçtı.

Yüzlerce öğrencim oldu akademide. Uygulamalı Endüstri Sanatları’nda da hocalık yaptım, iki yıl önce ayrılıp Doğuş Üniversitesi’nde bir fakülte kurdum, orada dekanlık yaptım ve iki ay önce bıraktım, çünkü kendi çalışmalarıma engel oluyordu. Ayakta kalır hale getirdim öyle bıraktım. Bir de sanatın yaygınlaşmasına kendimi adadım. Bunun için konferanslar veriyorum, Türkiye’de benim kadar çok konferans veren insan yoktur. Yapmayı çok istediğim şey çocuklara sanatı anlatmak. Yedi yaş grubuna anlatmak istiyorum. Eğitim Gönüllüleri ile çalışıyorum, kalkıyorum Van’a, Gaziantep’e gidiyorum. Onların hocalarını yetiştiriyorum. Türkiye’nin sanat hocalığına soyundum. Mutluluk duyuyorum.”

Erbil sanatın çok kişiye mal olduğu, kitlelerle buluştuğu zaman işlevini yerine getirdiğine inanıyor. Ve bu amaçla sanatında seramik, halı, vitray, gravür, serigrafi gibi çeşitlemeler yaratıyor.

“Genelde sanata bakışım böyle, resimlerim zengin bir kimsenin evinde olduğu zaman bana heyecan vermiyor, bana imkan verilse aynı anda günde 30 bin kişinin baktığı bir dış yüzeye, büyük duvarlara yüzlerce metrekarelik resim yaparım. Lizbon Büyükelçiliği’nde 50 metrekarelik bir seramik eserim var, Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda seramik panolarım var, bankalarda var. Paylaşmayı artırıyor, çok kimse görüyor. Çok güzel bir resmi alıyor eve hapsediyorsunuz. Yine Picasso’nun deyişiyle, ‘bir resmin alnına bir çivi çakıldığı zaman yaşamı o mekanla sınırlıdır’ ancak o eve giren çıkan görür. Çoğalan resme yani baskı tekniğine yönelmemi, sanatın demokratikleşmesi ve paylaşılması olarak alıyorum. Tabloya ulaşamayan o özgün baskıya ulaşabiliyor. O nedenle değişik tekniklere bulaşıyorum. Çağımızda ünlü sanatçılar atölyelerde kendi desenleriyle halı dokutuyorlar, Türkiye’de niye bu olmuyor üstelik ben Uşak’ta doğdum, halalarım halı dokurlardı. Halının memleketinde niçin sanat eseri dokunmasın diye düşündüm ve çok önem verdim. Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde benim halılarımdan biri var. Sanat eseri olarak yapılmış en büyük halılardan biri. Şeref Salonu’nda Zekai Ormancı’nın halısı ile birlikte yer alıyor. Anadolu’da ve kendi atölyemde dokutuyorum. Ayrıca Penelope firması ile ilginç bir çalışma yaptık onlar benim motiflerimi aldılar ve dokuma tezgahlarına taşıdılar. Halka ulaşsın, yaşamına girsin diye düşünüyorum. Farklı tekniklerle ilgilenmemim nedeni herkese ulaşması. Elit bir zümrede kalmaması için.”

Balıkesir’de kendi müzesi olan sanatçı, bu kurumların da, halka ulaşmanın önemli bir yolu olduğunu düşünüyor. Özellikle çocukların eğitimi açısından yeni müzelerin açılması gerekliliğine inanıyor. “Günümüzde müzeler çeşitli etkinliklerin de yapıldığı yerler. Almanya’da gidiyorum mesela 2.5 milyon nüfuslu bir kentte devasa müzeler var, benim ülkemde niye olmasın. Ulaşabildiğim yer Balıkesir, oradaki tüm yöneticileri de tanıyorum, onlara çağdaş bir sanat müzesinin kente neler getirdiğini niçin gerekli olduğunu hep anlatmaya çalıştım. Ve müzeyi hayata geçirdik. Gelenekten çağdaşa bir halı müzesi projem de var. Akademiye programlara koyduk halı açısından. Tek bir halımı Bülent Eczacıbaşı aldı. Diğerlerini satmadım, elimde 15-20 tane elle dokunmuş halı koleksiyonum var.” 50 yılı aşkın bir süredir İstanbul’da yaşayan, İstanbul’u tuvallerine taşıyan Erbil’in İzmir’de açtığı son sergisi de İstanbul’da geçiyor, onun İstanbul’u adeta masallardan fırlıyor. “Ben İstanbul’a kuşbakışı, uzaktan bakıyorum, daha geniş algılamaya çalışıyorum. Picasso’nun bir sözü var, ‘Karanlıkta bütün kadınlar güzeldir’ diyor, İstanbul da uzaktan bakınca çok güzel, yani onun trafiğine girmedikçe, sıkıntılarını kalabalıkla birlikte yaşamadıkça çok güzel. Yollarda geçen zamanı hesaba katmadığınız zaman İstanbul hoş bir sevgili. Ama ona sahip olmak için çok büyük bir bedel ödemek gerekiyor. Ve onu tanımak da kolay değil. Ben 50 küsur yıldır İstanbul’da yaşıyorum, tam anlamıyla keşfettiğimi söyleyemiyorum. Zaten keşfedildiği zaman biter. İstanbul tutkusu, tümü keşfedilmediyse eğer, bitmez. İstanbul gizemlidir, sadece burada yaşayanın gözüyle değil, Batılının gözüyle de, Doğulunun gözüyle de müthiş çekici, ulaşılmaz bir mekandır. Tanıyan herkesin kendine göre İstanbul’u sevecek bir nedeni vardır. O noktayla buluşmak gerekli. Benim birçok noktam var, tarihi, kültürü, doğası, yaşamı hepsiyle buluşuyorum. İstanbul’da yaşamanın hem benim sanatıma, hem yaşama kaliteme, hem yaşam zenginliğime çok büyük boyutlar kattığı kanısındayım. Yedi kent, yedi tepe, öyküler… Her şeyi İstanbul’u gizemli kılıyor.”

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67091 - unknown - 38.107.179.237