Türkiye’nin sanat
hocası…

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL Fotoğraflar/Photos: SERVET DİLBER
Devrim Erbil yeni sergisinde kendi İstanbulu’nu
izleyiciyle paylaşıyor: ‘İstanbul-Renk-Ritm.’ 40 yıldır yetişen pek çok
sanatçının hocası olan Erbil’in 6 Şubat’ta izleyiciyle buluşan resimleri 6
Mart’a kadar Akdemir Grubu’nun katkılarıyla, İzmir Agora Alışveriş Merkezi’nde.

Devrim Erbil’in İstanbul ve Derin Mavi adlı tabloları…
Devrim Erbil, ‘Güzel Sanatlar’da hocaların hocası… Resimle
resmi yolculuğunun 50. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Ve sanatçılığı
çocukluktan… İlk eserleri şiir ve kompozisyon dalında… Ortaokul sıralarında,
müthiş bir aşkın yalnız kahramanı olan resim hocası ile karşılaşması Erbil’in
de resmin aşkına düşmesine neden oluyor. Yıl 1955… Türkiye’de bugünden çok
farklı yaşamlar sürdürülüyor. Sanatsa zor bir zanaat… Bir lüks…
“Eskiden akademiden mezun olanlar hiç olmadık işlerle meşgul
oluyorlardı. Bugün mezun olanların büyük bir kısmı sanatla uğraşıyor. Sanat
danışmanlığı, grafik yapıyorlar, sinemada, galerilerde, müzelerde görev
alıyorlar yani bir yerden yakalıyorlar, iş olanakları arttı. 50 yıl önce
Akademi’ye girmek çok lükstü. Ancak zengin çocukları gelirdi. Beni de öyle
sanmışlardı. Oysa öyle bir tutkuydu ki bu, daha lisedeyken sergiler açıyordum.
Çocukluğumda sanat aşkının sözcüklerle başlaması belki sözcüğün kolaylıkla her
yere ulaşabilmesinden ötürüdür. Zaman öyle bir zamandı ki ben ilk kez
ekspresyonistlerin resimlerini renkli olarak bir kitapta gördüğümde sevincimden
öldüm, sanat budur diye. Benim hocam Bedri Rahmi, bütün öğrenciliği esnasında
yalnızca iki tane resim görebilmiş, birisi Van Gogh’un Postalı’imiş. Düşünün
öyle bir dönem ki, Anadolu’ya resim nasıl ulaşsın, Halk Evleri’nde bazı
etkinlikler olurdu ama resmin yetişeceği bir ortam yoktu. Ama resmi seven
insanlar vardı. Ben Balıkesir’de büyüdüm, Sırrı Özbay diye bir resim
öğretmenimiz vardı, dramatik bir yaşantısı vardı, akademi mezunu, Romanya’dan
göçmüş, akademide bir kıza aşık olmuş ve fakat kız genç yaşta o zamanların
korkunç hastalığı verem ve ölünce hiç evlenmemiş. Öğrencileri toplar okulun bir
atölyesinde çalıştırırdı, ben ilk onun atölyesinde çalışmaya başladım. Kendini
sanata ve öğrencilerine adamıştı. Sanat orada kökleşmeye başladı. Tutku bu.
Lisede genç bir öğretmen, İrfan Yılmaz geldi, o da destek oldu bana, benim
içimdeki bu ateşi ve heyecanı görünce o destek oldu ve ben çılgın gibi resim
yapmaya, sergiler açmaya başladım. Akademiden önce. Benim dönemimde okula
girmek bu kadar zor değildi ama ben birçok yere girmek yerine sanatçı olmaya
karar verdim. Hatta ailem bile tepki gösterdi, çünkü o zaman bir sanatçı olmak
ne demekti, ortaokulda resim öğretmeni olmaktan başka bir olanak yoktu.
Profesör olmak filan ne demek, biz ilk asistanlarız Akademi’de, bizden önce
yoktu. Resmi tanıdıktan sonra bütün gücümle ona yöneldim. Ve bu tutku 60 yıldır
aralıksız sürüyor.”
Prof. Erbil toprağa çiçek ekince yaşaması için su vermek
gerektiğine inanıyor ve yetiştirdiği, hayata kattığı sanatçıların sanattan
kopmadan yaşayabilmelerinin yollarını arıyor…
“Benim hocalarım Bedri Rahmiler, Nurullah Berkler, Cemal
Tollular konferanslar verdiler, kitaplar yazdılar, diğer dallarla uğraştılar,
hem öğretmendiler, hem sanatçı. Şimdi mezun olanlara 80’den sonra öğretmen olma
şansı vermedik çünkü pedagojik eğitim almaları gerekiyordu mezun olduktan
sonra, sanatsal gelişimlerine engel olmasın istedik. Ortaöğretimde öğretmen
olamıyorlar ama sanatçı oluyorlar ve bu yüzden sanatıyla geçinen sanatçılar
olmaya başladı. Sayıları günden güne artıyor tabii. Ama Batılı ülkelerle
karşılaştırıldığında halen çok az. Mesela New York’ta kayıtlı 200 bin ressam
var, Paris’te 80 bin vergiye kayıtlı ressam var. Azerbaycan’da bile 15 bin kişi
sanatıyla yaşıyor. Türkiye’de ne kadar diye merak ederseniz; bundan 20 yıl önce
yapılan bir araştırmaya göre 1500 idi, geçen sene Yahşi Baraz bir araştırma
yaptırdı, 3 bin kadar kayıtlı ressamımız var ama tüm Türkiye’de. Umutsuz
değilim, sayıları artmaya başlıyor ve bu güzel bir şey.
Ben 70’de doçent oldum ve 25. yılımda 1995’te zamanla ve
tarihle hesaplaşmayı düşündüm ve yetiştirdiğim öğrencileri çağırdım. Akademinin
120 yıllık tarihinde 30 yıl hoca olarak yer aldıysam, hocalık ilkelerimi ortaya
koymalıyım, kendime karşı ve zamana karşı bir hesap vermeliyim diye yola
çıktım. Büyük bir sergi yaptım. Eleştiriciler, öğrenciler, yazarlar geldi,
tartıştık, 80 öğrencimle 16 büyük sergi yaptık hep birlikte. O bir başlangıçtı.
Yüzlerce öğrencim oldu akademide. Uygulamalı Endüstri
Sanatları’nda da hocalık yaptım, iki yıl önce ayrılıp Doğuş Üniversitesi’nde
bir fakülte kurdum, orada dekanlık yaptım ve iki ay önce bıraktım, çünkü kendi
çalışmalarıma engel oluyordu. Ayakta kalır hale getirdim öyle bıraktım. Bir de
sanatın yaygınlaşmasına kendimi adadım. Bunun için konferanslar veriyorum,
Türkiye’de benim kadar çok konferans veren insan yoktur. Yapmayı çok istediğim
şey çocuklara sanatı anlatmak. Yedi yaş grubuna anlatmak istiyorum. Eğitim
Gönüllüleri ile çalışıyorum, kalkıyorum Van’a, Gaziantep’e gidiyorum. Onların
hocalarını yetiştiriyorum. Türkiye’nin sanat hocalığına soyundum. Mutluluk
duyuyorum.”
Erbil sanatın çok kişiye mal olduğu, kitlelerle buluştuğu
zaman işlevini yerine getirdiğine inanıyor. Ve bu amaçla sanatında seramik,
halı, vitray, gravür, serigrafi gibi çeşitlemeler yaratıyor.
“Genelde sanata bakışım böyle, resimlerim zengin bir
kimsenin evinde olduğu zaman bana heyecan vermiyor, bana imkan verilse aynı
anda günde 30 bin kişinin baktığı bir dış yüzeye, büyük duvarlara yüzlerce
metrekarelik resim yaparım. Lizbon Büyükelçiliği’nde 50 metrekarelik bir
seramik eserim var, Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda seramik
panolarım var, bankalarda var. Paylaşmayı artırıyor, çok kimse görüyor. Çok
güzel bir resmi alıyor eve hapsediyorsunuz. Yine Picasso’nun deyişiyle, ‘bir
resmin alnına bir çivi çakıldığı zaman yaşamı o mekanla sınırlıdır’ ancak o eve
giren çıkan görür. Çoğalan resme yani baskı tekniğine yönelmemi, sanatın
demokratikleşmesi ve paylaşılması olarak alıyorum. Tabloya ulaşamayan o özgün
baskıya ulaşabiliyor. O nedenle değişik tekniklere bulaşıyorum. Çağımızda ünlü
sanatçılar atölyelerde kendi desenleriyle halı dokutuyorlar, Türkiye’de niye bu
olmuyor üstelik ben Uşak’ta doğdum, halalarım halı dokurlardı. Halının memleketinde
niçin sanat eseri dokunmasın diye düşündüm ve çok önem verdim. Cumhurbaşkanlığı
Köşkü’nde benim halılarımdan biri var. Sanat eseri olarak yapılmış en büyük
halılardan biri. Şeref Salonu’nda Zekai Ormancı’nın halısı ile birlikte yer
alıyor. Anadolu’da ve kendi atölyemde dokutuyorum. Ayrıca Penelope firması ile
ilginç bir çalışma yaptık onlar benim motiflerimi aldılar ve dokuma
tezgahlarına taşıdılar. Halka ulaşsın, yaşamına girsin diye düşünüyorum. Farklı
tekniklerle ilgilenmemim nedeni herkese ulaşması. Elit bir zümrede kalmaması
için.”
Balıkesir’de kendi müzesi olan sanatçı, bu kurumların da,
halka ulaşmanın önemli bir yolu olduğunu düşünüyor. Özellikle çocukların
eğitimi açısından yeni müzelerin açılması gerekliliğine inanıyor. “Günümüzde
müzeler çeşitli etkinliklerin de yapıldığı yerler. Almanya’da gidiyorum mesela
2.5 milyon nüfuslu bir kentte devasa müzeler var, benim ülkemde niye olmasın.
Ulaşabildiğim yer Balıkesir, oradaki tüm yöneticileri de tanıyorum, onlara
çağdaş bir sanat müzesinin kente neler getirdiğini niçin gerekli olduğunu hep
anlatmaya çalıştım. Ve müzeyi hayata geçirdik. Gelenekten çağdaşa bir halı
müzesi projem de var. Akademiye programlara koyduk halı açısından. Tek bir
halımı Bülent Eczacıbaşı aldı. Diğerlerini satmadım, elimde 15-20 tane elle
dokunmuş halı koleksiyonum var.” 50 yılı aşkın bir süredir İstanbul’da yaşayan,
İstanbul’u tuvallerine taşıyan Erbil’in İzmir’de açtığı son sergisi de
İstanbul’da geçiyor, onun İstanbul’u adeta masallardan fırlıyor. “Ben
İstanbul’a kuşbakışı, uzaktan bakıyorum, daha geniş algılamaya çalışıyorum.
Picasso’nun bir sözü var, ‘Karanlıkta bütün kadınlar güzeldir’ diyor, İstanbul
da uzaktan bakınca çok güzel, yani onun trafiğine girmedikçe, sıkıntılarını
kalabalıkla birlikte yaşamadıkça çok güzel. Yollarda geçen zamanı hesaba
katmadığınız zaman İstanbul hoş bir sevgili. Ama ona sahip olmak için çok büyük
bir bedel ödemek gerekiyor. Ve onu tanımak da kolay değil. Ben 50 küsur yıldır
İstanbul’da yaşıyorum, tam anlamıyla keşfettiğimi söyleyemiyorum. Zaten keşfedildiği
zaman biter. İstanbul tutkusu, tümü keşfedilmediyse eğer, bitmez. İstanbul
gizemlidir, sadece burada yaşayanın gözüyle değil, Batılının gözüyle de,
Doğulunun gözüyle de müthiş çekici, ulaşılmaz bir mekandır. Tanıyan herkesin
kendine göre İstanbul’u sevecek bir nedeni vardır. O noktayla buluşmak gerekli.
Benim birçok noktam var, tarihi, kültürü, doğası, yaşamı hepsiyle buluşuyorum.
İstanbul’da yaşamanın hem benim sanatıma, hem yaşama kaliteme, hem yaşam
zenginliğime çok büyük boyutlar kattığı kanısındayım. Yedi kent, yedi tepe,
öyküler… Her şeyi İstanbul’u gizemli kılıyor.”