Yeni Esenboğa’nın
yaratıcıları…

Soldan - Sağa ESSA üyelerinden, Suzan Esirgen, Ercan Çoban,
Ahmet Yertutan
Yazı/Text: TANSEL TÜZEL Fotoğraf/Photos: KAAN TECELLİ
TAV’ın ekim ayında hizmete açılan yeni işletmesi
Ankara Esenboğa Havalimanı’nın dört mimarı, odak noktasına insanı koyarak
tasarladıkları devasa mekanın hayatla buluşmasından mutlu, “Havaalanları iç
hatlar için şehre, dış hatlar için ülkeye giriş kapısıdır ve uğurlanırken de,
aklımızda kalacak son imgedir. Biz olduğumuz gibi, bugüne ait ve geçmişini
zaten seven bir yaşam sunmaya çalıştık. Geçmişte ve bugün yolcuya, yani
binamızın konuklarına sevgiyle saygıyla yaklaşmamız bizim geleneğimiz.
Geçmişimiz yeterince zengin ve bizim onu seviyor olmamız bizim için yeterli.”

'... Esenboğa’nın yıllık yolcu kapasitesi 10
milyon.
Suzan Esirgen, Süleyman Bayrak, Ahmet Yertutan ve Ercan
Çoban; Ekim 2006’da hizmete açılan ve büyük beğeni toplayan Ankara Esenboğa
Havalimanı’nın mimarları… İki yıl süren yapımı boyunca bu büyük proje için emek
harcayan 17 bin 500 kişinin orkestra şefleri…
Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nin Esenboğa, İzmir ve
Milas havalimanları için açtığı yarışmalar öncesinde de zaman zaman biraraya
gelerek özel projeler üreten ekip üyeleri bu tür çalışmalar sırasında ödülü
unutarak çalışmanın çalışmayı bağımsız kıldığı düşüncesiyle yola çıkmışlar.
Esenboğa’dan sonraysa tek bir isim altında birleşmişler; ESSA… İsimlerinin baş
harfleriyle oluşturdukları şirketlerinin adı birlikte çalışmak ve üretmekten
büyük zevk almalarının ispatı gibi… Mimarlar odak noktasına, sayıları yılda 10
milyona ulaşan yolcuları koyarak hayata geçirdikleri projelerini anlatıyor…
“Kafa kafaya verdik ve ödül beklemeden yalnızca olması
gerekenleri düşünerek geçirdik yarışma sürecini. Bu ödül için hazırlanmama
durumu projeyi çok rahatlattı. Yarışmalarda birincilik projesinin bir ‘tatbiki
kabil’ olma durumu vardır ve bu durumu elde edebilmek için zaman zaman mimari
atraksiyonlardan taviz verilebilir. Çoğu zaman ilk projeler jürinin bu
endişesine cevap verirler ve daha tutukturlar ama ikinci projeler daha özgür
projelerdir. Bizimki de tam olarak ödülden bağımsız, salt yarışma zevkiyle
çizilmiş bir proje oldu. Bu nedenle de su gibi aktı, yarışma süreci çok keyifli
geçti, çünkü; çok ters denklemler vardı programda. Her birini çözmek delice
keyif veriyordu. Örneğin, iç hatlarla dış hatların aritmetiği. İç hatlarda, dış
hatlara göre hemen hemen hiçbir fonksiyon yoktur. Gelirsiniz güvenlikten geçip
check-in işleminizi yaptırırsınız ve kapılara (gate) yönelir çıkar gidersiniz.
Oysa dış hatlarda güvenlik check-in, pasaport, gümrüksüz alışveriş, sakıncalı
yolcular, gümrük para değiştirme ofisleri gibi, çok büyük alanlar gerekir.
Programda bunlara servis veren kapılar tam tersine küçük programla iç hatlarda
12 adet, onca metrekare ile çizmiş dış hatlarda ise sadece 6 adet idi. Dış hat
ve iç hat yolcusu kendi binasından ve eşit mesafede dağılarak uçağına
ulaşabilmeliydi. Bu denklemin çözüm anı en keyifli anlarımızdandı ve bu hem
jüri, hem yarışmaya katılan diğer değerli mimar arkadaşlarımız tarafından da
görüldü. Bu aritmetiğin çözümü zaten binaya genel formunu da vermiş oldu. En
önemli fikir yolculuk ve yolcu idi. Bizler bu mekanı en çok kullanacak olan ve
sayısı yılda 10 milyon olarak belirlenen yolcuyu, onun rahat ve huzurlu oluşunu
çok önemsedik. Yapı hem iç, hem dış hatları kapsıyor. Dış hatlarda, giderken
de, gelirken de bir dizi elektronik ortamdan geçiyorsunuz. Biz bu arada yolcuyu
biraz rahatlatmak istedik. Bir kere olabildiğince günışığı kullandık. Bu
karmaşık işlemleri çok rahat algılanabilir kılmaya çalıştık. Kimsenin kafası
karışmadan kapıdan giriyor, karşısında check-in bankoları sonra köprüden
geçiyor ve kapılara ulaşıyor. Dingin ve basit… Örneğin, yine doğal ışık gibi
doğanın uzantısı olan su, ağaç ve taşı kullandık. Tüm yolcuların hatta yolcuların
dışında karşılayanlar ve sayıları 5 bin 500’ü bulacak olan havaalanı
çalışanlarının da ortak kullanım alanlarını bu alan içerisinde tasarladık. Bu
tıpkı bizim geleneksel mimarimizde hayat olarak adlandırdığımız gerçekten de
tüm hayatın burada geçtiği alan gibi. Evlerimizdeki hayatta ev yaşamına dair
her şey burada yaşanır. Salça burada yapılır, kışlık ekmek burada yapılır,
sohbet buradadır, kahve buradadır. Bizim vadi olarak adlandırdığımız bu alan da
‘hayat’ alanı olarak tasarlandı ve bugünlerde bu hayat canlandı. Gerçekten de
gelen yolcu da, giden yolcu bu alanı kullanıyor. Bunun çevresinde alışverişini
yapıyor kahvesini içiyor. Buradaki havuzu örneğin hareketli tasarlayabilirdik,
yapmadık. Sakin olsun istedik. Huzur versin, yolculuk stresini alsın. Üzerinde
yalnızca nozullardan çıkan suyla minik hareketler var yalnızca gökyüzünden
gelen ışığı çevreye minik minik yansıtıp küçük ışıltılarla sevinç versin diye…
Veya sonsuzluk fikri, tasarım sürecinde en etkili temalardan biriydi. Başı sonu
olmayan bir çizgi olmak… Akan zaman içinde yalnızca bir küçük çizgi olmak… Bu
bizim geleneğimizin en güçlü temalarından biridir. Selçuklu camileri örneğin,
bitmez, sürecek gibidir. Bir Selçuklu halısına, bir ahşap işlemesine, bir taş
desenine baktığınızda bitmez, binlerce Selçuklu güneşi, devam eder. Bu yapının
da başı sonu yoktur, yalnızca bir çizgiden ibarettir. Veya geleneğimizdeki
küçük kapılardan eğilerek huzura girme geleneği. Bizim saçağımızda yolcuyu
eğilerek karşılar ve yükseklere uçurur, kucaklayarak karşılar, dağıtarak
gönderir. Veya Sinan’ın olabildiğince aydınlık ve batı mimarisindeki bilhassa
dini yapılardaki kasvete karşılık insanca ve mutlu ve şenlikli mekanlar
oluşturma çabası her noktada bizim hissettiğimiz temel öğretilerden oldu.
Havaalanları iç hatlar için şehre, dış hatlar için ülkeye giriş kapısıdır ve
uğurlanırken de, aklımızda kalacak son imgedir. Bu yüzden artı bir sorumluluğu
daha var. Fakat burada hiçbir zaman sıkıştırılmış bir eğitim, o birkaç dakikada
bir kültürel tarih dersi vermeyi hedeflemedik. Olduğumuz gibi, bugüne ait ve
geçmişini zaten seven bir yaşam sunmaya çalıştık. Geçmişte ve bugün yolcuya,
yani binamızın konuklarına sevgiyle saygıyla yaklaşmamız bizim geleneğimiz.
Geçmişimiz yeterince zengin ve bizim onu seviyor olmamız bizim için yeterli.
Yurda bu ilk giriş ve son ayrılış kapısında, tarihin çeşitli zamanlarına ait
bir kısım motifleri son zamanlarda sıklıkla yapıldığı gibi salt turizmin
otantik yeni yerler bulma ihtiyacına malzeme yapmak uğruna harcamak istemedik.”
ESSA grubunun üyeleri mimarlık yaşantılarını yarışmalarla
sürdürüyor. Esenboğa dışında her birinin çok sayıda ödülü var ve keyifli ve
özgün tasarımların yarışmalarla ortaya çıktığını, yarışmaların genç mimarlar
açısından da kendilerini kanıtlayabilmeleri için hem ikinci bir eğitim süreci,
hem de tanınma ortamı olduğunu düşünüyorlar. Kamu yapılarına ait projelerin de
yarışmalarla hayat bulması gerektiğine inanıyorlar. Biraraya gelebilmenin zaten
bir başlangıç olduğuna inanan Esirgen, Bayrak, Yertutan ve Çoban, birarada kalabilmenin
gelişme, bu birlikteliği sürdürebilmenin ise başarı olduğunu biliyorlar. Bundan
sonraki süreçteki amaçları bu güçlü ve başarılı birlikteliği sürdürmek…
“Esenboğa dışındaki tüm tasarım ve projelerimizde de aynı önemi ve katkıyı
koyuyoruz. Mimarlık bir yaşam tarzıdır, tasarım sürecinde ve sonrasında en
önemli faktör insandır, zira yapılar onu kullanan ve içinde yaşayan insanlarla
ayakta kalacaktır.”
