Batı Berlin, Doğu’yu
yuttu…

Yazı/Text: ESMAHAN AYKOL
Fotoğraflar/Photos: UMUT KAÇAR
Doğu Berlin zamanında, çoğu bakımsızlıktan dökülmeye
başlamış binalar ve anıtlar; Almanya’nın bütçesini dahi sarsacak miktarda paralarla
yenilenirken, bu bölge de yeni bir ihtişam kazandı.

Dış cepheler, kimsesiz binalar hızla yenileniyor
Doğu-Batı Berlin’de…
Berlin Duvarı’nın yıkılışını, İstanbul’da, televizyonda
izlemiştim. O ara Berlin’e giden bir arkadaşımın getirdiği, siyah, kadife bir
kesenin içinde bir parça duvarım da oldu. Sonradan ordan oraya taşınırken
kaybolup gitti.
Doğu’nun, Batı Berlin’e açılan sınır kapısı ‘Check Point
Charlie’de, zamanında duvardan kopardıklarını iddia ettikleri bir takım beton
parçalarını turistlere yutturmaya çalışan işportacılar var hala. Sovyet Ordusu
şapkaları, orak çekiçli rozetler de satıyorlar. Kaybolup giden bir tarihin
‘souvenir’leri: Ne duvar var artık, ne de orak çekiçli bayraklar.
Duvar sahiden yok. Hiç olmamış gibi yok hem de. O ilk
günlerde insanların öfkeyle attıkları tekmeleri, kazmayı kapanın duvara nasıl
saldırdığını belgesellerde izlerken, Berlin’de, Schwartzkopffstrasse gibi
birkaç yerdeki kalıntıların dışında duvardan eser kalmamasına da şaşmıyorum.
Ama işte, turistler için büyük hayal kırıklığı.
Hemen herkesin bir duvar hatırası vardır. En azından benim
gibi televizyonda, Doğuluların coşkuyla Batı Berlin’e geçişlerini izlemiştir
yaşı tutanlar. Berlinlilerin duvara dair hatıraları ise, ilk elden. Göçmen bir
Türk ailesinin kızı, duvar yıkıldıktan sonra, babasının Doğu Berlin’de iki
çocuğu olduğunu öğrendiklerini anlatmıştı. Her cumartesi, kahveye gittiğini
söyleyerek Batı Berlin’deki evinden çıkar, Doğu Berlin’deki karısına ve
çocuklarına gidermiş adam. Doğu Almanlar gecelemesine müsaade etmediğinden,
akşama dönmek zorunda nasılsa... Yalnız o da değil, meğer bir sürü Türk
erkeğinin hafta sonları sürdürdükleri bir ‘ikinci hayat’ı varmış da, duvar
yıkılıp kadınlar ve çocuklar Batı’ya geçebildiğinde ortaya çıkmış. Fıkra gibi…
Eski Doğu Berlin, bugünkü şehrin en güzel ve tarihi
kısımlarının olduğu yer. Yıllardır Türkiye’nin geri almak için mahkeme
kapılarında mücadele verdiği, Bergama kentinden getirilen antik kentin
sergilendiği Bergama Müzesi burada örneğin. Mustafa Kemal’in kaldığı, 1907’de
inşa edilen Adlon Hotel de, Bergama Müzesi’nden Brandenburg Kapısı’na yürürken,
Unter den Linden Caddesi üzerinde, solda.
1945’de ilk Rus Bayrağı’nın çekildiği, 17 Haziran 1953’de,
çalışma şartlarının düzeltilmesi için eylem yapan 25 işçinin öldürüldüğü
Brandenburg Kapısı, bir anlamda kentin sembolü. Bugün de, ister yabancıların
varlığını protesto eden, görünümleri bile insanın tüylerini diken diken eden
Neo-Nazi’ler olsun, isterse ırkçılara karşı sesini yükseltmek için yürüyen
sol-liberaller, eylemcilerin en sevdiği mekan Brandenburg Kapısı ve çevresi.
Kirchner’in, Oskar Kokoschka’nın resimlerinden, Marlene
Dietrich’in bazı filmlerinden tanıdığımız, kentin 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl
başındaki merkezi burası. Doğu Berlin zamanında, çoğu bakımsızlıktan dökülmeye
başlamış binalar ve anıtlar Almanya’nın bütçesini dahi sarsacak miktarda
paralarla renovasyona tabi tutulurken, bu bölge de yeni bir ihtişam kazandı.
Ama binaların dış cephelerindeki İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan mermi
deliklerinin yok olmasının, kaldırımların yenilenmesinin, terk edilmiş,
kimsesiz apartmanlara yüksek yüksek paralarla alıcı çıkmasının hüzünlü bir yanı
da var. Bana öyle geliyor en azından. Tıpkı koskoca Berlin Duvarı’nın
yutuluvermesi gibi, kentten Doğu Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin izleri de
başarıyla siliniyor. Doğu’nun mahalleleri, Batı Berlin’dekilere; her bina,
diğer binaya; insanlar, insanlara benziyor işte. İnsanlar, insanlara mı?
Birbirine en az benzeyen gene de onlar galiba. Doğu Berlin mahallelerinde
yürürken, ya da Doğu’ya doğru giden bir metroda otururken kadınların yüzlerini,
saç kesimlerini, kılık kıyafetlerini, mimiklerini izlemek, başka bir ülkeye,
başka bir çağa geldiği hissini verebiliyor insana.
Berlin, sokaklarda yürürken heyecandan sarhoş olunabilecek
bir şehir. Bir yanda Orta Anadolu’nun bir kasabasını anımsatan Türk
mahalleleri, diğer yanda Doğu’nun henüz Batılı eli değmemiş dış semtleri,
haşmetli binalar, köprüler, anıtlar, kiliseler... Belki bu yüzden, belki de
Almanların tanıtım becerilerinin zayıflığından, Berlin’in şahane müzeleri
dünyada çok az tanınıyor. Aralarında Bergama Müzesi’nin de yer aldığı Müzeler
Adası’ndaki (Museumsinsel) Eski Ulusal Galeri; sadece binası bile, dünyanın en
güzel Neo-Klasik yapılarından biri olan Eski Müze; Bodemüzesi... Kentin
batısındaki müzelerde ise genellikle daha yakın dönemlerden eserler
sergileniyor. Örneğin, uzun bir yolculuktan sonra varılan Brücke-Müzesi, aynı
adı taşıyan Alman ekspresyonist grubundan ressamların eserlerinin sergilendiği
en ilginç müzelerinden biri kentin: Ernst Ludwig Kirchner, Max Pechstein, Emil
Nolde ve Erich Heckel’lar burada. Muhteşem Mısır Müzesi (Ägyptisches Museum)
ve aralarında Picasso’ların, Paul Klee, Van Gogh ve Cezanne’ların da olduğu
Berggruen Koleksiyonu ise, Batı Berlin’in kadim semtlerinden Charlottenburg’da.
Berlin, birleşmeden yaklaşık otuz yıl sonra hala yerli
turistlerin ziyaret etmeye doyamadığı bir kent. Oysa, her milletten insanı
şaşırtacak, heyecanlandıracak bir yanı var.