Şevki
Vanlı ile Söyleşi “Karşımdaki konuşmadığı için, yazmak zorundaydım”
Mimariden Konuşmak başlıklı üç ciltlik kitabı yeni yayınlanan
Şevki Vanlı ile yazdıkları üzerine Aydan Balamir ve Serpil Özaloğlu konuştu.

Aydan Balamir: Son kitabınız, Vanlı Mimarlık Vakfı
yayınlarından yeni çıktı. Üç ciltlik, bin sayfaya yakın, üç bin civarında resmi
içeren bir mimarlık atlası... İlk sorumuz, kitabın hacmine ve kapsamına yönelik
olacak. Hedeflediğiniz neydi Şevki Bey?
Şevki Vanlı: Efendim, ben öğrenciliğimden beri bir
tepki terbiyesi aldım; düşüncemi, hislerimi anlatma rahatlığım oldu. Mimarlığa
başladığımda bunu doğal biliyordum ve konuşuyordum. Türkiye’de eşitlik,
kardeşlik, müşteriye karşı mimarlığın savunulması gibi bir sürü nedenle, öyle
konuşulmayacağını sonradan öğrendim. Sanırım altında biraz da geleneksel
tembellik yatıyor. Aykırı yahut yanlı düşüncenizi savunmanın bir bedeli vardır.
Susarak bundan kurtulmak kolay. 1930’larda bir avuç mimarın, düşüncelerini
savunmaya gerçekten ihtiyacı vardı. Şimdi 40-50 bin kişiyiz, mimarlık ortamı
büyüdü, birikimi var. Konuşmak istiyordum halkla ve mimarlarla. Mimariden
konuşmak istemiyordu kimse. Sosyal ilişkilerle yetindik. “Mimaride ne var ne
yok” diyebiliriz. Türkiye’yi her gün konuşuyoruz da niye Türkiye’nin mimarisini
konuşmuyoruz? Karşımdaki konuşmadığı için, yazmak zorundaydım. Yedi sene evvel
geçirdiğim ciddi bir ameliyat sonunda, aylarca uzak kaldım mimariden ve yazmaya
başladım. İnsan uzak kalınca düşünecek ve okuyacak çok vakit buluyor. Bu arada
Türkiye’de yalancı neoklasikler doğdu. Aslında o kültür 19. yüzyılda Avrupa’da
yaşanmış, bugün çağdaş kültürün gündeminde değil. Buna çok üzüldüm ve tepki
duydum. Hatta Balamir de dahil, konuyu bir grup mimara açtım; “çok kötü gidiyor
bu ilgi, tepki gösterelim” dedim. Balamir konuştu ama “biraz hoşgörü, esneklik
gerekmez mi?” dedi, anlaşamadık. Mimarlığımızla hesaplaşmamız gerektiğini
düşündüm. Yalnız, Türkiye’de az okunuyor. Ben de mimarlarımızın, doğrudan veya
dolaylı, kendilerini içinde bulacakları bir yaklaşımı seçtim. Mimarlık
ortamıyla alakalı bulabildiğim ne kadar belge varsa hepsini kayda geçirdim.
Örnekleri ortamda daha etkin olanlardan seçtim, herkes de onları merak eder
zaten.
Serpil Özaloğlu: Kitapta “elinizdeki yayının bir
amacı da ‘kendimizi tanıyor muyuz?’ sorusuna yanıt aramaktır” diyorsunuz.
ŞV: Evet. Her ortam evvela kendini tanımalı;
“düşünmeye kendinle başla” sözündeki gibi... Kendimizi tanıdığımızda sorumluluk
yükleniriz; kendimiz hakkında bilgi edinmek, tartmak, değerlendirme yapmak
ihtiyacı duyarız. Genç mimarlar “enkaz devraldık” yaklaşımında; Türkiye’de bir
şey yok deyip kendilerine hep yabancı gündemi örnek alıyorlar. Diploma
projeleri arasında yarışma yapıyorsunuz, konut ve yerleşim pek gelmiyor; hep
büyük müze, konser salonu, kütüphane projeleri gibi kültür yapıları geliyor.
Şehirlerimiz büyüyor, dev yerleşimler yapılıyor, yeni gündemlerimiz var.
Sorunlarımızı tanıdığımız, konuştuğumuz zaman sorumluluklarımız ortaya çıkacak.
Öğrenci bizi tanıdığı zaman, kendisinin de aslında geçmişin devamı olduğu
gerçeğini görecek ve sorumluluk almaya yönelecek. Kültürel sorumluluk yok,
kültürel tepki yok. Yüz yıllık mimari birikimi tanımak istemiyorlar. Bizde
değerlendirme ancak anket yoluyla yapılabiliyor.
AB: Kitabın başlığıyla söyleyecek olursak, “bilinmek
istenmeyen” mimarlığımız üzerine “konuşalım” diyorsunuz okuyucuya.
ŞV: Evet; konuşmaya davet ediyorum. Kültürel ortam
oluşturmaya çalışalım istedim. Kültürel miras deyince, hemen 1920’ler ya da
40’lardaki Milli Mimari geliyor akla. Sayısal olarak hiçbir şey değil; yalnız,
önemlice binalar.
SÖ: Belki Cumhuriyet’in kuruluş dönemini temsil eden
fiziksel çevreyi ilk o binalar oluşturduğu için...
ŞV: Bu dönemlerin mimarları kaliteli, duyarlı,
bilgili ve tecrübeli insanlar. Yaptıkları kolay da değil; yalnız yolları
yanlış. Milliyetçi mimarlara göre, niye Türkiye’nin de bir yeni klasiği
olmasın? Vedat Bey’in İstanbul’daki Yeni Postane’si, okuduğu Paris’in yeni
klasiğine duyduğu özentinin bir ürünüdür. Kemalettin Bey de, İstanbul Vakıf
Han’ın, Ankara Palas’ın tepesine kültürümüzle ilgisiz soğan kubbeyi koyuyor.
Tarihte kemeri olmayan mimari neredeyse yok. Çağın dışında kalmak sağlıklı bir
seçim değildir. Kitapta çağımızla ilgili bilgileri de hatırlatmak istedim.
AB: “Türk toplumu sanatta birikime inanmamaktadır”
diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
ŞV: Milano Scala’da opera devam ederken halkın
tepkisiyle bir tenoru sahneden attılar. Bir ikinci örnek, Floransa’daki Santa
Trinita Köprüsü. Innocenti’nin, üstünde Dante’nin resmi olan bu çok güzel köprüsünü
2. Dünya Savaşı’nda Almanlar dinamitlemişler. Yakınındaki, üzerinde dükkanlar
olan eski köprüyü ise korumuşlar. Tersi biraz daha akıllı bir hareket olurdu.
Bu köprü en az on sene tartışıldı. Mimarlar, “bu köprü ölmüştür, parçalarını
bir müzenin avlusuna taşıyalım” dediler; halk “hayır, ben köprümü istiyorum”
dedi. Gösteriler yaptılar, köprülerine sahip çıktılar. Sanat tahsili olmayanın
da sanata ilgisi var. Çocukluğumdan itibaren evimizde, çevremizde sanattan
bahsedildiğini duymadım. İlk kez Türkiye’nin müstesna müzisyenlerinden,
ortaokuldaki müzik öğretmenimiz Muhittin Sadak’tan duydum. Resim öğretmenimiz
dahi, resmi bilmiyordu. Türk toplumunun çağdaş sanatla henüz entelektüel
düzeyde tanıştığını düşünmüyorum.
SÖ: Sanat birikiminin olmadığını söylerken sadece
sıradan insanı mı kastediyorsunuz, yoksa buna mimarları da katıyor musunuz?
ŞV: Katılıyorum. Ortaokulda, lisede kimse kültürden
bahsetmiyor; tarih kitabında Rönesans var ama kültürel bir süreç olarak
derinlemesine işlenmiyor. Gündemdeki yayınlar ancak edebiyat ve gösteri
dünyasıyla ilgili. Milliyet Sanat dergisine iki sene kadar yazdım. Önce çok
sevdiler, mimariye geçtikçe editörler benden soğudular. Bir yazım iki gün
gecikti; baktım, yerime “evinizin bahçesini nasıl düzenlersiniz?” gibi bir yazı
konmuş. Amatörlüğün daha önemli yaklaşımlara karşıt olduğunu, zarar verdiğini
düşünenlerdenim, amatörlük yerini bilmeli. Örneğin, Büyükelçi Şükrü Elekdağ,
Washington’da soysuz bir Türk Sefareti yaptırmış. Toplumca daha bu işe
ısınmamışız, çağdaş kültürü yeterince tanımıyoruz. Örneklerden doğma bir
modernizm içinde, “Uluslararası” tanısı ile bir standart tarif var, her şeyi bu
torbaya atıyoruz.
SÖ: Kitapta, eleştiri ortamının eksikliği gibi
sıklıkla vurguladığınız bir de kimlik ve aidiyet konusu var. Kimlik sorunu
kitabın içerisinde leitmotif gibi. Mimarın kültürel sorumluluk taşıması
gerektiğini savunuyorsunuz. Yalnızca mimari bir kültürden değil, yaşam
kültüründen de bahsediyorsunuz aslında. Daha doğrusu, sadece mimari dil değil
sizin için ön planda olan. Mimarların sürekli uluslararası ortamı takip
etmelerine ilişkin eleştiriniz, yaşam kültürünün eksikliğine de değiniyor.
Tasarım düşüncesi pek de anlaşılmadan seçilen biçimlerin birbirine uymadığını
söylüyorsunuz, yanlış mı anlıyorum?
ŞV: Türk toplumunun çağdaş uygarlıkla ilgili pek çok
sorunu olduğunu düşünmüyor muyuz?
SÖ: Yaşam kültürü değişmiyor mu? Uluslararası bir
söylem var, merkez diye tanımladığımız, bir de çevre olarak tanımlananlar var.
Siz kitabınızda ağırlıklı olarak İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den, biraz da
diğer şehirlerden bahsediyorsunuz. İstanbul’un dışarıyla olan ilişkisi önceki
gibi değil, hele kapitalist ilişkilerin küresel ilişkilere dönüşmesi göz önüne
alındığında. İstanbul’da bir kesimin yaşam kültürü de aslında eskisi gibi değil,
değişiyor, farklılaşıyor. Sizin örnek olarak aldığınız bazı yeni projeler bu
değişime hiç mi karşılık vermiyor? Mimaride böyle bir bulanıklığın olması,
belli bir geçiş sürecinin karşılığı gibi değerlendirilemez mi?
ŞV: 200 yıldır yeni çağın oluşturucu toplumlarını
kendimize örnek almış, onlar gibi giyinmiş, onların dilini öğrenmişiz. Değişim
hem görsel, hem de toplumun çok sınırlı bir bölümünün isteği. Bununla, düşünce
ve sanatımızda sağlıklı bir evrim olması beklenemezdi. Cumhuriyet bu istekleri
kurallaştırmıştır. Türkiye’nin işgalden ve ekonomik sömürgecilikten
kurtarılışı, yeni bir devlet kurulması, toplumda güven ve beklenti
oluşturmuştur. Atatürk’ün ölümü ile kurallar gevşemiş, geçmişteki görsel mimari
kimliğimiz tekrar oluşturulmak istenmiştir. Yüzyılın ortalarında, savaş sonrası
dönemde Türkiye’nin dışarıya açılması belki Cumhuriyet’in kurallarını
doğallaştırma beklentisi yaratmış ise de, kırdan şehirlere göçe karşılık
gereken eğitim girişimleri başarılamadı. Toplumun yaşam ve düşünce biçimini bu
göçler teslim aldı. Şehirlerde bir çağdaşlaşma görüntüsü olsa da, arkasında
çağdaşlıktan uzaklaşan bir yaşam biçimi var. Değişim şimdilik yapay, görsel.
Ümitliyim ama sizin kadar iyimser değilim.
AB: Kitabınızın ana ekseni, gelenek ve çağdaşlık
ikilemi üzerine. Bir yanda kendi kültürüne ait olamayan ve “Batı taklitçiliği”
olarak eleştirilen bir pratik var; öte yanda ise kendine ait olmaya çalışırken
gelenekselciliğe kayma eğilimi. Gelenek yönüne giden mimar, Batı
taklitçiliğinden kaçınmaya çalışırken hem başka bir taklitçiliğe düşüyor, hem
de çağdaşlığı kaçırıyor.
ŞV: Kendimizi ve geleneği yanlış anlıyoruz ve yanlış
yerde arıyoruz.
AB: Gelenekle çağdaşlık arasındaki olağan gerilim,
kendi içine kapanan bir çatışma haline mi geliyor? “Her kuşak kendi sözünü
söyler” diyorsunuz. “Devrim yapmış bir ülkenin insanları olarak mimarlıkta
devrim yapamadık” diyorsunuz. Bunlar modernliği işaret ediyor ama haklı olarak,
kalıplaşmış moderni tekrar edeni de tasvip etmiyorsunuz. Biraz bunun üzerine
konuşalım mı?
ŞV: Sibel Bozdoğan’ın da katıldığı yerleşik görüş,
“Türk devrimi tepeden inme olduğu için bu sorunlar var” diyor. Öyle, ama bütün
devrimler tepeden inmedir. Zaten halk, kendi kendine dönüşüm yapabiliyorsa, ona
evrim denir. En sağlıklı gelişme de budur bence. Devrim mecburdu taklitle
başlamaya; 200 yıl önde giden bir gelişmeyi evrimle yakalamak zor. Aradaki
boşlukta eğitim meselesi yatıyor. Osmanlı da Cumhuriyetçiler de süreci
hızlandırmak için evvela taklitle başlamayı düşünmüşlerdir. Cumhuriyetçiler’in
bir önemli farkı, sıkı bir eğitimle devrimin arkasını doldurmaya çalıştılar.
Türkiye’nin ilk sorunu olarak eğitimi gördüler. Görüyorsunuz, o dönemin en
önemli binalarının hepsi okul yapıları. Taşrada da öyle; lisesi, ortaokulu,
ilkokulu... O kadar bilinçli ki, hemen yanına öğretmen okullarını da yapmışlar.
Atatürk’ün ölümü ve 2. Dünya Savaşı ile geçirilen sarsıntıdan sonra, 1950’de
belki yoklukların da tepkisiyle veya kapitalizmin tavsiyesiyle, Demokrat Parti
önceliği ekonomiye vermiştir. Soruya dönersek, gelenekle çağdaşlık uçlarında
yüz yıllık çatışmadan sonuç çıkmaması ve modernizm gerçeğiyle başa
çıkamadığımız bir gerçek. Belki kitapta yeteri kadar açıklayamadığım düşünce,
her ikisinde de aynı yaklaşımın varlığıdır: örnekler ve görsel öğelerle mimari
yapılma hatası. Eğitim ve meslek ortamının buna karşı çıkmaması ve tasarım
bilinci verilmeden mimarın yetkilendirilmesi, sorunun bir başka yönüdür. Belki
her yeni ilginin taklitle başlaması, sanırım hocaların hoşgörüsü, en son
yaklaşımları taklit etmenin başarı sayılması, bu çıkmazı oluşturuyor.
Dergilerden bol örnek vermeleri bekleniyor; işveren de bunu bekliyor. Bu
alışkanlıkla, geleneksel ya da modern olsun, tasarım taklitten
uzaklaşamayacaktır. Her ikisinin de sorunlarında ortaklık var. Çatışma,
gelenekselin tarihi sürecin kültürel bir parçası olduğunun kabul edilmemesinden
kaynaklanmaktadır. Ben modernist olduğum kadar gelenekçiyimdir de.
SÖ: Ben de öyle olduğunuzu düşünüyordum.
ŞV: Bunu ilk olarak Abdi Güzer yazdı, şaşırdım nasıl
anlamış diye. Tarih ve geleneksel yapılar beni modernizm kadar
heyecanlandırıyor. Bunlar görsel olarak birbirine benzemeseler de, kavramsal
ortaklıkları olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl önce Gehry’nin, öğrencilerini
toplayıp tek (büyük) mekan mimarisi için Ayasofya’yı incelemeye gelmesi, tarihe
bakışını gösteriyor. Cansever’in Türk Tarih Kurumu’nda Osmanlı mimarisinin
oranlarını yakalaması bir başarıydı. Onu sürdürseydi belki bir şeyler olacaktı
Türk mimarlığında. Tarihten öğrenmek, onu izleyecek duygu ve düşüncelerle
çağdaş mimari yapmak... Gelecek için tarihi sürdürecek öngörüler üretmemiz
gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, Osmanlı’daki çatının, mekanları örterken
yapının mimarisini, formunu oluşturmasına hayranım. Ama Sedad Bey’in saptadığı
öğeler arasında saçak var, çatı yok. Taşlık Kahvesi’ni yaparken Köprülüler
Yalısı’nı örnek alıyor, yapıyı çatı için yapıyor, çatıyla plan birlikte oluyor.
O çatı formu, çatının altındaki mekanı yansıtması veya mekanın çatısı olması
bakımından heyecanlandırıcı. Aslında bu yaklaşımı aksatıyor da bir köşesinde,
saçakları çok genişletip bu beraberliği yıpratıyor.
AB: Çatıyı sadece bir örtü elemanı olarak görmeyip,
“mekanı çevreleyen” asal bir unsur olarak alıyorsunuz. Cansever’in Karatape
saçaklarına da olumlu bakıyorsunuz örneğin. Orada sadece bir saçak geleneğinin
değil, bir arketipin kullanımını gördüğünüz için mi önemsiyorsunuz?
ŞV: Kuşkusuz. Şiirselliği var Karatepe’nin. Dış
mekanda bir örtüyle mekan tarifi yapmış, çok duyarlı anlatmış. Turgut’un o
dönemine hayrandım. Son uygulamalarıyla ilginç olmaktan çıktı benim için.
Mimarlık tarihimizin başlıca taşlarından birisi yine de. Yarışmada kazandığı
ODTÜ ve Diyarbakır Koleji engellenmemeliydi. Bence geleneksel mimarinin çağdaş
bir arayışıydı onlar. Arayışı Bodrum’daki evlerde sürmedi.
AB: Geleneksel-çağdaş çatışması içinde bazı mimarlara
ilişkin tabuları yıkan görüşleriniz var. Özellikle Kemalettin Bey ile Sedad
Hakkı Eldem’e bombardıman var kitapta. Buna karşılık, o kadar ön plana çıkmamış
isimlere hakkını vermeye çalışıyorsunuz. Seyfi Arkan’ın değeri son zamanlarda
daha iyi bilinmeye başladı; siz de sıklıkla değiniyorsunuz.
ŞV: Arkan’ı Türkiye’de gerçek modernizmin öncüsü ve
simgesi kabul ediyorum. “Sıfırdan başlama” ile tarif edilmek istenen, yeniden
tasarım yapan bir mimar olduğunu düşünüyorum. Sedad Eldem peşinen, öğelerle
yaptığını kabul ediyor.
SÖ: Aynı sorunun tekrarı olacak; siz tarihçilerin
dönemsel tanımlarına karşı çıkmıyorsunuz ama kahramanları değiştiriyorsunuz.
Yani aşağı yukarı 70’lerin ortasına kadar varolan kahramanların bir kısmını o kadar
önemsemiyorsunuz veya mimariye literatürde bahsedildiği kadar katkıları
olduğunu düşünmüyorsunuz.
ŞV: Son zamanlarda peydahlanan soysuz, sahte
neoklasik binaların bile kökünü aynı taklitçilikte buluyorum.
AB: Virüs bir kere girince, farklı şekillerde
nüksedebiliyor. Birinci ve ikinci milli mimarilerde aynı virüsü teşhis
ediyorsunuz. Yalnız, o sıradaki hali son derece seçkin, mimari bir ustalık
çerçevesinde iken, şimdiki pratiğin giderek mimarinin adabından kopup düpedüz
“kitsch” ürettiğini görüyoruz.
ŞV: Geçmiş dönemlere ait, peşinen seçilmiş görsel
öğelerle yapılan mimari kabul edilemez. Ama son neoklasik her türlü taklidi
bastırdı.Türkiye’nin 80’lerde dışarıya açılması yabancı tutkusunu canlandırmış,
refahın da göreli artmasıyla şımaran yeni zenginlere, sosyal statülerini
yükseltecek “California Evleri” gibi kitsch bahçeli evler üretilmiştir. Bu
arayış şimdi de şehirleri, büyük yapıları hedef almıştır.
SÖ: Hatta hazır evler bile geliyor, değil mi?
ŞV: Geliyor, artarak devam edeceği anlaşılıyor.
Türkiye’de de hazır imalat için fabrikalar kuruluyor. Mimarlık kültürü bu
çevrelerin eline geçiyor.
AB: 80’li yıllardaki dışarı açılmayla Kaliforniya
evleri geldi; daha önceki açılmalarda da mesela Alman evleri gelmemiş miydi?
ŞV: California evleri California için de kötü. Orta
Avrupa evleri imgesi, modern mimarinin gelişme süreci içinde yaşanıyordu. O
zaman o sürece katılma gibi bir gerekçe ileri sürebiliriz.
AB: Şimdi artık bir mazereti yok mu diyorsunuz?
ŞV: Hayır, uluslararası modernizm gelişmelerini aynen
tekrar etmeyi yine onaylamıyorum. Şimdiki sahte neoklasik başka bir şey. Güneş
Sokak’ta bir mimarın binası var; modern bir binaya başladı, seneler sonra bir
de baktım, modern giydirmeleri söküyorlar, onun yerine hazır neoklasik parçalar
takıyorlar. İstanbul’da yüksek binalar için elemanlar yapılıyor. Vaktiyle taş
yontucuların arayışlarını kalıplar aracılığıyla üretiyorlar.
AB: Buna “dış dekorasyon” diyorlar. Çok güzel bir
sözcük bulunmuş, Arkitera’nın forum sayfalarında karşılaştım. Önce şaka yapıyorlar
zannettim ama ciddi ciddi, dış dekorasyon firması adresleri veriyorlardı
birbirlerine.
ŞV: Bu göstermiyor mu kültürümüzün ne durumda
olduğunu, Tanrı aşkına söyleyin. Onlar bu isimle ne kadar pespaye bir iş
yaptıklarını itiraf ediyorlar.
SÖ: Bu sadece mimarlıkta olan bir şey değil, popüler
zevkin yaygınlaşması.
ŞV: Efendim, bu kopyacılığa bir senaryo yakıştırmak
istersek; örneğin Beymen, yapısının böyle olmasını istemiş olabilir. Modern
konfeksiyon üreten Beymen ve benzeri firmalar, Roma, Paris, Londra veya
Milano’nun eski sokakları içerisinde neoklasik yapıların modern vitrinleriyle
hoş bir tezat yarattığını görüyorlar. Ama onlar geçmişin mirası, 19. yüzyıl
neoklasiği ile oluşmuş şehir merkezleri, bir gelenekleri var. Onu
düşünmüyorlar, yalancısına razılar. Floransa’nın Via Tornabuoni Caddesi’nde,
büyük bölümü Rönesans’tan kalma binaların içinde benzeri mağazalar var. Bina
çok güzel, kendi kimliği ile içindekinin modern kimliği tarihi bir sahne
oluşturuyor. Onların etkisinde taklidi bu kerteye getirmek, bu kadar yapmacık
mimari olamaz. Nasıl turistlere sahte heykelcikler satıyorlarsa, bunlar da bize
sahte yapılar satıyorlar ve biz de tepki göstermiyoruz. Bizim yürüyüş yapmamız,
bağırıp çağırmamız, medyaya bir şeyler iletmemiz gerekli. Mimaride olup
bitenden hiç bahsedilmiyor.
AB: Başka alanlarda gözlenebilen olgunluk mimarlığa
taşınamıyor. Mesela Beymen dediniz, tasarım alanında öncü rol oynamaya
çalışıyor, yaratıcı ve yenilikçi fikirlere alan açıyor. Ama konu mimarlığa
gelince birikim orada bitiyor.
ŞV: Demek ki onların da o kadar derinliği yok;
kültürel değil görsel yaşıyorlar. Ama mimari tamamen görsel olarak yaşanamıyor,
ille de içerik gerekiyor; kavramsal bir yönü, düşünsel kalıcılığı var. Düşünce
olmadan giyim kuşam oluyor ama sanat olamıyor. Toplum bunun bilincinde değil.
SÖ: Mimarlık eski çağlarda devlet politikasının bir
parçasıymış. Şu anda siyasi platformda mimarlık temsil edilmiyor.
Bir mimarlık ya da yerleşim politikası göremiyoruz. Siyasi
ortamın kendisi bunları oluşturamayabilir ama ortamı yaratabilir, meslek
örgütlerini veya profesyonelleri teşvik edebilir. Böyle bir ortam bulamıyoruz;
mimarlığın tabandan bilinçlenmenin yanısıra yukarıdan da bir politikaya
ihtiyacı var. Seneler önce, 90’ların başıydı sanırım, L’architecture d’Auojurd’hui,
dergiyle birlikte bir gazete göndermişti. Gazeteyi mimarlık öğrencileri
çıkarıyormuş; mimarlığın siyasi platforma nasıl sıçraması gerektiğinden
bahsediyorlardı. Daha ilk sayısında bile yüklü bir öneri listesi ve program
vardı. Böyle bir ortam olmayınca, ister istemez görsel malzemeyle yetiniliyor.
Genç mimarlar dergilerden, görsel olarak en etkili neyse ondan yararlanıyorlar.
Eğitimde AB kriterleri, uyum koşulları konuşuluyor, ama mesela Bologna
kriterlerinde yer alan, üniversitenin toplumsal önceliklerinin olması gibi
konular eğitim politikası içerisinde yerini alamıyor. Kalın bir çizgi halinde
de olsa bir mimarlık politikası, alttan eğitimci ve uygulamacı desteğiyle
detaylandırıldığında, sizin eksikliğini duyduğunuz eleştiri ortamını da geliştirebilir
mi?
ŞV: 1930’larda İtalyan, Alman faşist yönetimler,
tarihteki Roma İmparatorluğu gibi bir büyüme hayal edip onu anlatan bir mimari
istemişlerdir. Örneğin Mussolini, yapılmakta olan Trieste Üniversitesi için
yarışmayla seçilmiş proje çalışmalarını görmeye geldiğinde çok kızmış, “ben
burada ineklerin otladığını değil, propileleri görmek isterim” demiş. Mimarı
Fagnioni anlatmıştı. Piacentini ve Albert Speer’in devlet adına neler
yaptıklarını biliyorsunuz. Batı karşıtı Stalin politikasının sosyalist devrimde
yeni ufuklar açan Rus mimarisini yasaklayarak düzenin mimarisini ne hale
getirdiğini, yüzyılın başındaki başarılı İspanyol mimarisinin Franco’nun
getirdiği yasaklarla ne olduğunu hep gördük. 1970’lerde Bayındırlık Bakanlığı
da mimariye birçok yasak getirdi. 1930 ve 40’larda Cumhuriyet’in kamu yapıları
politikasının mimariyi olumlu etkilediğini düşünürüm. Eğer ortamın kültürel
sorunları varsa, bunları yine ortamı oluşturanların yetişmelerinde aramak doğru
değil midir? Ülkemizdeki nüfus artışı, göçler ve beklenmedik şehirleşme süreci
içinde üretilen yapıların çağdaş değerlere sahip olmadığını biliyoruz. Bu düşük
düzeyli ortamın içinde kaybolmuş düzeylilerin örnek olabilmeleri için, onlara
ilgi gösterilmesi gerektiğini savunuyorum. Böyle bir yaklaşımda akademik
kadrolar, yetkileri ve fırsatlarıyla, yeteri kadar kullanmadıkları bir ağırlığa
sahiptirler.
AB: Ortama örneklik konusunda, sanırım sadece tarihi
yapılar örnek olmaya layık bulunuyor. Buna bizzat Mimarlar Odası öncülük
ediyor. Kültürel mirasa yönelik koruma bilincinin biraz yükselmesi sevindirici,
ama çağdaş olanın da kültürel bir değer olduğu anlayışı henüz gelişmiş değil.
ŞV: Bunu söylemek istiyorum, milliyetçi dönemler,
ancak eskiyi korumacılıkta faydalı oldu. Yeni olanın da bizim kimliğimizin
tanıkları olduğu konuşulmadan, sadece yıkmaktan söz ediliyor. Neredeyse Sultan
Ahmet Meydanı kadar ilginç olan Beyazıt Meydanı ve çevresinin elli yıldır
düzenlenmemesini de, Odamızın korumacılığını da anlayamıyorum. Tasarım deyince
artık mimari gelmiyor akla; çay tabağı, televizyon otomobil vb. geliyor.
Berberin levhasında saç tasarımı yazıyor. Yani mimariden başka her şey tasarım.
Bu sürecin arkasında ticaret var; pazarlamak için konuyu küçültüp, herkesin
ilgilenebileceği hale, günlük yaşama girebilecek ölçeğe getiriyorlar. Yapı
biraz büyük lokma. Ondan uzaklaşılıyor. TV’de tasarıma yönelik programlar da
bunun göstergesi.

AB: Bu piyasa mekanizması içinde her şeyin
pazarlanabilir hale gelmesi kaçınılmaz bir durumsa eğer, mimarlığın da lokmalar
halinde sunulmasında bir yarar olabilir mi?
ŞV: Siz benden her zaman daha iyimsersiniz.
AB: İyimser değilim, hatta çok kötümserim. Ama bu
düzen içinde çıkış yolları ararken, eski meslek tanımlarımızla
yetinemeyeceğimiz de kesin. Günümüzde dünyanın tanrı mimar pozisyonundaki
yıldızları bu mekanizmaları iyi kullanıyor. Sermayeyi, pazarı, reklamı
kullanarak kendilerine yarar sağladıkları gibi, mesleği de yüceltiyorlar.
Türkiye’de Mimarlar Odası bunu zûl kabul eder.
ŞV: Mimarlar Odası’nın amaçlarını gözden geçirmesi
gerekiyor.
AB: Oda’nın amacı mimarı mı korumak olmalı, mimarlığı
mı? Mimar mesleğini kötü icra ettiğinde, toplumu mimardan korumayı kim
üstlenecek?
ŞV: 1927’de mimarı korumak için dernek kuruldu, çünkü
mimarın korunmasına ihtiyaç vardı. Bugün durum değişti, artık mimariyi korumak
gerekli. Başarısız mimariyi ve onun müellifini korumak çok yanlış bir
yaklaşımdır. Kötülük etmektir. Ama başarılı olabilecek kişiyi de teşvik
etmiyorlar, her şeye eşitlik açısından yaklaşıyorlar. Eğitimde başarılıyı yüreklendirmek,
başarısızı bu meslekten vazgeçirmek, mimara da mimarlığa da iyiliktir.
AB: Gençleri bunalıma, intihara sürükleyecek bir
sosyal travma olur Türkiye’de bu. Üniversiteye girme ve girdikten sonra yer
değiştirebilmeye olanak tanıyan bir sistemin olması gerekir.
ŞV: Bizde okul değiştirmek çok zor. Her düzeyde
başarı için yarışmak gerek. Yarışmayı da eleştirel ortam izleyecek ve
değerlendirecek, ortaya bir düşünce çıkacak. Kuramcılara da biraz takılıyorum.
Biz tasarımcılar nasıl uluslararası yaklaşımlarla yetiniyorsak, onlar da
benzerine razı oluyorlar. Elbette istisnalar da bulunuyor ama genelde bir
tembellik var.
SÖ: “Mimarlığı yapanlar vardır, sürdürenler vardır,
bir de günlük hayata indirenler vardır” diyorsunuz ya kitabınızda, akademik
ortamda da öyle. Kuramı yapanlar var, sürdürenler var, günlük hayatımıza
indirenler var. Kuramın gelişeceği ortam, aslında tek başına çıkmıyor;
uygulamacıyla akademisyenin sıkı bir ilişki içerisinde olması, kişilerin kendi
ortamlarını tanıması lazım.
ŞV: Akademisyenlerin tasarım yapması, düşündüklerini
denemeleri gerekli. Düşünce, tasarım ve deneme mimarın yaşamı olmalı.
AB: Uygulamacıların da yazması lazım ki siz onu
yapıyorsunuz. Mimari yayınlarda bu yöndeki eksikliğe karşılık, dergicilikte
enflasyon gözleniyor. Bunca yayın içinde bilgi üreten, değer biriktiren, gündem
oluşturan sayılı.
ŞV: Türkiye’de mimarlıkla ilgili ne kadar kitap
basıldığını biliyor musunuz? Sanırım son 10 senede 350 kadar telif ve tercüme
kitap basılmış. Nerede bu kitaplar Allah aşkınıza? Bir zamanlar tek dergi
çıkamıyordu, şimdi çok sayıda aylık dergi var.
SÖ: Reklam piyasasının pastasından yararlanıyorlar.
ŞV: Dergiler öyle bir pazarlama aracı olmuş ki,
metinlerle reklamlar birbirine benzemeye başladı, bolca kocaman fotoğraflar
kalın kuşe sayfaları dolduruyor.
AB: Kitabınızda iyi şeylerden de bahsediyorsunuz
Şevki Bey; Türkiye’de üzerinde konuşulmaya değer ürünler var diyorsunuz.
ŞV: Umutsuz olsam bunu yazmazdım. Türkiye’de aklı
başında, düzeyli veya hayal gücü olan, yaratıcı diyebileceğimiz insanlar var ve
arkalarında birşeyler bırakmışlar, pekala saygıdeğer ve uluslararası düzeyde
işler.
AB: Yazış tarzınızda başlıca üç eleştiri dozu fark
ediliyor: Birincisi, çok açıkça övüp, açıkça da yerdikleriniz var. Kitabın
dizin bölümünde isimlerin geçme sıklığı bunun bir göstergesi. İkincisi,
gönülden alkışlamıyorsunuz ama yok da saymak istemiyorsunuz. Bir örnek vereyim:
Ankara’nın beylik kamu yapılarının yer aldığı bir sayfa var; aslında sizin
olumladığınız örnekleri içermiyor, bunu tahmin etmek zor değil. 1970’lerin yapı
üretiminde (mimarlık diyemiyorum) oldukça kötü iz bırakmış örnekler. Kırıcı
olmamak için dikkatle seçilmiş sözcükler kullanıyorsunuz. Bir üçüncüsü de, hiç
isim zikretmedikleriniz var. İsimleri bildiğinizi ama teşhir etmek istemediğinizi
varsayıyorum.
ŞV: Evet, isimleri biliyorum. Kitabın mimarimize
yaklaşımını seçmek kolay olmadı. Ortamı oluşturan yapı stokumuz için bir
genelleme uygulamak zorunda kaldım. Kırıcı olmamak için de nedenler var.
Örneğin kamu yapılarındaki duyarsızlık ve tekdüzelikte yalnızca müellifleri
suçlamak haksızlık olur. Çünkü o projeleri çok kez jüriler seçmiştir, yönetici
mimarlar da yer almıştır. Proje yarışmaları sıradışı yapılara ulaşmak için çok
da iyi bir yöntem olamamaktadır. Yani bu üçlü ortaklığın başarısı çok
seyrektir. Önemle üzerinde durduğum kişiler, bana göre mimarlığımızın yanlış
değerlendirilmesine neden olan sıradışı mimarlarımızdır. Överken ya da
yererken, yapılarını eleştirmeye özen gösterdiğimi sanıyorum. Göz önündeki çok
olumsuz yapıların müelliflerinin isimlerini zikretmemeyi tercih ettim. Onları
herkes biliyor. Mimarlıkla hiçbir ilgisi bulunmayanların diğerleriyle aynı
kitapta olmalarını istemedim.
SÖ: Tabii siz bu malzemeyi çok senelerdir
topluyorsunuz.
ŞV: Çok değil. Genç dostların da yardımını alarak,
elimize geçen yayınları taradık ve seçtik, ilginç rastlantılar oldu. Örneğin,
1950’lerde yarışmalar ve otellerin hepsinin Hilton benzeri olmaları kültürel
yapımızı gösteriyor. Genelde yarışmalar adeta arayışa karşı davranışlar
sergiliyor; yani jüriler mimariyi değil, mantığı ve çözümü seçiyorlar. Zaten
çözüm kelimesi çok kullanılıyor Türkiye’de. Mimarinin bir çözüm olmadığını
düşünüyorum.
SÖ: Öğrencilere de bir “tasarım problemi” veriliyor,
öğrenci bunu çözmekle sorumlu. Halbuki bu, mimari tasarım yapmanın şiirsel ve
yaratıcı boyutunu yok eden bir uygulama. Siz tabii sanat alanına
yerleştiriyorsunuz mimarlığı.
ŞV: Mimarinin hizmet yanı, sanat alanının temel
oluşturucularından biri olmasını engellemiyor.
AB: Mimari form, mekan ve strüktüre odaklanan,
tamamen mimari tasarıma özgü kavramsal çerçevelerin eksikliğinden yakındığınızı
anlıyorum. Tasarımda teknolojiye başrolü veriyorsunuz örneğin, ama tasarımı
teknolojiyle nasıl cisimleştiriyoruz, bunun kuramsal bilgisi çok zengin değil
gerçekten. Sözgelimi Semper’in tektonik-stereotomik ayırımı, doğrudan
mimarlığın kendisine bakan bir kavramsal çerçeve sunuyor. Tarih yazımında ise
daha ziyade “izm”ler hakim. Siz de ele aldığınız binaları altı kavram altında
kümeliyorsunuz: rasyonel, irrasyonel, geleneksel, bağlamsal, minimalist ve en
son da “arayışlar” şeklinde.
ŞV: Türkiye’deki çeşitlilik ile uluslararası çağdaş
kümeleşme ilişkisini kurmayı henüz fazla başaramadım ve bizdeki gerçekleri öne
çıkaran bir değerlendirme aradım. Taradığımız örneklerde süreklilik, gruplama
ve kümelemeyi tam bulamadım. Bunun için de jürilerdeki konuşmaları inceledim.
Onların üzerinde epeyce düşündüm. Doğrusu sizler de ayrıntılı kavramsal
değerlendirmeden uzak durmuşsunuz. Buna karşın, bu geniş çerçevelerin proje
düzenleme sırasında paylaştıkları biçimsel ortaklıklara olabildiğince
değindiğimi sanıyorum. Türkiye'de tarih dersi, biraz gönüllü yaklaşımı gibi ele
alınıyor diye düşünüyorum. Bir yapının tarihi, mimarı, bulunduğu yer,
teknolojisi, genel sınıflandırmalar içinde söylenip geçiliyor sanıyorum. Görsel
nitelikleri işaret etmekle sınırlı kalınıyor.
SÖ: Tarif ediliyor daha çok... Eğitimle ilgili
akademisyenlere de kızıyorsunuz; diyorsunuz ki, “tamam, sistem çok önemlidir,
ama eninde sonunda iş akademik kadrolarda biter.”
AB: Ama her tarif, az çok örtük bir teoriyi
barındırır. O örneği değil de bu örneği seçmeniz bile bir pozisyon aslında.
ŞV: Sanırım tarihten konuşmak, mimariden konuşmaktır.
Onu anlamak için ise eleştirmek, sorgulamak gerekir. Seçilen örneklerin, söylenmek
isteneni anlatması doğal olmalı. Tarihi, bugünü ve hatta ütopyasıyla birlikte
gelecek öngörülerini de içine alan bir süreç olarak görürüm. Son yüz yılda
geriden de olsa gündem izlendi, taklit tuzağına düşüldü. Buna karşı en iyi
yöntem, tarihe çok geniş ve düşünsel bakmak olmalı. Tarihi genel kültür
oluşturmak amacıyla tanımak ile bir tasarımcının mimariyi keşfetmek için
yorumlaması iki farklı olaydır. Tarihi eleştiren bir eğitim isterdim.
AB: Mimarlıkta yeni arayışları ve kişisel bir tarzın
varlığını çok önemsiyorsunuz. Rem Koolhaas diyelim, yaptığı hiçbir şey
birbirine benzemiyor, ama hepsi de Koolhaas. Yapıyı yepyeni şekillerde kurma
biçimi, birbirine benzemeyen tasarımları bütünleştiren bir harç oluyor bir
anlamda.
ŞV: Aslında ben de biraz öyle olduğumu sanırım.
Başarılı bir mimarın “ben kendimi bile tekrarlamak istemem” dediğini
anımsıyorum. Duygularımı, mimarlık görüşümü, düşüncelerimi, inançlarımı bir
kenara atamam, o muhakkak benimle birliktedir. İnsan en iyi kendisini tanır,
onun en iyi yardımcısı kendisidir derim. Örneğin, ben bir ipucu bulmak isterim
tasarımda. Bunun ne olacağını peşin bilemem ama yaklaşımımın içinde bir şey
olacağını bilirim. Erkeksu Çiftliği’ndeki çatı o mimariyi yönlendiren bir
seçimdir. Gölbaşı İhracatçılar Birliği Tesisleri’nin yeri, rüzgarın göl
kıyısında topoğrafyada yaptığı biçimlerin etkisinde topraktan çıkmış bir bina
yapayım istedim. Seçimlerde benim Orta Anadolulu olmamın etkisi olmalı.
Nijerya’da yaptıkları gibi, çamurdan, heykelimsi yapılarla duygusal ilişkilerim
var. Yaptığım binalar, yerine, koşullarına, dönemine, programın anlamına göre
farklılaşır. Birbirinden çok değişik şeyler yapmayı eleştirdiğimde, kendi
kimliğiyle ilgisi olmayan işleri kastediyorum. Mesela bu azla yetinme
konusunda, minimalistler önce bir dikdörtgen çiziyorlar, sonra içini
çözüyorlar, yani programı çok iyi yerleştiriyorlar. Bunu yapanlar yüceltildi.
Sonra aynı mimar, bu sefer Mies van der Rohe’nin harika tuğla evi gibi içeriden
dışarıya açılan bir planla karşımızda.
O mimarın kimliği hangisi?
AB: Mies de hem onu yapıyor, hem öbürünü; yapı
yapmanın problemine odaklanıyor olması birleştiriyor hepsini.
ŞV: Mies’in Amerika’ya gidişine kadarki tasarımları
ile ondan sonraki kimliği belli. Manhattan gibi iş merkezlerinde, o üç boyutlu
profili oluşturan prizmalar Mies’ten önce de vardı, onun prizmaları da ortama
katılmak zorundaydı. Gönlümdeki Mies Avrupa’daki mimardır. Onun kule olmayan
yapılarına daha yakın hissederim kendimi. O 20. yüzyılın en önemli
4-5 mimarından birisi, hiç tartışmasız.
SÖ: Yaptığınız eleştirilerin ve değerlendirmelerin
kriterlerini kendi tasarım anlayışınız oluşturuyor diye düşünüyorum.
ŞV: Peşinen söyledim; ben tarihçi değilim, tarafsız
da değilim, yanlıyım dedim. Düşündüklerim ile yaptıklarım arasında tutarlılık
olmasını istemem doğaldır.
SÖ: Mimarların kimlik değiştirme-değiştirmeme konusu,
aldıkları eğitimle de ilgili sanırım. Aldığınız sağlam bir eğitim var. Bizde
tarih kitaplarının, kuramsal altyapıyı da içerir şekilde dönemleri anlatmaya
başlaması daha çok yeni. Önceleri hakikaten ansiklopedikti; örnekler seçiliyor,
mimari dil anlatılıyordu. Ama o dil neden çıkmış, nasıl oluşmuş, mimarın kendi
özgün yaklaşımı nedir, bunlar Türkçe yayın olarak daha yeni çıkıyor.
ŞV: Bana yardımcı sözler bunlar.
SÖ: Kitabınızda “Mimarlık eğitimi bir yerde kalıyor,
mimarların çoğu eğitimini dergilerle tamamlamış gibi görünüyor” diyorsunuz.
Yine eğitim, uygulamacı, yayın, bunların birbirini tamamlaması gerektiğine
geliyoruz. Mimarlık tarihi okuma alışkanlığının olduğunu düşünmüyorum. İlber
Ortaylı, “gelişmiş milletlerde de okul bitince herkes tarih kitaplarının
kapağını kapatır; ancak çok küçük bir yüzde tarih okur” demişti bir
konuşmasında. Bu nedenle edebiyatın, sinemanın, tiyatronun tarihi konuları ele
almasını, tarih eğitiminin sürmesi açısından önemli bulduğunu söylüyordu. Ben
de iyimserim, kötümser olduğum bir sürü konu olsa da; mesela sizin böyle üç
ciltlik bir kitap çıkarmanız, son zamanlarda eksikliğini duyduğumuz türden
yayınların az sayıda da olsa çıkıyor olması, umarım bu ortamı toparlayacak.
Herkesin sesini yükseltmesi lazım. Bir de diyorsunuz ki, “mimar çok eziyetli
bir yaşam sürüyor, ama yine de mimariye olan borcunu gerektiği gibi ödemelidir,
koşullar ne olursa olsun.”
ŞV: Mimarlar Odası okullara gidip mimariyi tanıtma
amaçlı görüşmeler yapmak istiyordu. Oda yöneticilerine, çocuklara bu mesleğin
özveri istediğini, göze alamayanların bu meslekten uzak durmaları gerektiğini
salık vermelerini söyledim, çok yadırgamışlardı. Türkiye’de mimar açığı yoktur,
başarılı mimar açığı vardır. Serbest Mimarlar Derneği’nin üye kayıt
yönetmeliğinde niye ihraç maddesi yok diye sormuştum. Bu kuruluşlarla sürekli
ters düştüm. Bayındırlık Bakanlığı’nda kara liste varmış, beni koymayı
unutmamışlar.
AB: Meslek odalarındaki vokabüler oldukça dar;
kitapta siz de değinmişiniz, çarpık kentleşme, betonlaşma, rant gibi 3-5 kelime
etrafında dönen bir savunu retoriği var. Mimarda hiç mi kabahat yok? “Biz çok
iyiyiz ama ortam kötü” mazereti artık inandırıcılığını kaybetti. Mesleği
uygulayanlar, mesleği öğretenler ve mesleği savunanlar bölünmesi keskinleşiyor.
Bir bu bölünmenin aşılması gerek, bir de sıradan mimarlık üretiminin kendini
toparlaması. Sanırım eskiden Orta Avrupa mimarisinin izinde sıradan işler yapan
da belli bir kalibrede yapıyordu.
ŞV: Türkiye’de 1940’lar ve 50’lerdeki eğitime çok
saygı duyarım. Bana ters düşse de bu eğitim, mimariye saygısı olan mimarlar
yetiştiriyordu. Aralarında uçurum yoktu. GSA soyluluğun, kimliğin, sanatın; İTÜ
bilimselliğin, düzenin ve sorumluluğun temsilcisi; ODTÜ uluslararası
gelişmeleri izlemeyi amaç edinmiş kurumlardı. Özel okullar ise mimarlığı,
ortamın öğeleriyle proje üretmek olarak özetledi. Bu okulların
devletleştirilmesi bir toparlanma getirirken, diğer yandan üniversite sayısının
hızla artması ve büyük şehirlerden uzak yörelerin seçilmesi, giderilmesi zor
sorunları da beraberinde getirdi. Sonuçta, elli yıl önceki değerler aşındı,
ortamın düzeyi karıştı, okullar arasında fark arttı. Bu sürecin, Mimarlar
Odası’nın öncelikli ve en önemli sorunu olduğu tartışılamaz.
AB: Şimdi şöyle bir tehlikeye doğru gidiyor
söyleşimiz: “Nerede o eski mimarlar” diye bir dosya yapmıştı Arredamento,
Atilla Yücel’in “nerede o eski enginarlar” sözcüğü de kapağa bir tabak enginar
olarak taşınmıştı. Aslında siz geçmişe değil, geleceğe bakan, genç fikirlere
önem veren bir insansınız. Hatta olumsuz yönde eleştirmek istediğinizde bir
binayı, “yorgun ve yaşlı” diyorsunuz. Sanırım, birden nostaljisine kapıldığımız
dönemlerde de mediocre işler yapılıyordu. Mesela 70’li yıllarda ardarda
yarışmalar kazanıp şehirleri Bayındırlık yapılarıyla donatan mimarların, ne
mimarlık üzerine söyleyecek bir sözleri, ne de kendi çalışmalarını
derleyebilecek birikimleri olabildi mi?
ŞV: Onlara verilen itibarı hak etmiyorlardı. Ortamın
geleceği için beklentilerimi ve geleceğin birikimle ilişkisini anlatmaya
çalışıyorum. Benim eğitimimde mimari eleştiri dersi vardı. Bir çeşit mimariyi
okuma ve üzerinde düşünce üretme çalışması. İki sene sanat tarihi üzerine, bir
sene de onun uygulamalı eleştirisine yönelik bir programdı. Öğrenciden her
sömestr bir yapının eleştirisi isteniyor ve sonra çalışmalar sınıfta
tartışılıyordu. Yakın bir arkadaşım, epey kütüphane dolaşarak kocaman bir cilt
hazırladı. Bana küçük bir kilise düşmüştü, iki sayfa bir şey yazdım. Hoca arkadaşıma,
“bu bilgiler kütüphanelerde var, sen ne düşünüyorsun?” dedi. Bana da “senin
düşüncenle mutabık değilim ama beğendim” dedi. Amaç tarihçi yetiştirmek değil,
birikimi okumaya alıştırmaktı.
SÖ: Yapılı çevrenin de insanları eğittiğine
inanıyorum. En son yapılı çevre kültürüne ilişkin, İzmir’den Ankara’ya dönünce
düşündüm. İzmir’de belli seviyede mimari bir kültür olduğu hissediliyor. Gerçi
dolaştığım yerler Karşıyaka, Bostanlı, Konak’tan Alsancak’a kadar olan şerit,
ama cephelere bakıyorum ve onların oluşturduğu dış mekanlara; tasarlanmış,
düzenli bir çevre olduğu izlenimi veriyor. Karşıyaka’daki en eski binalara
baksanız, hepsinin çatı hattı birbirini tutuyor. Doluluklar, boşluklar, pencere
açıklıkları, panjurlar, hepsi birbirini takip ediyor. Konak Meydanı
düzenlemesinin, sadece o meydan için olabileceği hissediliyor. Ankara’ya
gelince, senelerdir yaşadığım şehrin görünüşü iyice gözüme battı. Ana ulaşım
hattı üzerindeki çevrede bile ne bir bütünlük ne de şehre ait bir doku var.
İçinde bulunduğu çevrenin de mimarı, öğrenciyi nasıl etkilediğini insan
düşünmeden edemiyor.
ŞV: Türkiye’de şehir konusuna yaklaşım, mimariden
oldukça geride. Yol ve istikamet planları diye yapılırdı bir zamanlar
şehircilik. 1955’te İmar İskan Bakanlığı kurulması, yaklaşımı biraz değiştirdi.
Sonra biliyorsunuz, tekrar Bayındırlığa bağlandı. Son yirmi yıldır bilimsel
şehircilik önem kazandı. Bu yaklaşımla, çevrenin mimariyle arası boşaltılmış
oldu. Bilimsel çalışmalar kent tasarımı olmadan anlam kazanamıyor. Şehircilik
belki mühendislikle başlıyor ama tasarımla sonuçlanması koşuluyla. Yeni
yerleşimlerde trafik düşünülüyor, bomboş yollar yapılıyor. Binalar için yer ve
yoğunluklar seçiliyor, yapılar var ama ortada şehir yok, imgesi yok, ne kadar
acı… Şehircilik eğitimi alanlar İmar Müdürlüğü’nde, Jansen’in 1920’lerdeki
bahçeli evlerini andıran tekil apartman parselleri üretmeyi sürdürüyorlar.
Parsellerin ölçüleri öyle devam ediyor.
AB: Yeni yerleşimler parselasyon düzeninden de kötü
değil mi? Bütüne ilişkin bir kurgu yok, parçalar bir yığıntı olarak
istifleniyor. Parselasyon düzenindeki kimi mahalleler, eğer biraz nitelik
barındırıyorsa, bunda mimarinin payı yok mu? Aynı parselasyon Keçiören’de
korkunç bir mimariyle sonuçlanıyor.
ŞV: Eryaman veya Fatih Mahallesi gibi, tek elden yürütülüp
karmaşayla sonuçlanan yeni yerleşimleri gördünüz mü? Keçiören, taşradan göçü ve
toplumun kültürel yapısını anlatan en iyi örneklerden biri. Gecekondular
şehirleşmenin başlangıcıydı, şimdiki kötü bir sürecin ortası. Birgün onlar da
yıkılacak, sonra? İşte tam kamu politikasının gerektiği yer. Eryaman kamu
politikasının varabildiği en üst düzey acemiliklerle dolu. Orada yapıları olan
arkadaşlara rica ettim, beni götürdüler ve bulamadılar kendi yaptıkları
binaları. Bir yerin girişi olur; oradan ayrılan yolları, bir kentsel örgüsü,
bazı noktaları belirleyen farklılıkları, yani şehirciliği olur.

AB: “Non lieu” dedikleri, yer duygusu olmayan
mekanlar üretiliyor. Gerçi bu yersiz yurtsuz olmayı da olumlu bulan kuramcılar
var. Yer duygusunun insanı tutuculuğa ittiği, yersizliğin ise yeniliklere açık,
ilerici, avangart olmaya zemin hazırladığı savunuluyor.
ŞV: Denemesini görsünler burada… Ayrıca, bir yerin,
onu bize sevdiren kimliği, tarihi; bir uygarlığın sürekliliği yok mu? Ayrıca
“dönüşüm” adı altında, yetkililer her gün yıkmaktan, yeni şeyler yapmaktan söz
ediyor, ama Maçka Oteli gibi ortada kalmak da var.
SÖ: Tasarıma dönersek, siz bilgiyi çok
önemsiyorsunuz, ama sezgi ve içgüdünün de bilgiyle bütünleşmesi gerektiğini
söylüyorsunuz. Tasarımın ancak o zaman gerçek anlamda tasarım olabileceğini,
onun dışında yalnızca çözüm sunduğunu söylüyorsunuz. Yani mimari düşünceye
şiirsel bir boyut katılması ki herhalde “sanatçı mimar” tanımına girenler de
bunu başarabilenler oluyor. Sanırım yaklaşımınızda ağırlıklı olan ve
değerlendirmelerinizde en çok prim verdiğiniz, beğendiğiniz, kişilikli
bulduğunuz ürünler ve mimarlar, bu yaklaşım içinde olanlar, öyle değil mi?
ŞV: Geometride bir deyim vardır: “gerekli fakat
yetersiz.” Bilgi gerekli, o olmadan sonrası da olmuyor. Ama kanımca sanat ve
mimari bir keşiftir; bilgi uygulaması değildir. Hazırlanmış bir altyapıyla
düşünsel bir arayıştır. Eğitim de bilgi ve düşünce alışverişi yoluyla düşünce
üretmek, keşfetmek olmalı. Ben o aydınlığı ancak kırkıma doğru gördüğümü sanıyorum.
Bu aydınlık, yüzerken suyun sizi kaldırması gibidir, her yönde hareketinize
engel olmadan... Dergilerden örnek seçip onun programla bağdaşmasını sağlamak
değil; bilgi, düşünce ve duyarlıkla, istediğimizi görmek.
AB: Dergilerin bir geçiciliği var, güncel olanı
veriyor, neyin kalacağı belli değil. Öte yandan, şu anda içinde bulunduğumuz
küresel yarışmacı, vahşi kapitalist sistem içinde gençlerin bunları eskisinden
daha çok izlemesi de gerekiyor. Yeni fikirler periyodik yayınlarda sınanıyor,
bilim dünyası için de öyle değil mi? Neyin kalıcı olacağını zaman gösterecek;
gençlerin ortamdan ayrı düşmemesi de lazım.
ŞV: Dergilerin metinlerinin okunmadığı, yalnız görsel
iletişim sağladıkları kanısındayım. Mimarın yalnız kendi konusunda değil,
felsefe, edebiyat ve diğer sanatlarda da okuması beklenmelidir. Bu ilgi ortamı,
ilk ve orta eğitimde verilemiyorsa, üniversitede olabildiğince teşvik edilmeli,
gençlerden okuduklarını tartışmaları istenmelidir.
AB: “Türk mimarlığı yanlış, hatta kötü
beslenmektedir” diyorsunuz. Gerçi orada kitaplardan ve ortamdaki örneklerden
söz ediyorsunuz, ama maruz kalınan örnekler mimarlıkla sınırlı değil. Pek çok
kanaldan beslenmek, kültür insanı olmak gerekiyor. Mimarlık bir uzmanlık alanı
olsa, neyle besleyeceğimizi çok iyi bileceğiz. O zaman ders kitapları yazılmış,
en iyi makaleleri belli olmuştur. Mimarlığın geniş açısı, asgari okuma diyetini
çoğaltıyor.
ŞV: Sanırım her öğrenci veya mimar kendi
duyarlılığına göre ilgilerini seçecektir. Ama yaşadığı ortamın ilerisini
düşünmek alışkanlığını eğitim, daha doğrusu, eğitimdeki ortam vermelidir.
Herkes Kant olacak değil tabii, ama düşünen insanlar olmalıyız.
AB: Düşüncenin genetik yapısını değiştiren pırıltılı
kişiler ender değil midir? Çoğunluğun izleyici konumda olabileceğini kabullenmek
istemiyoruz; istiyoruz ki herkes arayış içinde olsun, herkes müthiş şeyler
bulsun.
ŞV: Arayış yine bir ortam konusu değil midir? Eğer
ortam olmasa, ortam içinde küçük, üst düzeyli kümeler olmasa, o pırıltılar da
olmayacak. Örneğin İspanya; Franco döneminde neoklasik mimari zorunluluğu,
1950’lerde Barcelona’da modernist Coderch ile aşınmaya başlamış ve Franco
sonrasında çağdaş evrensel nitelik tekrar yakalanmıştı. Bunun 1940’lar
öncesindeki birikim sayesinde yapılabildiğini düşünürüm.
SÖ: İspanyol sineması da öyle. Kökleri var, onu
hissediyorsunuz seyrederken.
ŞV: En sivri örnek, halkının bile 1950’lerde “çılgın”
dediği Antonio Gaudí’nin arkasında yüzlerce mimar ve Barcelona okulu vardı.
SÖ: Mimarinin dışındaki günlük yaşamlara baktığınız
zaman da, birbirlerini destekleyenlerin tutarlı bir ekip oluşturduğunu
görüyorsunuz; Gaudí üzerinden gidersek, hem hamisi hem mesleki alanda ekibi
var.
ŞV: İspanyollar 1950’de çok fakirdiler. Barcelona
yakınlarında kilisesi, çan kulesiyle Sitges isimli bir kasaba vardı. Orada
deniz kenarında bir şairin evine gitmiştim. Şair, biraz çocuksu bir yaklaşımla,
balık ağlarından perdelerle evini güzelleştirmeye özenmişti. Halkın evleri de
farklı değildi. Franco’ya ve fakirliğe rağmen çağdaş, güzel bir ortam vardı.
Müziklerinde de heyecan, ihtiras, başkaldırı var.
AB: Kitapta bir ayırıcı özellik gibi söz ettiğiniz
“Akdenizlilik” konusuna da değinir misiniz? Bir duvar mimarisinden hep söz
ederdiniz. Burada daha genel bir kimliği tanımlıyor gibisiniz.
ŞV: Mimariyi belirleyen unsurların, bir Akdeniz
kimliği oluşturacak şekilde ortaklıkları olduğunu geleneksel yapılarda okumak
mümkün. Denizle çevrili, güneşli bir iklimde her yer ışık bolluğu demek.
Pencereler, korunma ve tutuculuk nedeniyle küçük orantılı. Yağmuru bol bölgelerdeki
belirleyici çatı unsuru yok. Şiirsel bir anlatım bulunan geleneksel, kırsal
Anadolu evlerindeki belirleyiciler Karadeniz’de farklılaşıyor. Yağmurlu iklim
çatı öğesini, orman ahşap teknolojisini belirliyor. Göreli az ışık alan
duvarları ahşap teknolojisi ile güzelleştirme isteği var. Diğer bölgelerde,
taşın cinsine göre ince yonu ve oyma tezyinat veya kaba yonu ve doğal örgülü
duvarlar... Taşın bulunmadığı yerlerde ise duvarlar toprak. Anadolu, Kuzey
Afrika ve Güney Avrupa bu iklim ve yerel malzeme ile esnek bir ortaklık
sergiliyor. Kadınların geleneksel yaşamda güneşe karşı başlarını örtmeleri bile
bir kültürel paylaşım, kimlik olmalı.
SÖ: Kitabın bir yerinde şöyle diyorsunuz: “Mimarların
kültürel, mesleki etkinlikleri arttı; ama yapılıyor ve bitiyor. Suya taşın
atılıp da etrafında halkalar oluşturması gibi, üzerlerinde konuşulup bir
değerlendirme yapılmıyor, etrafında bir şey oluşmuyor.” Kitabınızın şimdiden,
suya atılan taş etkisini yapmaya başladığına inanıyorum. Kapsayıcı olması bence
bu açıdan önemli. Elimizde 1970’lerin ortalarına kadar gelen derli toplu
kaynaklar vardı, ondan sonrakiler dergilerde, farklı yayınlardaydı. Burada ilk
defa, hepsini bir arada görüyoruz, toplu bir kaynak oluşturuyor.
ŞV: Tasarımcı olarak attığım taşlar bir tepki yaratmadı,
hatta yanlış anlaşıldı. Umarım bu kitap faydalı olur. Mimar olmayanların da
ilgisini, zor da olsa, çekmek isterim. Örneğin eşim Lale ilk defa mimarlıkla
ilgili okuyor, yarıyı geçti. Hatta “çok iyi geçmişsin kendini, abartmadan”
dedi. İlgisine şaşırdım doğrusu.
SÖ: Dilinizin akıcı olması okumayı kolaylaştırıyor.
ŞV: Mimaride dil bakımından belki Rasmussen’e, Türk
edebiyatında Ahmet Rasim’e benziyor olabilirim.
AB: Ben Ahmet Hamdi Tanpınar dersiniz diye
bekliyordum, “herkes çağının şahididir, herkes çağının eserini yapmalıdır” gibi
vurgularınızı düşünerek... Zaman üzerine düşünüp yazan biri olarak, Tanpınar
mimariyi zamanın belgesi olarak görüyor, taklitçiliği eleştiriyor. Siz de
“modern çağın bekçileri olduk, bekçileri olmalıyız” diyorsunuz kitapta.
ŞV: Sizlerin bunları hatırlayıp söylemeniz beni mutlu
ediyor. Hayatımda en çok istediğim şey, Türk toplumunun gerçek çağdaş
uygarlıktan sorumlu ülkeler arasına girmesidir. Bunun en güzel anlatımını
mimarlığımızda görmek istedim hep.
O “modern çağın bekçileri olmak” konusunda kitap girişiminin
aslı da budur. Ama bu işi ne kadar iyi yaptığıma okuyucu karar verecek. Umarım
her mimarın gönlünde bu düşünce vardır.
AB: Kitabın kurgusu “konuşmalar” formatında; serbest
düşünceler şeklinde gelişiyor. İlk cilt 1980’e kadar geliyor, ikinci cilt
2000’lere getiriyor, üçüncü cilt ise ters düz ederek tematik ilerliyor. Orada
biraz tekrarlar olmaya başlıyor. Kısa yazmak bana çok zor gelir; “vaktim yoktu,
uzun yazdım” denir ya...
ŞV: Ben o kadar disiplinli bir adam değilim.
İçgüdümle yaşarım. Kitabı tek cilt düşünmüştüm, kendiliğinden üçe bölündü.
Dağınıklığı giderecek ve beni kontrol edecek yetenekli bir yardımcıya ihtiyacım
vardı. Eleştirilerinden çok yararlandığım Abdi Güzer’in müdahalesine rağmen
aksaklıklar var. Örneğin tekrarları tamamen yok edemedik. Bunların bir bölümü
de amaçlı. Biliyorsunuz insan bir işi bitirdikten sonra nasıl daha iyi
yapılabileceğini anlıyor. Gerçekten kısa yazı güzel ve zor. Dikkati ve zamanı
harcamadan, lafı uzatmadan... Bu kitaptaki bir amacım da, mimarlık ortamımızın
kendi geçmişini, bugünü tanıması ve sahiplenmesiydi. Çok örnekle, sıkılmadan,
yorulmadan okunması için olabildiğince rahat ve güleryüzlü bir ölçü uygulamaya
çalıştım.
SÖ: Birtakım tekrarlar var, ama rahatsız edici tekrarlar
değil; belli bir ritimle konuyu bağlıyor. Metin uzadıkça, okuyucuya yardım
ediyor.
ŞV: Bazen tekrar etmek bir ihtiyaç haline
gelebiliyor. Dönemler değiştikçe, değişmeyen sorunlar için düşünceyi taze
tutmak amacıyla. Fotoğraflardaki tekrara gelince, aynı örneğin konularla farklı
ilişkilerini ele alırken, gerilere dönme zorunluluğunu gidermek için, sanırım
%20’sini yinelemek zorunda kaldık. Toplam 3500 resmin 500 kadarı tekrar
olabilir. Mimarinin belgeleri o resimler, onlarsız olamayacağını düşündüm. Ayrıca
okuyucunun kendisi de fotoğraflardan değerlendirmeler yapabilir. Türkiye’de
modern mimarlık vardır ve çeşitleri de çoktur diyorum; iyisi de vardır kötüsü
de. Zaten her yerde öyle, örneğin ABD’de az mı kötü bina var? Yanlış yaptığımız
şeyleri konuşalım, ama “biz zaten daha iyisini yapamayız” düşüncesine
gelmeyelim, kendimize güvensizlik duymayalım, muhakkak daha iyisini yaparız.
AB: Kitabın yazılma nedeni olarak, “ben bir şeyler
yaptım, kimse bir eleştiri yöneltmedi, soru sormadı” şikayetiniz var. Bu kitap
için de “inşallah okunur ve eleştirilir” diyorsunuz, yani kitap için bir
eleştiri bekliyorsunuz. Böylece bir ödev verdiniz bize. Bundan sonraki
kitabınızda neyi beklediğimi söyleyerek, kendimce bir eleştiri yapayım.
Örneğin, Sedad Eldem’i eleştirirken “hep cepheler üzerinden mimarlığı var
etmeye çalıştığını” söylüyorsunuz. Öte yandan, kitaptaki eleştiriler de
genellikle cepheler üzerinden ilerliyor. Resimlerde planlar ve iç mekanlar var,
ama eleştiri onlar üzerinden gitmiyor. Ankara Oteli sözgelimi, birkaç kere
geçiyor, ama hep kütle plastiğiyle ve Hilton şemasını kırmasıyla konu ediliyor;
mekan plastiğinin nasıl deneyimlendiği konusu dışarıda kalıyor. Bundan sonraki
kitabınızdan beklentim, belki daha az örnek üzerinden, yapının okunmasında
derinleşmek olabilir.
ŞV: Çok örnekle ortamı mı ele almalıyım, yoksa az
örnekle tasarımları değerlendirmeyi mi deneyeyim diye çok düşündüm ve bir seçim
yaptım. Bu kitabı yazarken epeyce şey ilgimi çekti, özellikle mimaride öğeler
konusu. Bundan sonraki kitabımda ikinci seçeneği deneyeceğim, ama sizler de
bana yardım edeceksiniz.