“Quintette
à Ankara”: Sergi Üzerine Düşünceler

Altın Saksı, Jean-Pierre Raynaud, 1989, altın yaprakla
kaplı katmanlı polyester (Vez Kulesi Koleksiyonu, Oise).

Yedi Kapı Artı Bir, Daniel Buren, Fransız Büyükelçiliği,
Mayıs 2007 (“Quintette à Ankara” için sipariş).
Zeynep Yasa Yaman n Ankara Fransız Kültür Merkezi tarafından
Laurent Le Bon ve Marcel Tavé’nin küratörlüğünde Fransa Büyükelçiliği’nde
düzenlenen “Quintette à Ankara” (Ankara’da Beşli) adlı sergi, çağdaş Fransız
sanatının beş önemli sanatçısının, Daniel Buren (1938-), Jean-Michel Othoniel
(1964-), Alain Séchas (1955-), Marc Couturier (1946-) ve Jean-Pierre Raynaud
(1939-)’nun yapıtlarından oluşuyor.
Mimar Albert Laprade’ın (1883-1975) bir Cumhuriyet dönemi
yapısı olan Ankara’daki Fransa Büyükelçiliği, salonları ve bahçeleriyle, 5
Mayıs-1 Temmuz 2007 tarihleri arasında yapıtlarla diyaloğa giriyor ve o da,
içindekilerle birlikte izleyiciye sunuluyor. Olağan bir izleyici için elçilik
binası ile konuk ettiği yapıtlar arasındaki ilişkiyi, ayrımı anlamlandırmak ve
kavramak oldukça güç.
Sergi, Fransız sosyolog Jean Baudrillard’ın “sanat
gerçekliğe tümüyle nüfuz etmiştir” saptamasını doğrular biçimde ele alınmış;
sanatla gerçeklik arasındaki sınırın bütünüyle ortadan kalktığını, bir başka
deyişle, temsille gerçeklik arasında bir ayrım kalmadığını göstermek üzere
kurgulanmış. Bununla birlikte, kimi nesnelerin/yapıtların mekanla kurduğu
ilişkinin alaycılığı ve aykırılığı, izleyiciyi şaşırtarak “sanat”ın ne olduğu
üzerinde düşündürtüyor.
Sergi, elçiliğin Avrupa Birliği ve Fransa Cumhuriyeti
bayraklarıyla taçlandırılmış, doğuya bakan ana kapısından başlıyor; ön bahçe,
elçilik salonları ve arka bahçeyi katederek, diğer bir bayrağın
Avrupalı/Fransız kimliğini dalgalan/dırdı/ğı bahçenin batı sınırında son buluyor.
Güvenlikten geçip Fransa Büyükelçiliği’nin bahçesine
girdiğinizde, Jean-Pierre Raynaud’nun, arkasında iki bayrağın yer aldığı, siyah
su havuzu içindeki altın varakla kaplı devasa saksısı karşılıyor sizi. Saksı,
Bahçıvanlık Okulu mezunu Jean-Pierre Raynaud’nun Paris’te Georges Pompidou
Merkezi’nin karşısında sergilenmekte olan saksısının bir benzeri. Raynaud, bazı
nesnelerin mekanlara mal olmuş sıradanlığını ve giderek görünmezliğini sorun
ediyor yapıtlarında. Örneğin, mekan içindeki varlığı, çiçekle/bitkiyle doğrudan
ilişkili görünen saksıları, işlevleri nedeniyle önemli, ama öte yandan da
ikincil hale getiren algı süreçlerini ters yüz ediyor. Onları büyütüp altın
yaldızla kaplayarak değerli ve hiperrealist bir gerçekliğe kavuşturuyor;
“nesne”nin bir “şey” olmasını; ya da başka deyişle, psikolojik gelgitleri, yer
değiştirmeleri içinde psiko-nesneye dönüşmesini sağlıyor.
Artık bu saksılar, içinde bitki kültürünü barındıran kaplar
olmaktan çok, içi betonla doldurulmuş nitelikleriyle bir heykeli andırırken,
yerleşik geometrik strüktürleriyle de bir sığınak ve ev metaforu olarak
çıkıyorlar karşımıza. Alışık olduğumuz kolektif işaret ve yönlendirmelerin
biçimsel kodlarıyla oynanıp karmaşıklaştırıldığında, plastik bir dile sahip
içerikleriyle yalnızca “onlar” olmayı başarıyorlar. Keskin renkleri, yeni
boyutları, bir dizi halinde sunuluşları, acayipliklerinin öznelliği, işlevsel
bir gereç oluşlarını yitirişleriyle bütünüyle farklı simgesel ve eleştirel
anlamlar yükleniyorlar.
Son dönem duvar yerleştirmeleri için değişik boyutlarda
ürettiği çeşitli ülke bayrakları da psiko-nesneler olarak yer edinirler sanat
çalışmalarında. Canlı renkleri, güçlü sembolleri, tutundukları farklı
düşünceler ve minimal görüntülerine karşın bayraklar, barındırdıkları gelenek,
ulusal metinler ve simgesel sıkıştırılmışlıklarının yoğunluğuyla güçlü bir
tarih oluşturuyorlar. Fransız bayrağı, 1943’teki bombardımanda babasının
ölümüyle devletin koruması altına alınan Raynaud’yu çocukluk yıllarının kişisel
öykülerine götürür.
Jean-Pierre Raynaud’nun yapıtları, nesnelerin birarada
bulunuşları, düzenlenişleri, kişisel ve şaşmaz bir özenle ele alınışlarıyla
endüstriyel üretimin yapısal mantığını taşırlar: Onlar çiçek kaplarıdır,
bayraktır ama aynı zamanda yeşil ev, yatak, mezarlık haçı, yasaklanmışlığın
duyumu, kırmızıyla boyanmış dizinin beyaz numaraları, günlük gazetelerin yeni
düzeni gibi değişik bağlamlarla anlamlandırılarak dizilmişlerdir.
Raynaud’nun 1962’den beri bir dizi “yasaklanmış yönleri
gösterir panolar” etrafında kurguladığı sanatı, yineleyerek kullandığı saksılar
ve seramik karelerle sürdü. 1969 yılında beyaz seramikler kullanarak
oluşturduğu karelerle inşa ettiği “zaman” yerleştirmeleri ve “kendi evi” olarak
tanımladığı yapıyı 1993’te bozdu. Raynaud’nun yapıbozumunda, kurma sürecinde
seramiğin soğuk, kırılabilir oluşu ile yaşam ve ölüm simgeleri arasındaki
ilişki sorunsallaştırılır. “Psiko-nesneler”deki sanatsal kodlar, küçük bir
mekandaki nesnelerin, sert ve çoğaltılabilir olmalarına karşın, yaşam ve ölümün
itici gücünü sağlayan sistemle olan ilgisidir. Bu yapı, sanatçının 1986’dan
günümüze kadar sürdürdüğü “Mastaba” çalışmalarının ön örneği olarak da
değerlendirilebilir. Raynaud, mastaba ile hem mimari hem heykel, hem tapınak
hem ev olabilen yaşamsal bir müze ve teşhirin olanaklarını sınamış; yarısı
toprağa gömülü bu yapıda, yaşamla ölüm arasındaki geçirgenliği,
dünyasal/evrensel duyumu yakalamayı denemiştir.

Peggy’nin Gerdanlığı, Jean-Michel Othoniel, 2006, Murano
camından, 840x120x80 cm (sanatçının kendi koleksiyonu).

Aşık Geometri, Jean-Michel Othoniel, 2004, Murano camından,
alüminyum, 230x95x15 cm (sanatçının kendi koleksiyonu).
Raynaud’nun “saksı”dan “bayrak”a ulanan nesneleri, tüm
“Raynaud Nesneleri”nin olanak tanıdığı düşünceleri doğrudan okuma,
davranışlarla dikkati çekme temeline dayalıdır. Onun için “yapıt” yapıttır ve
kişiye binlerce farklı anlamlandırma, örneklendirme çağrışımları konusunda
özgürlük tanır. Jean-Pierre Raynaud’nun Fransa Büyükelçiliği’nin betonla kaplı
ön bahçesinde iki bayrakla ilişkiye soktuğu kare planlı siyah su havuzu
içindeki altın varaklı saksı, izleyiciyi şaşırtarak karşılarken, bir yandan da
sanatçının sınırlandırılmış bu küçük ülke metaforu içindeki özerkliğini ilan
ediyor. Boyutlarıyla, biçimleriyle prototip oluşturan saksı ve bayraklar,
farklı okumalar ve çağrışımlar için hazır duruyorlar. Dünyanın değişen bağlamı
içinde bizimle, kendiyle, binayla, farklı kimliklerle söyleşiye giriyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da, Fransa Büyükelçiliği’nin sınırları
içindeki bahçede dalgalanan Fransa ve Avrupa Birliği bayrakları önündeki
çiçeksiz altın saksı, konumlandığı kara sudan beslenemiyor ama barok görkemiyle
bizi elçiliğin daha önce kamuya kapalı bahçesine davet ediyor.
İzleyici için yoğun güvenlik önlemleri, yüksek duvarları, dikenli
telleri, güvenlik kulübesi ile “girilemez” olan bu görkemli binanın yasakları
“Quintette à Ankara” sergisiyle bir süre için kaldırılıyor. Risk almayı seven
bir sanatçı olarak Raynaud, bu jestüel karşılamayı, nesneleri alışıldık
anlamlarından arındırıp dış dünyanın eleştirisi için kullanırken, bizi de
kendiyle birlikte farklı algılama ve sorgulamalara yönlendiriyor.
Bahçede kedi yok. Binanın içine girip kabul salonunun
merdivenlerini çıkmaya başlayınca gözgöze geliyoruz o beyaz kediyle. Alain
Séchas, kedi imgesiyle oynayarak öyküler yaratıyor ve akla hemen Edgar
Manet’nin “Olimpia”sını getiriyor. Tanrıçanın ayakucuna kara bir kedi
yerleştirme konusunda Manet’yi yüreklendiren Baudelaire, kediler için bir de
dörtlük kaleme almıştı:
“Büyük sfenkslerin uzandıkları derin yalnızlıklarındaki
soylu davranışlarını düşünürken onlar, sonsuz bir düş görüyormuş gibi
gözükürler.”
Manet’nin bu utanmaz-masum çıplak kızı, siyah cariyesi ve
kedisinin şeytaniliği neşe ve öfke doğurur. Döneminde yarattığı skandala, olumsuzlamalara,
reddedilmelere karşın “Olimpia”nın modern resmin eşiğini belirlemesinde ve
Louvre’a girmeyi başarmasında bu oryantalist kompozisyonun ve o siyahi ikilinin
payı büyük olmuştur. Kara kedi, saklandığı karanlığında, toplumsal eleştirinin
önemli bir köşetaşı olmayı başarmıştı.
Alain Séchas bu tatlı, sakin hayvanı gizli köşesinden
çıkararak, tek başına sıkıntılı, suçlayıcı, şiddet yüklü ve küfürbaz bir
varlığa dönüştürüyor. Elçiliğin aydınlık merdivenlerinde, Manet’nin kara
kedisinin aksine, elinde gitarıyla bizi karşılayan beyaz kedi, buraya ait
olmayı başarmış görünüyor. Müzik sesi gelmiyor ama biz iç sesimizi dinliyor,
yeni sesler duyuyoruz sayesinde. Elçiliklerin, başkalarının topraklarında
kendiymiş yanılsaması yaratan küçük ülke modelinde, bu gizli küçük alanda
siyasi erke, bizlere, yaratıcısına, topluma eleştirel bir gözle bakıyor. Alain
Séchas’ın saraylara, müzelere, görkemli binalara, parklara rahatça giren,
oraları ele geçiren kedileri ve uzaylıları bu kez de Ankara’da bizlerle
diyaloğa geçiyor.
Aslında, Séchas’ın “Jurassic Pork II”1 adıyla yarattığı
çizgi öyküdeki bir tipleme bu kedi. Adı Siegfried ya da Sigurd. Erken Ortaçağ
Alman mitolojisinin bir kahramanı. Siegfried, Artemis ile Hermes arası güçlü
bir avcı tanrı/ça. Vahşilik ve vahşi hayvanları temsil ediyor. Aslında
Siegfried ya da Sigurd Almanya, Norveç, İsveç’ten Fransa’ya tüm Avrupa
kimliğinin ortak paydası gibi gözüküyor. Hemen her tarihte ve kültürde,
operadan edebiyata sanatın her alanında ad, yer, tip değiştirerek çıkıyor karşımıza.
Freud ve Disney, modernizm ve Pop sanat geleneğinde, ilk
kuşak televizyon çocuğu olarak Séchas, yarattığı Siegfried kedi karakteriyle
dönemini ciddi bir biçimde eleştiriyor. Siegfried heyecanlı, karşı koyan,
yaşamı sürdüren ve zorlayan bir kedi.
O tarih içindeki mitolojik kahramanların, tanrı ve
tanrıçaların, dönemin ünlü simalarının, ressam ve oyuncuların, sinema
yönetmenlerinin, pornografi yıldızlarının vd.nin kimliğine rahatça giriyor;
neyi nasıl ve kimin kişiliğinde söylemesi gerekiyorsa söylüyor, davranıyor,
gösteriyor, referans veriyor. Kimlik değiştirme, başka bir kişiliğe tutunma;
saklanma ve tehlikelerden korunma anlamına gelebileceği gibi, büründüğü
kişiliğin ve kişinin yaşadığı dönemin de gizli alaycı bir eleştirisini içinde
taşır. Alain Séchas hepimizin küçük bir Siegfried olduğunu ya da olabileceğini
gösterir.
Séchas; heykel, yerleştirme, video, ne tür bir çalışma
içinde olursa olsun daima çizimden hareket etmektedir. Çılgın dünya görüşünü
karikatür ve çizgilerle ortaya koyarken, Ortaçağ’da hayvanlara ilişkin öyküleri
anlatan kitaplardaki gibi oyunlu, eğlendirici, eleştirel bir anlatımla sergiler
yapıtlarını. Bununla birlikte, Séchas’ın dünyası, çocuksu, tatlı Disneyland
anlatısından oldukça uzaktır; içinde korkuları, endişeleri, asabiyeti
barındırır. Onun antropomorfik heykelleri, oldukça geniş bir yelpazede, insan
duygularının gösterimidir. Bir kuşku oluşturma ustası olarak Séchas, trajik ile
komik, ciddilik ile ciddiyetsizlik arasında gidip gelerek, gezintisini ip
cambazı gibi düşmeden sürdürmeyi başarır.
Elçilik salonunun Pompei kırmızısına boyalı duvarlarının
taşıdığı şehvet hissini en iyi yansıtan, mavi üzerine yarı soyulmuş kabukların
arasından baş göstermiş muz desenli boxer’ı, elinde sigarasıyla yaldızlı barok
kanepeye uzanan ereksiyon halindeki Siegfried. “Olimpia”nın şehvet saçan
fütursuzluğundan izler taşıyan bu uzanış, öte yandan da değerli halılar,
avizeler, goblenler, tablolarla süslenmiş mekanın sahibi olmayı başaran zekanın
tanrısal ve eleştirel gücünü taşıyor. Dik dik gözümüzün içine bakıyor ve hiç
istifini bozmuyor, tıpkı ayakucundan kurtularak örnek aldığı tanrıça Olimpia
gibi. Salonun farklı köşelerinde Siegfried’in binbir halinden örnekler
sergileniyor. Şömine üstündeki saatin iki yanında duran boksör kediler, onları
parıldatan şamdanların arasından salona bakıyorlar. Siegfried, rahat uzanışını,
kendinden türettiği bu boksör “Siegfried”lere borçlu sanki. Diğer bir
Siegfried, piyanonun üstünde ayağında paletleri, belinde kuğu başlı deniz
simidi ile atlamaya hazır görünüyor. Salonun diğer duvarında ellerini arkasında
bağlamış, alımlı yeşil gövdesini gözler önüne seren “Marslı” güzel duruyor.
Görüntüsü ve çıplaklığı, arkadaki aynaya da yansıyor. Duvarlardaki romantik,
tarihi konulu tablolar, goblenler, mekanı süsleyen mobilyalarla çelişkili ve
eleştirel bir birliktelik yaratan kediler, alaycı ve ciddi bakışlarıyla bizi de
tedirgin edip bahçeye kaçırıyorlar.
Alain Séchas’ın sarkastik, utanmaz kedilerinin, uzaylıların
istila ettiği bu görkemli kabul salonundan balkona çıkıldığında, onların
yarattıkları baskıdan kurtulup bahçenin çiçekler, ağaçlarla bezenmiş, yeşile
bulanmış manzarası karşılıyor izleyicileri.
Huzur dolu Fransız bahçesinin yeşiline dalmışken, Marc
Couturier’in binanın cephesinde manzaralar gördüğünü ayrımsamak pek de kolay
olmuyor. Marc Couturier, elçilik yapısının arka bahçesine bakan, Marmara
mermeriyle kaplı duvarlarında saptadığı dokulanmaları çerçeveleyerek hazır
manzaralar yaratıyor. Mermerin beyazdan grileşerek koyulaşan yüzeyinde,
suluboya tadındaki bu dokulanmalardan edindiği izlenimleri, Fransız romantik
geleneğinin devingen duyarlılığıyla besleyerek görüyor ve görünür kılıyor.
Doğanın değişen görüntülerine, ışığın binbir haline hızla uyum sağlayan “göz”ün
izlenimci özgür çağrışımlarına, algılamalarına, halüsinasyonlarına yeni
anlamlar katan Couturier, bir yandan da üzerine çerçeve koyarak işaret ettiği
bu manzaraların izleyici tarafından görülebilmesi için herhangi bir yönlendirme
ya da tarife başvurmuyor. Bina cephesinin bir parçası gibi duran, ama aslında
yapısal hiçbir işlevi olmayan çerçeveler, eğer başınızı kaldırıp, bunlar ne tür
mimari elemanlar diye bir soru sormaz, şaşırmazsanız anlamlandıramayacağınız,
görmeden es geçeceğiniz gerçek/zaman dışı tinsel duyarlıklar olarak orada ve
yukarıda duruyorlar. Fırtınaya hazır, ağırlaşan bulutlar, gökyüzü ile toprağın
birleştiği çizgi ritmi, dalgalanan deniz gibi algının/kavrayışın sonsuz
seçenekleriyle oluşan bu manzaraları görmeyi rastlantıya bırakan sanatçı,
evrenin gizlerini/izlerini beklenmedik bir biçimde anlamlandırıyor, kendi
bakışını yeniden sunuyor. Gerçek olmayan, zamana aşkın, hemen herkesin hemen
her yerde görebileceği tinsel düşlemlerdir bunlar. Temsille gerçeklik
arasındaki ayrımın ortadan kalktığı, kendi saf benzetisinden ibaret bu manzaralar,
gözün görüp işaretlediğini sanat kılıyor.
Elçiliğin çiçekler ve ağaçlarla bezeli yeşillikler içindeki
arka bahçesinin gizli bir köşesinde yine Couturier’nin bir başka akuvareli ile
karşılaşıyoruz. Yapıt, serginin simetrik gösteriminden ayrılarak kendine
ayrıksı bir yer kapıyor. Kare biçimin içindeki kırmızı su “kan” ile
özdeşleşiyor. Yeşil ile kırmızının karşıtlığında, doğa; yaşam, yaşam suyu,
yaşam yansıması gibi anlamlar üreterek kendi küçük sınırlarıyla çıkıyor
karşımıza. Baktığımızda kendi suretimizin yansımasını görüyoruz orada, küçük
dünyamızın büyük evrenini: Değişen ışık, elçilik binası, ağaçlar, başka
canlılar ve diğerleri... Doğa kendi resmini oluşturuyor, kırmızıya
yansımasında.
Terasın bahçe sınırındaki ucunda, Daniel Buren’in, İznik
çinilerinden esinlenerek bir yüzünü turkuaz, diğer yüzünü çivide boyadığı, mavi
renkli yedi kapı açıklığı yer alıyor. Simetri, perspektif ve düzen ustası
Buren, mekanlar ve mimari ile kurduğu ilişkiden ürettiği yapıtlarını “in situ”
(yerinde) oluşturmayı benimsiyor. Fransız kavramsal sanatının başat
isimlerinden Daniel Buren, bu sergide büyükelçilik binasının kapıların ana
formunu teras ile bahçe arasındaki sınıra taşımış.
Kendi işlerinin kuramcısı olan Buren, 1965’te kullanmaya
başladığı 8,7 cm uzunluğundaki siyah şeritleri, beyaz ve diğer renkleri de
katarak çoğalttı; sanat sözlüğünün “temel sözcüğü/aracı” haline getirdi. Bu
şeritleri değişik biçimlerde yineleyerek sonsuz olasılıkta yapıt
üretebileceğini ve her işin “in situ” olacağını açıkladı. Buren, yinelenen çizgilerini,
kumaş, kağıt, cam, ahşap, demir, plastik, metal, duvar gibi çeşitli yüzeylerden
üç boyutlu formlara, mimariye, çevreye, doğaya taşıdı. Akla gelecek hemen her
yerde kullanılan birbirinin aynısı bu çizgilerle kimliğini anonim hale getirmek
isterken, imzası haline getirdi. Ona göre çeşitlilik biçimlerden değil,
çizgilerin kullanımından, kullanımın bağlamından kaynaklanmaktaydı. Cadde
çizgilerinden metro bilboardlarına, müze duvarlarına kadar çok değişik yerlerde
kullanılan çizgilerle Buren, aslında “şeylerin/nesnelerin” hiçbir zaman
kendileri olarak varolmadıklarını göstermeye çalıştı. Buren, bu minimalist
amacını tarihsel yapılara, çevrelere taşıyarak büyük boyutlu, çevreye özgü
anıtsal işler üretti.
Geç 1960’ların oldukça politik ortamında sanatçılar,
metaforlardan daha başka şeylere yöneldiler. “Sanat, bizim baskılayıcı
sistemimizin güvenli supabı, ilgiyi başka yöne çeken maskesidir. Gerçek
maskelendiği sürece sistemin çelişkileri saklanır, ürkeceği bir şey kalmaz”
diyen Buren’in kamusal alanlardaki muntazam çizgileri politik yaklaşımının bir
göstergesidir. 80’li yıllarda anıtsal nitelikteki kentsel projelerde yer alır.
1985-86 yılları arasında Paris’te Palais Royal’in avlusunda yaptığı “Deux
Plateaux” (İki Düzey), tarih içinde tarihi konumlandırışı, yapıya karşı
yapıbozumu sunuşu, hiyerarşi ve bireysellik karşıtı oluşu, anonim ve kısa
ömürlü varlığıyla Buren’in tavrını örnekleyen bir yapıt olarak anılabilir.
Buren, “in situ” işlerinde mekanı, çoğu kez gözden kaçan ama
belirgin bir özelliğine işaret eden ayrıntılardan hareket ederek çözümlemeyi
amaçlar. Sanatsal yaklaşımıyla mekanın kimliği arasında bir ilişki kurar.
Varolan ama çeşitli nedenlerle algılanamayan “seçilmiş birim”i bağlamından
koparıp yerinde yaygınlaştırarak izleyicinin görmesini sağlar, böylelikle mekan
içinde taşınamaz konumdaki “birim”i dekoratif işlevinden uzaklaştırır;
modernist varlığını yapıbozuma uğratır, geçici ama şeffaf hale getirir. Mimari
ve sanat arasındaki bağlarla gitgide daha çok ilgilenen Buren, “in situ”
(yerinde) çalışma kavramını, içinde bulunduğu yere özünden bağlı sanatsal bir
müdahale yapma fırsatı olarak değerlendirir. Guggenheim Müzesi’nde düzenlediği
“The Eye of the Storm” (Fırtınanın Gözü)nde, Frank Lloyd Wright’ın yapısında
bir nesne olarak sanat üretmemiş, ama bu anıtsal yapıtın bütününü kullanarak
“mekanda değişim olarak sanat” anlayışını öne çıkarmıştır.
Ankara’da ise Albert Laprade’ın Fransa Büyükelçiliği
binasının ve bina içindeki mekanları ayıran kapıların üçgen alınlıklı kapı
formunu minimalize ederek çoğaltan, terasta 7 ve bahçenin sonundaki Fransa
bayrağının önünde 1 tane olarak kullanan Buren, bahçenin sonundan binaya,
binadan bahçeye bakışın farklı perspektiflerini biraraya getiriyor.
Çalışmalarına Fas’ta başlayan Albert Laprade, sömürgeci etkilerden kaçınır;
dönemin avangart mimarisi ile geleneksel neoklasik çizgilerinin çekiciliğini
birleştirir. Albert Laprade’ın bilinen önemli binalarından biri, 2003 Ocak’ında
koleksiyonunu Branly Quai Müzesi’ne katarak kapanan Afrika ve Okyanusya
Sanatları Ulusal Müzesi (1931)’dir. Mükemmel simetrisi, sade ve sert cephesi,
neoklasik mimari öğeleriyle bu yapı ve elçilik binası (1934) arasındaki
benzerlik oldukça belirgindir. Laprade’ın değişik mekanlarda çoğalttığı, Eski
Yunan’ı Avrupalı kıldığı mimari anlayışını, görmenin iktidarı olarak her
coğrafyada merkeze alması ile başkent Ankara’daki yalnız ve ayrıksı duruşu,
binayı tüm soyluluğuyla kendinden menkul hale getirmektedir. Buren, Laprade’ın
Paris’teki müze binasının bir benzerini Ankara’da görünce, onu göz merkezcil
bir iktidardan uzaklaştırarak yeniden çözümlemeyi deniyor. (Benzer bir mimari,
Paris’teki kent ve mimari strüktürü içinde aynı etkiyi yaratmıyor olmalıdır.)
Terasa çıkıp yanalları bilindik Buren çizgileriyle donanmış mavi kapılardan
bakınca farklı perspektifler ve farklı görüntülerle karşılaşıyor izleyici. Ama
her perspektifte değişmeyen, bahçenin batı sınırında, arkasındaki Fransa
bayrağıyla 7’ye karşı 1 başına duran o kapı. Oraya doğru bakınca bir
geçişlilik, bir umut duyuyor insan. Oradan bakınca ise, “camera obscura”nın
sağladığı perspektif düzeni içinde Fransa Büyükelçiliği’ni özel bir mülke,
tabloya dönüştürüyor. Aslında 7 kapılı bir seçenek sunuluyor izleyiciye. Ama
tam ortada olanı; merdivenlerin başında bizi kendine doğru yönlendiriyor ve binanın
tam ortasına, kedilerin cirit attığı salona sokuyor yeniden.
Buren, yarattığı perspektif ve ritme karşın binanın merkezi
konumunu yapıbozuma uğratarak mekana yutulmayı engelliyor; içi dışa taşıyor;
aynı anda içte, dışta ve her yerde olmayı başarabilmenin, çoğalabilmenin
olanağını veriyor izleyiciye. Kapılarıyla yönlenmeleri çoğaltıyor; ya da
kapıların çokluğunu görünür kılıyor.
Jean-Michel Othoniel, bu sergideki şık, pırıltılı ve
rahatlatıcı işlerin sanatçısı. Murano camlarıyla yaptığı renkli heykellerini,
zengin bir barok anlatımla günümüze taşıyor.2 Camları çok renkli bir palet gibi
kullanıyor; ziynet eşyası tadındaki işlerini masallardan, kuyumcu
vitrinlerinden, saraylardan çıkarıp büyütüyor; modern kentlerin düz hatlı,
köşeli mekanlarına taşıyor; kamusal alanlara masalsı, renkli ve süslü bir hava
katıyor.
Camın karmaşık, duyarlı, insanın ruhuna işleyen teknik
dünyasına dalıyor ve doğadan aldığı bilgiyi kullanarak yarattığı ziynetleri,
doğayı ve mimariyi süslemek için kullanıyor. Jean-Michel Othoniel, Rönesans ve
18. yüzyıl sanatçılarının teknikteki yetkin ustalığını cama taşıyor.
Binalar, sokaklar, metrolar, bahçeler ve heykeller bir
bütünün içiçe geçmiş parçaları olarak algılandığında; aralarındaki düşsel
geçişlilik, yiten ve parlayan ışık, Othoniel’in çalışmalarının anafikrini
oluşturur. Othoniel için cam kışkırtıcı, yaşamsal ve erotik bir malzemedir.
Çalışmalarında camı kullanmaktan haz aldığını belirten sanatçı için üfleme,
yaratımın önemli bir ritüeli. Üflemede devinim doğrudandır, yapıt birdenbire
belirir ve anında duyumsanır. Öte yandan, çalışma sırasında farklı duygular,
teknikler, ustalıklar birbirine aktarılır.
Sarayları, köşkleri, metroları, kırları çağdaş cam
heykelleriyle yeniden anlamlandıran Othoniel, onları yaşamın, doğanın içine katar.
Camı sanatın içine sızmanın, “haute couture” yaratıcılığın bir yolu gibi görür.
Othoniel, kolyeleri binaların boynuna, ağaçların gövdesine takar; iğneleri
doğanın bağrına, merdivenlerin korkuluğuna iliştirir. Fransa Büyükelçilik
binasının boynuna taktığı, mavi, mor, turkuaz renkler ile Murano camının
kırılmaz boncuklarından tasarımladığı dev kolye –aslında bu kolye, 1980’den
sonra müzeye çevrilen, Peggy Guggenheim’ın Venedik’te, Büyük Kanal’ın
kıyısındaki Venier dei Leoni Sarayı olarak anılan evi için tasarlanmıştır– ve
bahçeye inen merdivenin iki yanındaki toprağa gömülü, elçiliğin göğsüne
yerleştirdiği Mezopotamya etkili görkemli iğneler; Fransız barok, rokoko
geleneğini, süsünü mimariye ve doğaya taşıyor; üstelik Buren’in mavi
kapılarıyla da uyum yaratıyor.
Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü (Institut d’études
politiques) ve Louvre Okulu (École du Louvre) mezunu Laurent Le Bon’un
küratörlüğünü yaptığı bu sergi için seçtiği sanatçılar, elçiliği bir performans
alanına dönüştürürken, binanın ve serginin simetrisi içinde yarattıkları kaosla
sergi mekanının kimliğine el koymuş gözüküyorlar. Yaşam, düzen/karmaşa, ironi,
eleştiri ve neşe ortak nitelikleri.
Serginin basın bülteninde söylendiği gibi sanatçılar
mimariyle söyleşiyorlar. Fransa’yı, onun elçilik binasını, bahçesini ve ülke
topraklarını Ankara’da işgal ediyorlar. Ankara’daki sergi, sanatçıların Fransa
ve başka ülkelerde düzenledikleri, katıldıkları sergilere bakıldığında “ünik”
kalıyor. Genellikle ülkelerin kültür başkentlerinde belli ve önemli bir bina,
alan ya da yer ile diyaloğa geçtiklerinde, kendi Fransız kimlikleriyle olduğu
kadar o ülkenin kimliğiyle de yüzleşirken; Ankara’da Fransa Büyükelçiliği’nin
topraklarında ulusal ve tarihsel geçmişleriyle, Albert Laprade’ın binasıyla,
Fransa ve Avrupa Birliği bayraklarıyla diyaloğa girmeyi yeğliyorlar.
Sergi, Fransa hükümetinin “Ulusal Miras Günleri” kapsamında
başkent Ankara’da iki ay boyunca sergilenecek. Her isteyen, bu süre içinde vize
almadan Avrupa topraklarında dolaşabilecek. Şimdiye kadar çağdaş sanatın
nabzını tutan başkentlerde, dünyayı yönlendiren müze ve bienallerde söz ve yer
alan bu sanatçılar, Ankara’da “ulusal kimlikleri”ni yansıtıyor ve neşeli bir
biçimde eleştiri/li/yorlar. “Quintette à Ankara” sergisi “mutlaka görülmeli”
diye düşünüyorum. n Doç.Dr. Zeynep Yasa Yaman, Hacettepe Üniversitesi Sanat
Tarihi Bölümü.
Notlar:
1 Séchas, kelimenin değişik anlamları (pork: domuz eti;
ABD’de argo anlamıyla, devlet işlerinde pek dürüst olmayan amaçlarla
kullanılmak üzere ayrılan para) ile oynuyor. Öte yandan, Séchas’ın göndermede
bulunduğu Jurassic Park, Michael Crichton tarafından tekno-macera içerikli bir
roman olarak yazılmış,1990’da yayımlanmış ve 1993’te filme uyarlanmıştır.
Roman, kaos kuramının matematiksel kavramlarını ve onun felsefi karmaşıklığını
kullanarak, genetik olarak dinozor görünümünde yeniden yaratılan bir eğlence
parkının yok oluşunu, Mary Shelley’nin Frankenstein’ına benzer bir anlayışla
biyolojik bir kuşkuculuk içinde hikaye eder.
2 Çalışmalarını Venedik ve Cirva’da sürdüren Othoniel, CIRVA
(1986’da Marsilya’da kurulan Uluslararası Cam Araştırma Merkezi’nin
kısaltılmışı), Éoliennes Adaları (Akdeniz’de İtalya’ya ait volkanik ünik bir
ada) ve Sain-Gobain’de cam üzerine çalışmalarda bulundu. Murano’da cam ustası
Oscar Zanetti ile çalıştı.
Kaynaklar:
Jean-Max Colard, “Musee d’art moderne et contemporin: Alain
Séchas”, ArtForum, Yaz 2001.
Jonathan Fineberg, Art Since 1940, Strategies of Being,
Laurence King Publishing, London, 2000.
Rosalind E. Krauss, “Daniel Buren”, ArtForum, Aralık 2002.
Edward Leffingwell, “Daniel Buren at the Guggenheim”, Art in
America, Eylül 2005.
Elisabeth Lebovici, “French lessons - exhibition on sex in
art”, ArtForum, Mart 1996.
Raphael Rubinstein, “What’s new, Pompidou - Remodeling of
the Pompidou Center, Paris, France”, Art in America, Şubat 1997.
Brandon Taylor, Avant-Garde and After: Rethinking Art Now,
Harry N. Abrams, New York, 1995.
Daniel Wheeler, Art Since Mid-Century, 1945 to Present,
Thames and Hudson, Londra, 1991.

Akuvareller, Marc Couturier, Fransız Büyükelçiliği, Mayıs
2007 (“Quintette à Ankara” için sipariş).

Hugh, Gitarcı Kedi, Alain Séchas, 1997, polyester,
selülozlu yağlıboya, 3/4 baskı.

Kuğu Kedi, Alain Séchas, 2003, poliüretan, akrilik, 6/8
baskı.

Smoking Cat, Alain Séchas, 2004, polyester, akrilik resim
(özel koleksiyon).

Marslı, Alain Séchas, 2004, poliüretan, akrilik, 5/10
baskı.