Antikacıların
yeniden varettiği Çukurcuma

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ
Fotoğraflar: UMUT KAÇAR
Her bakımdan dışarlıklı sayılabilecek semt sakinleri
ile semte damgasını vuran eskici-antikacı dükkanların esnafıdır Çukurcuma
semtini bir yokoluşun kıyısında vareden. Yine de gündüzleri başka, akşamları
başka bir kitleyle dolup boşalır sokakları, günün yirmi dört saati
hareketlidir.

Çukurcuma’da antikacılar sanki her şeyi teker teker ve
yeniden üretiyor gibiler…
İstiklal’e Galatasaray’dan itibaren paralel giden bir cadde
ile bu caddeyi kesen üç yokuş topu topu… Bir ipin üzerinde yürümek gibi, sağa
dönseniz Tophane, sola dönseniz İstiklal, biraz ilerlerseniz Cihangir… Peki
Çukurcuma nerededir? Sanki başladığı yerde biter gibidir... Sade fiziki olarak
değil, insanın içinden geçen boşverilmeye yazgılı bir his, yahut hemen
unutulmaya mahkum düşünce misali.
İstanbul’u semtlere kim bölmüştür? Öyle gelir ki, bu işi
yapan, ne etrafın fiziki özelliklerine, ne mimari karakterine bakmıştır; malum
yerin insanda uyandırdığı ortak his yetmiştir ona, üzerinde bulunduğu yerin
ayrı bir semt olmasına. Bir düşünceyi, bir hissi, ortak bir varoluş biçimini
yaşar sanki İstanbul’da bir semtin sakinleri ve buna göre hareket etmek
yüzyılların gizli bilgisiymişçesine kimseye bir şey demeden, ortalığı velveleye
vermeden, adı üstünde sakince hareket ederler. Semtlere değil, düşüncelere
bölünmüş bu şehir; yoksa Çukurcuma gibi hepsi birbirine bağlanan dört tane
daracık, kargacık burgacık sokağa semt denir miydi?
İstiklal Caddesi’ne bunca yakın olmasına rağmen gerçekte pek
az kişi yaşar Çukurcuma’da. Neredeyse İstanbul kadar eski evleri, apartmanları
ya viran durumda ve boştur ya da bir sanat galerisi, mimarlık bürosu, tasarım
stüdyosu olarak restore edilmiştir ki, buralara da dolu demek pek mümkün
değildir… Geriye eski derme çatma evlerde yaşayan dar gelirli bir avuç insan
kalır ki, bunlar ise sadece maddi olarak değil manevi olarak da şehrin, zamanın
kıyısına atılmışlardır sanki. İşte bu her bakımdan dışarlıklı sayılabilecek
semt sakinleri ile semte damgasını vuran eskici-antikacı dükkanların esnafıdır
Çukurcuma semtini bir yokoluşun kıyısında vareden. Yine de gündüzleri başka,
akşamları başka bir kitleyle dolup boşalır sokakları, günün yirmi dört saati
hareketlidir.
Gerçekten de çukurdadır Çukurcuma; hem fiziki olarak, hem de
üzerinde yaşayan sakinleriyle. Özellikle yanıbaşındaki Cihangir semtiyle, bir
aşağıdakiler-yukarıdakiler hali açıkça sezilir. Fakat Çukurcuma’nın tarihi
dokusunun da katkısıyla gün geçtikçe değişen yüzü bu iki semti gözle görülür
biçimde birbirine yaklaştırmaktadır. Eski İstanbul’un mimari özelliklerini hala
koruyor olması bugün Çukurcuma’yı dergilere, gazetelere konu edip, fotoğraf
sanatçılarını, filmcileri kendine çeker. Öyle ki bu aralar çekilen neredeyse
tüm tarihi filmler, diziler semtteki Faikpaşa Yokuşu’nda, polisiyeler ise
Turnacıbaşı ve devamında geçmektedir sözleşmiş gibi.
Adı Fatih Sultan Memed’ten geliyor: Fatih, İstanbul’u
fethettikten sonra ilk cuma namazını burada kılmış. 16. yüzyılda Mimar Sinan
tarafından yapılan Çukurcuma Camisi, 18. yüzyılda inşa edilen Ömer Ağa Çeşmesi,
yine 18. yüzyıldan itibaren Pera bölgesine yerleştirilen büyükelçilikler
dolayısıyla burada inşa edilmiş Yunan, İngiliz ve İtalyan sefaretlerinin
binalarıyla, bunların dini yapıları ve tarih boyunca buralarda yaşamış
insanların eşyalarını karmakarışık bir şekilde tozlu raflarına hınca hınç
doldurmuş antikacıları ile Çukurcuma’nın insan üzerinde bıraktığı his film
çekenleri haklı çıkarır niteliktedir. Hem sadece filmcileri de değil,
hikayelerin peşine düşenleri, tüm hayalcileri… Kiliselerin, camilerin,
çeşmelerin, hamamların, taş evlerin, bazen birbirine bazen hiçbiryere çıkan
labirentimsi sokakların hep beraber duruşudur bunu yapan. Çukurcuma’ya adım
atar atmaz gözünüze çarpan bir eski apartman girişi, piyano tamircisinin
dükkanından yükselen ses, tarihi hamamlarından çıkan dumanın kokusu, Asri
Turşucusu’nun otuz yıl önce kurulmuş ve hiç açılmamış turşu kavanozunun
görüntüsü ya da bir antikacı vitrininde kimbilir kaç yıldır orada duran teki
kaybolmuş küpe, bir hikayenin başlangıcı gibidir. Çukurcuma, insanı postmodern
bir hikayenin başlangıcında hissettirir, dolayısıyla da sonunda…
Bir de eşyanın tabiatına aykırı duran çokluğuna karşı bir duruş
sezilir ki, Çukurcuma’da, her şey tek ve biriciktir sanki. Antikacılardan,
eskicilerden aldığınız herhangi bir eşya, Çukurcumalı mimarların üzerinde
çalıştığı projeler, kişiye özel çalışan tasarım stüdyoları, elde üretilen cam
boncuklar, şapkalar, çantalar, eldivenler… Eskisiyle yenisiyle tek ve benzersiz
buradaki her şey… İşte o yüzden özellikle antikacılar sözleşmiş gibi burada
toplanmış, her şeyi yeniden ve teker teker üretir gibiler. İsimlerini tek tek
saymak imkansız, bu küçük semtte o denli çoklar, ama Çukurcuma denince akla ilk
gelen cafelerinden Koyu Kahve’yi, cam boncuklarından harikalar yaratan
Evihan’ı, Galeri Artist’i, daha çok Fransız antikalarını satan İmrahor’u,
Anadolu’dan gelen antikalara, eskilere yer veren Işık Antik’i ve keyifli sohbetleriyle
eski kitapların tadını çıkararak satan Bahadır Bey’in Rozinantesi’ni bir
çırpıda söylemek mümkün. Gerisi ve diğer hepsi semti gezen-gören gözlere,
onların keyfine kalmış.