|
İnsan göğe bakmak
ister kuşlar bahane...

Yazı/Text: BÜLENT KALE
Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR
'...Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza...'
Turgut Uyar
oğru. Üç güvercin gördüm. Meksika geldi aklıma. Ama önce
Vaiz Sokak’tan bahsetmek isterim size; önüme serileceğine, yolumu kesen bir
sokaktan. İçinden geçerken bir şairin çocukluğundan geçtiğimi aklımdan
geçirdiğim sokaktan. Edirnekapı kuş pazarına giderken yolumu kesti Vaiz Sokak.
Şaşırdım, hiç aklıma gelmemişti hala orada olacağı. O anda binlerce dize, bir
sarı sırma bıyık, bir çift aydınlık mavi göz, sonsuz kadar uzun bir yalnızlık
geldi aklıma. Yolumdan saptım ve Vaiz Sokak numara 70’i aradım. Şair Turgut
Uyar’ın ilk kez aşık olduğu, ilk şiirini yazdığı 1939’lu yıllardaki evini.
Bulamadım elbet. Artık Vaiz Sokak iyice bölünmüştü, yetmiş kapısı yoktu. Şairin
evi yerine yukarıdaki dizelerini buldum. Sizin için devşirdim.
Edirnekapı’da amatör bir spor kulübünün etrafı yüksek file
duvarlarla örülü büyük bir kafesi andıran antrenman sahasında pazar günleri
antrenman yapılmıyor. Dar gelirli mahallenin çoktandır çalışan, çoktandır,
çoluk çocuğa karışmış abilerinin artık kendilerine dar gelen eşofmanlarının
paçalarını çoraplarının içine sokup gazozuna maç yaptıkları günler de çok
eskilerde kaldı. Mahallenin çocuklarına zaten yasak… Bonservisi olmayan topa
vuramıyor.
Pazar günleri bu sahada kuş pazarı kuruluyor. Büyük
kafeslerde sayısız güvercin satışa sunuluyor. Güvercin yemi, kümesler,
suluklar, küçük kuluçka kafesleri, ilaçlar, antibiyotik tabletler ve satın
alınan güvercinleri götürebilmek için çeşitli ebatlarda karton kutular
satılıyor. ‘Kuş hastalığı’na tutulmuş her yaştan, her sosyal sınıftan sayısız
insan kuşlara bakmaya ya da almaya geliyorlar. Bir pazar günü kuş pazarına
gelirseniz bunları görürsünüz ama eğer hayata televizyona bakar gibi
bakmıyorsanız, o antrenman sahasında kendiliğinden beliren şu soruları da
görürsünüz: “Bu uçamayan koca koca adamlar şu uçabilen mini mini kuşlardan ne
isterler, ne zevk alırlar? Kıskanırlar mı? Özenirler mi? Kuşlar gibi uçmak mı
isterler yoksa kuşların da kendileri gibi artık uçmayı bırakmalarını mı?”
“İnsan göğe bakmak ister kuşlar bahane” diyor 45 yaşındaki
iflah olmaz kuşbaz Ramazan Ökten. Bayrampaşa’dan gelmiş, on yaşından beri
tutkun kuşlara. Bana Bayrampaşa’daki evinde nasıl bir kümes sistemi kurduğunu,
çatı katındaki evinde yatak odasından şöyle başını uzatıverince kuşlarını nasıl
görüverdiğini anlattı. Bu kümes sistemi mevzuu kuşçular arasında bir klasiktir.
Ne kadar ‘kuşçu’ olduklarını gösterir. Sonra ‘yakışıklı kuş’un nasıl
tanındığını, bazen taklacı kuşun takla atmaktan uçmayı unutabileceğini, çatıdan
günlerce inemeyebileceğini ve daha bir sürü bir şey anlattı ama sonunda itiraf
etti: “İnsan göğe bakmak ister kuşlar bahane.”
Kuş pazarında ‘kuş’ denince güvercin anlaşılıyor. Ötücü
kuşlar adlarıyla anılıyor. Floryaya, sakaya, kanaryaya kuş denmiyor. Onlara
florya, saka, kanarya deniyor. Kuş deyince herkes güvercin anlıyor. Yazının
bundan sonrasında siz de öyle anlayın. Kuşların aslında üç ana tipi var.
Bunlardan ilki artık tedavülden kalkmış sayılır: Posta güvercinleri. Neredeyse
antika gibiler. Ara ara işlevsiz yarışlarda boy gösteriyorlar. Zaten bunlara
artık ‘yarış güvercini’ deniyor. İkinciler yakışıklı kuşlar; yer kuşu ya da dam
kuşu da deniyor. Bunlar güzelliği için besleniyor. Çok alengirli kriterleri
var. Bunu ancak bir kuşçu anlatabilir size. Ama ancak kuşçular anlar bu
kriterleri, demek de yanlış olmaz. Ben hem anlamadım, hem de anlatamam.
Üçüncüler taklacı kuşlar. En revaçtakiler bunlar elbette. “Fiyatları ne
kadarmış, en pahalıları hangi cins kuşlarmış” diye soran okurları duyar gibiyim
ama bilmiyorum. Kuşların kanat çırpışını, üç ya da beş takla atışını,
kuyruğunun ve kanatlarının başka renkte oluşunu paraya çeviren bu sistem beni
hasta ediyor. Hiç fiyat sormadım. Ben yalnızca kuşları görmeye gittim.
Anadolu’da binlerce yılla anılan bir geçmişi var kuşçuluğun.
Yalnızca zevk için, iletişim (posta) için yetiştirilmemiş, Anadolu’nun bazı
yörelerinde, özellikle bağcılığın geliştiği yerlerde gübresi için de
yetiştirilmiş. Bunca yıldan bugüne ulaşan, yöreden yöreye değişen çok zengin
bir sözlükleri olmuş. Eğer hiç ilginiz yoksa, kuş pazarında kendinizi
bilmediğiniz bir dilde konuşan insanların arasında bulmanız mümkün. Temel
bilgileri edinmek için bile epey bir staj yapmanız gerekecektir. Benim aklımda
kuşçuların kuşların renklerini anlatmak için ürettikleri birbirinden güzel kuş
renkleri kaldı; bal rengi, limonlu, bozlak, elifli, bulutlu, zidgara, çallı,
çimkeli, çingene alası, dalıgara, devetüyü, dumanlı, külümsü, fenerli, gırcalı,
gırmızı cepeli, gız alası, güllü, halkalı, sıçantüyü, karyağdı, mısri,
mavrullu, mühürlü, muskalı, peşkirli, pullu, sırmalı, susamlı, zencirli.
Birinin kuşu olsun da, rengine limonlu, elifli, bulutlu, dumanlı, fenerli,
karyağdı, susamlı desin, bu bana çok şiirli geliyor.
“Eskiden köydeydik. Çok az insan görürdük” diyor 72
yaşındaki ihtiyar amca. Adını ısrarla söylemiyor. “Adım lazım değil” diyor,
“ben bir ihtiyar adamım.” Az önce en ucuzundan bir kuş almıştı. Kuşu yıpranmış
mavi ceketinin altına sokmuş, uzaklaşmıştı. İhtiyar, yoksul bir adam bir kuş
alıp koynuna sokuyorsa bu beni ilgilendirir. Sonra onu pazarın hemen dışında
Edirnekapı Mezarlığı’nın duvarlarına oturmuş kuşuyla sohbet ederken yakaladım.
“Eskiden köydeydik. İnsan görünce yüzüne bakardık. Evvel zaman, yani köydeyken,
insan yüzlerine bakmak hoş olurdu. İnsan yüzleri bize bir şey derdi. İnsan
görsek yüzüne bakardık, görmezsek göğe bakardık. Bizim oralarda bilen adamlar
göğe bakardı. Gök, derler bizim orada, her zaman güzel şeyler söyler. Ama
anlayana tabii.” Şair misin be amca! Ne doğru söyledin. Ben de tam bunu
düşünüyordum : Şimdi şehirlik yerde insan yüzleri bir şey demiyor. İnsan
sıkılıyor, göğe bakmak istiyor.
“Abi” diyor 19 yaşındaki Fatih, kenar mahalle delikanlısı,
bu yaşında dumanlı “Ayıptır söylemesi küçük bir bahçemiz var şu beton şehirde.
Küçük bir kümesimiz var o küçük bahçede. Pazar günleri arkadaşlar gelir, çoğu
işsiz ama çalışanlar da var. O küçük bahçemize gideriz, o küçük kümesi açarız.
Salarız kuşları, dumanımız da eksik olmaz allaha şükür. Sonra abi öyle bir an
gelir ki biz mi uçuyoruz, kuşlar mı uçuyor bilmeyiz, takla atanlar kimler,
kanat çırpan hangimiz bilmeyiz, valla abi...” Gülümsüyor, uzaklaşıyorum.
arkamdan bağırıyor: “İnan olsun abi, ekmek musaf çarpsın, bir gün gel abi,
Çıksalın’dayım ben, buyur gel, adımı söyle yeter, kime sorsan gösterir, çıkarız
salınırız,...”
Sordum Fatih’e, “Hiç Meksika geldi mi aklına” dedim. Yok
gelmemiş, ilk defa duymuş. Ama bilse gelirdi, (şiiri ya da Meksika’yı) bilse
mutlaka gelirdi aklına. Tuhaf şey şu kuşçuluk. Ben de çok severim kuşları. Üç
güvercin görsem Meksika gelir aklıma. Hele ki kanat çırpsınlar, hele ki
süzülsünler aklımın hafzalamın almadığı güzellikte. Ama kuşçularınki başka.
Onlarınki sanki yalnızlığı bir kader olarak kabullenme gibi tezahür ediyor.
Sanki kimselere açamadıkları bir sırrın, yıllar önce kaybettikleri bir
ihtimalin, umarsız bir acının merhemini bu bağımlılıkta buluyor gibiler. Sanki
o kuşlar gökyüzüne bırakıldığında, her insanoğlunun her yeni günde açmak
istediği tertemiz, bembeyaz bir sayfa açılıyor ve kuşlar o sonsuz tuvalde kanat
çırparak, takla atarak yalnızca kuşçunun anladığı bir dilde, yalnızca kuşçunun
sığınabildiği tek kişilik rüyalar çiziyorlar. Velhasıl yalnızlar hastalığı şu
kuşçuluk. Öyle görünüyor. Uzaktan da, yakından da.

Kuşların başındakiler bambaşka bir dil konuşuyor, kuşları
tanımayan anlamaz!
|
|