Gelecek de bir gün
gelecek…

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL
Fotoğraflar/Photos: SERVET DİLBER
Yaşlılık insanın son mevsimi, son evresi, ama çoğu
zaman ilerleyen yaşlarla birlikte hastalıklar ve yaşama zorlukları
başgösteriyor. Zayıflayan bellekler, artan
tansiyonlar, şekerle gelen bir ömür dilimi. Zamanla
yaşlılığın getirdikleri yaşlı yakınlarını da depresyona sokuyor… Unutmayın
herkes yaşlı, ya da yaşlı adayıdır. Onlara iyi bakmak gerek.

Yaşlılık kabullenilse de sağlıkta meydana gelen
değişimler sürekli bakımı zorunlu kılıyor.
Yıllar akıp gittikçe, bir zamanların küçümsenen belleği,
bizim için değer kazanmaya başlar. Anılar, biz farkına varmadan üst üste
yığılır. Bir de bakarız ki, bir arkadaşımızın, bir yakınımızın adını boşu
boşuna arayıp duruyoruz (…) Tüm yaşamımızı şekillendirenin bu bellek olduğunun
farkına varabilmemiz için, çok az da olsa belleğimizi yitirmeye başlamış
olmamız gerekir. (…) Belleğimiz bizim uyumumuz, varlık nedenimiz,
davranışlarımız ve duygularımızdır. Onsuz bir hiçiz…” diye yakınıyor sinemanın
gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerinden Luis Bunuel ölümüne az kala…
Çoğunluğun, ömrünün son demlerinde yazdığı ‘Bir Dinozorun
Anıları’ adlı anı kitabı ile tanıdığı Prof. Mina Urgan’sa fazla yaşamaktan
biraz utanarak, “Bu dinozor öyle bir yaşa geldi ki artık, bunca genç bunca
çocuk ölürken, daha fazla yaşamak biraz ayıp gelmeye başladı ona. İsteği,
çevresine ve kendisine bir baş belası haline gelmeden, bu dünyadan göçüp
gitmek. Kalanlara sonsuz sevgiler,” diyerek veda ediyor hayata.
Yaşlılık; ömrün son evresi, son baharı… Ama dertlerle,
hastalıklarla geliyor ve en fenası yanında kendine yetememeyi getiriyor…
Zamanla öyle bir evreye geliniyor ki, yaşlılığın getirdikleri yaşlı yakınlarını
da hasta ediyor. Zamanın bütün yakınlıklara, bütün sevgilere rağmen
dayattıkları hem yaşlıları üzgün ve yapayalnız, hem de yaşlı yakınlarını
sorumluluklarını yerine getiremedikleri kaygısıyla hasta ediyor. Ve huzurevleri
Türkiye’de de, artık evin her ferdinin okumak ya da çalışmak amacıyla tüm
gününü dışarıda geçirmesi nedeniyle, yavaş yavaş da olsa hayata geçiyor.
Doktor Tülin Öztürk de bir hasta yakını. Bir insanın babası
Alzheimer olunca neler yaşayabileceğini sonuna kadar biliyor. Tüm aileyi
birlikte yıkan ve yorulduğunuzda kimsenin yardımcı olamayacağı, gelip de
elinizden tutamadığı bu durum onu düşünmeye ve çareler aramaya zorlamış. Çünkü
babası henüz yaşarken onu, kısa bir süreliğine de olsa emniyet edip de
bırakabileceği bir yer bulamamış. Babasının hastalığı süresince ilgilenmeye
başladığı yaşlılıkla ilgili hastalıklar, katıldığı uluslararası konferanslar
sonrasında bu işe soyunmaya karar vermiş. Önce yalnızca Alzheimer’lı hastalar
için bir bakım merkezi, ardından da hastalığın ilk evresindekiler ve farklı
hastalıkları olan yaşlılar için bir huzurevi açmış. Huzurevi, Göztepe’de Tevfik
Efendi Konağı’nda yaşlı konuklarını ağırlıyor. Çiçeklerle bezeli bu tarihi
mekanın her odası farklı anlayışla döşenmiş. Muhabbet kuşları, çiçekleri,
tertemiz hemşireleri, bakıcıları ve her tür tıbbi cihazın yer aldığı huzurevinin
sakinleri yaşıtları ile birarada bir yaşam paylaşmaktan mutlu.
85 yaşındaki Rana teyze, “Çok memnunum burada olmaktan.
Burada arkadaşlar buldum. Evde yalnızdım, tek başına değildim ama yaşıtım
yoktu. Sağlığım sokağa çıkmaya ve dolaşmaya müsait değil. Asansör yok
apartmanda. İki merdiven çıkmak zorlaştı. Ailem kalabalık ama çoğu yaşlandı,
gençler işe gidiyorlar. Çocukları, torunları var. Bunlar buraya gelmeme neden
oldu. Çok memnunum, kendi isteğimle geldim. Öyle getirilme, bırakılma filan
yok. Yaşlılıktan memnunum, mühim sağlık problemlerim yok, kalp kapakçığımda
biraz açıklığım var. Bronşitim var ama iyiyim. Yaşlılık kabullenirseniz güzel
bir dönem. Kabullenmezseniz olmaz. Huzurum yerinde. Gözümden rahatsız olmam
beni üzüyor bir tek, çünkü örgü örüyordum bir gözümü kaybedince öremez oldum,
bu beni üzüyor. Gözlüklerim değişirse belki örgü örebilirim. Onun haricinde
güzel. Beyefendiler, hanımefendilerle birlikte yaşıyoruz. Çevremizde iyi
insanlar, güzel geçiyor. Yazı bulursak daha iyi olacak belki biraz sokağa
çıkarız. Evim de yakın. Gidebilirim de daha gitmedim. 85 bitti, ayın 8’inde 30
kişi birlikte çok güzel bir yaşgünü yaptılar bana. Torunlarım da geldi.
Evladımı yitirdim ben 1.5 sene önce o beni bitirdi ama Allah takdiri ne
yapacaksınız,” diyor.
Huzurevinin doktoru, yöneticisi, sahibi ve işletmecisi Dr.
Tülin Öztürk, tek bir bakıcı elinde kalan yaşlıların yaşamdan daha çabuk
koptuklarına dikkat çekiyor ve anlatıyor, “Biz kendi tecrübemiz nedeniyle daha
çok Alzheimer’lı yaşlılara göre planladık her şeyi ama baktık ki akıl sağlığı
yerinde ama bakıma muhtaç pek çok yaşlı insan var, kendi ihtiyacını zor
karşılayabilen, bakıcının elinde kalmış yaşlıları hedefledik. Sosyal bir yaşam
alanı burası… Bu sosyal yaşam alanı içerisinde hem tedavilerini öngörüyoruz,
ozonterapi, fizyoterapi, psikoterapi gibi tüm terapilerini yapıyoruz. Gelen
kişinin burada ömrünün son kısmını çabuk bitirmeyecek, tam tersine yaşam
kalitesini artıracak yöntemleri kullanıyoruz. Büyük bir asansörümüz var, sedye
için ideal. Hastane altyapılı bir huzurevi burası… Bize gelen yaşlıların zaman
zaman ajitasyonları olmuş, tek başına kalmak istememişler, bakıcıları
istememişler. Çünkü genellikle bakıcılar ne kadar iyi olurlarsa olsunlar
eğitimli değiller. Bir yerde çaresiz kalıyorlar. Çocuklar daha rahat etmek
istiyorlar. Bir kadına baktırdığınız zaman da mutlaka her gün uğramanız,
ilaçlarını kontrol etmeniz, doktora götürmeniz gerekiyor, yani sorumluluk
bitmiyor. Onlara hem bir ev tahsis ediyorlar, hem yanlarına bir bakıcı
tutuyorlar, ekonomisini de düşündükleri zaman burası daha ekonomik geliyor. Hem
ekonomik hem de sürekli doktor hizmetinden yararlanıyorlar. Tüm ihtiyaçları
görülüyor ve tüm tedavileri yapılıyor. Psikoterapi yapılıyor. Gelen hemen tüm
yaşlılarda depresyon oluyor. Yaşlılığa bağlı depresyonlar geçiriyorlar. Bir de
ne kadar dikkat edilirse edilsin, çağa göre daha başka yaşadığımız için
herkesin bir iş alanı var, akşama kadar da çalıştığımıza göre çalışan bir
toplumuz sonuçta ve anneye ve babaya yeterince zaman ayıramıyoruz. Bu sevgiyle
alakalı değil, tamamiyle zamanla alakalı. Farklı bir Türkiye’deyiz artık.
Huzurevleri de televizyondakiler gibi değil gerçekten huzur olan yerlere çok
ihtiyacımız var yaşlılar için. Huzurevlerinde de sadece bakılması değil
tedavilerinin de olması gerekiyor. Genelde hep ticari gözle bakılıyor bu
işlere.
Yaşlılık geriye dönüş aslında. Artık o kadar çok ilgi ve
bakıma ihtiyaçları var ki onların, bebeklik gibi. Ve bebeklikten çok daha zor
elbette. Kişi anne ve babasını öyle gördüğü zaman, bir zamanlar onu büyüten,
üzerinde yaptırımları olan bir kişi bebekleşince ruh sağlığı bozuluyor. ‘Annem,
babam böyle mi olacaktı?’ diye depresyona giriyorlar. O anlamda o kişilerin
kendi anne ve babalarına bakmaları çok zor oluyor ve bunu da bizim gibilere
bırakıyorlar. Yaşlılık bir çocukluk ama çocukluktan biraz daha farklı.
Alzheimer daha farklı kişinin zaman zaman akıl sağlığı yerine gelebiliyor.
Kendi yaşadıklarının farkına varınca daha da üzülüyor, ben bu duruma mı düştüm
diye, zamanında ben böyle değildim. Her açıdan ve herkes açısından çok zor bir
hastalık. Bu insanlara hizmet vermek gerekiyor.
Yaşlıların en çok ilgiye ve paylaşıma ihtiyacı var. Onun
için huzurevlerine geliyorlar. Gelini ve torunlarıyla oturan bir misafirimiz
var, tam yaşlılık hastalığı diye tabir ettiğimiz hastalıkları var; görme
zorluğu, hipertansiyon gibi... Ama torunlar ona eşlik edemiyor çünkü
yaşadıkları zaman dilimleri farklı. Aynı evde o onu rahatsız ediyorum diye
düşünüyor, diğerleri de onu rahatsız ettikleri düşüncesindeler. Bu ince
düşünceyle buraya geldi kendisi. Böyle de olmalı, çünkü bu kez herkesin
yaşantısı kısıtlanıyor aynı ev içerisinde, bu da sorunlara yol açıyor. Burada
paylaşım var, istedikleri zaman aynı odada televizyon seyrediyorlar
istemedikleri zaman herkes kendi odasına çekiliyor. Her bakımdan özgürler. Hem
yalnız kalabiliyorlar hem de sosyal alanları var.”
www.bukethuzurevleri.com

Tevfik Efendi Konağı bugün pek çok yaşlıya kaliteli yaşam
imkanı sunuyor.