26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa

Esen Karol’la E-Posta Söyleşisi

 

Uğur Tanyeli: Birkaç yıl önce bana tasarladığın bir kitabı armağan ederken imzalamanı istemiştim. Cevap olarak, grafik tasarımın imzalanamaz olduğunu söyledin. Ben daha önce imzalı grafik tasarım ürünlerini çok gördüğüm için yadırgamıştım. Ancak, şimdi senin grafik tasarımı kutsamaktan kaçındığını biliyorum. Grafiği, genelde de tasarımı, geçici nitelikte değerlendirdiğini; dolayısıyla onu geleneksel sanat yapıtının ebedi süreklilik merkezli köhne mitolojisi kapsamında görmediğini mi düşünmeliyim? Bununla bağlantılı olarak, çok farklı bir bağlamda söylense de, Andre Maurois’nın sevdiğim bir lafı var: “Hiçbir şey geçici bir şey kadar sürekli değildir.” Ne dersin?

 

Esen Karol: İmza konusunda ilk kez, meslek hayatımın ilk afişi basılırken düşündüm. Tarihteki örneklere bakarken farkettiğim şeyler oldu. Afiş üzerinde neredeyse her zaman imza vardı. Bu imza temel olarak iki farklı şekilde kendini gösteriyordu: Tasarımcının imzasının ta kendisi (yani el yazısı ile attığı kaligrafik imza) veya isminin dizgi ile yani tipografik olarak yazılmış hali. Bunlardan kaligrafik olan iki farklı şekilde yer alıyordu: Tasarımcının basılmış olan her afiş kopyasını şahsen imzalamış olduğu durum –ki genelde afişin sağ altında ve alt kenara paralel– veya imzasının baskı teknikleri ile afişin bir parçası olarak basılmış olduğu durum – genelde sağ altta alt veya sol kenara paralel. Tipografik olan imza da iki farklı şekilde yer alıyordu – genelde sağ veya sol altta sağ veya sol kenara paralel: İsmin herhangi bir yazı karakteri ile dizilmiş olduğu durum veya ismin ayrıcalıklı bir biçimde, yani normalde yazılmayacağı şekilde dizilmiş olduğu durum: Örneğin, Bülent Erkmen, ismini tasarladığı afişlerde genelde dar ve serifsiz bir yazı karakteri ile tamamı büyük harfle, isim ve soyadı arasında boşluk bırakmadan (imla kurallarını ihlal ederek) yazar. Bir anlamda dizgi olanda yani sıradan olanda farklılık yaratarak afişteki ismini dizgi-imzaya dönüştürmüştür.

 

İşlerimin hiçbirinde ismimin yer almasını arzu etmememe rağmen, bu ilk düşünme sırasında farkettim ki, imza aynı zamanda sorumluluk taşımak anlamına geliyor. Üzerinde ismim yazan bir işe yaklaşımımla ismim yazmayan işe yaklaşımım arasında fark olacak gibi geldi. Zayıf bir anımda kötü bulduğum bir işe adımı koymaktan kaçınırsam diye korktum. Böylece hiç istemediğim halde zaten geleneksel olarak imza taşıyan afişe ve künye taşıyan kitaba ismimi yazma sözü verdim kendime. Yaptığım iyi işle ilişkilenmekten çok, yaptığım kötü işin sorumluluğunu taşımak için. Afiş ve kitap dışındaki mecralarda mecbur kalmadıkça ismimi hiç kullanmıyorum. Yukarıdaki alternatifler içinde ise özgün imzaya en uzak olanı seçtim: İsmimi işin kendinde kullanılan yazı karakterlerinden biri ile işe nasıl uygun geliyorsa öyle diziyorum.

 

Tasarlamış olduğum ve zaten üzerinde (yani künyesinde) tasarımcı olarak ismim olan bir kitabı imzalayarak sahiplenmek ise bana tümden yanlış geliyor. Tasarımcı olarak bir kitabı imzalamak bir film yönetmeninin film makarası kutusunu imzalaması gibi bir şey. Kitabı, içeriğini okur/yorumlar/tasarlarken o içeriği oluşturmuşlarla birlikte yazdığımı düşünüyorum. Evet, kendimi “yazar” olarak görüyorum, ama yazarlardan yalnızca biri olarak. Ayrıca işin içine, tasarlanmış olanın nesne olarak üretimindeki zanaata verdiğim önem de giriyor. Kitabın cildine dair verdiğim karar kimi zaman ustasının yaptığı işten daha önemli gelmiyor. Ya da kullandığım yazı karakterinin tasarımcısının kitaba katkısını muazzam buluyorum. Tasarımı zanaatsız düşünemiyorum. Size şahsen verdiğim kitabı size şahsen vermiş olmam bir önem taşıyorsa eğer, üzerine parmak izimi bırakarak imzalamış oluyorum zaten. Size vermiş olduğum, kitabın binlerce kopyasından elimin değmiş olduğu en fazla on kopyadan biridir muhtemelen. Yani çok özel bir kopya!

 

Bütün bunlardan bağımsız olarak, bir kitaba en çok okurunun yani nihai yazarının bıraktığı izleri seviyorum. Kitap o zaman “olmaya” devam ediyor. Lekeler, yazılanlar, çizilenler, kıvrılan/yırtılan köşeler vs. ve (inşallah) basılmış olan ex-libris.

 

Süreklilik meselesine gelince... Grafik tasarım ürününü genel anlamda bir sürekliliğin parçası olarak görüyorum, ama ürünün ta kendisini süreksiz olarak. Yani tasarım tarihini süreksizlerin birbirine eklemlenmesi olarak görüyorum. Her iş bir başka işe gönderme yapıyor, her iş içinde başka bir işi barındırıyor. En konvansiyon kırıcı iş bile konvansiyon kırarken kendinden önce ve sonra geleni var ediyor adeta.

 

İşlerimin, içinde üretildikleri pratiğin geçmişine eklemlenmeleri ne kadar güzel geliyor ise, onların tekil olarak zamansız/ölümsüz olma düşüncesine de o derece katlanamıyorum. Onların tam bugüne ait olmasını arzu ediyorum. Birkaç yıl sonra bile “eski” gözüksünler, hangi yıllarda üretilmiş olduklarını açık versinler istiyorum. Zamanla tasarımlarına yeni anlamlar yüklenemesin, yalnızca üretildikleri bağlama dair bir şeyler söylesinler, yani belgeye dönüşsünler istiyorum. Günün ağır basan trendlerinden ya da moda olan dilinden uzak durarak yapmaya çalışıyorum bunu; arzu ettiğimi becerebildiğimden emin değilim tabii. Ölümlü olduklarından şüphem yok da; benim bugünüme ait olduklarına dair şüphelerim var. Bazen “benim” tarafında, bazen “bugün” tarafında çuvallıyorum galiba.

 

Tüm mesele sanırım kendimi bir anlamda yazar (“writer”) olarak görmeme rağmen, “author” olarak görmemem, kısaca otoriteye karşı olmam. Grafik tasarım kutsandıkça tasarımcı da, aynı sanatta olduğu gibi, otorite olarak görülüyor. Neyin nasıl olması gerektiğini bilen, hayatın nasıl daha iyi yaşanacağı konusunda doğru görüşe sahip kişi... Görüş bildirmeye çalışıyor olmam, görüşümün doğru olduğuna olan inancımdan değil, çoksesli bir ortam yaratılmasına katkıda bulunma arzusundan kaynaklanıyor. Aslında mümkün olduğunca –bir grafik tasarımcının yapabileceği kadar– soru sormaya çalışıyorum. Yaptığım işin anlam üretme potansiyeli sanılandan ya da işe atfedilenden daha sınırlı zaten.

 

Modernist tasarımcılar sözde kendilerini “geri çeker”, tasarımcıyı nesnel ve görünmez kılarken dünyaya bakış açılarının doğruluğundan şüphe etmediler, etmiyorlar. Onlar tek bir yumruk olarak militanca aynı cümleleri tekrar edip duruyorlar. Merkezden anonim bir ses tonuyla anons yapılıyor: “Biz gerçeği biliyoruz. Bizi takip edin.” Benim öznellikle veya görünürlükle bir sorunum yok. Benim merkezdeki gerçeği bilenlerle sorunum var.

 

 

Tasarımın gerçekliğin arayışında değil, gerçekliğin inşasında katkısı olduğunu düşünüyorum. Ben de kendimi herhangi bir inşaat işçisi olarak görüyorum açıkçası. Tek dileğim inşasında çalıştığım binanın günün birinde koruma altına alınmaması.

UT: Neredeyse her biri tasarım üzerinde konuşmak için dürtükleyen, hatta provokasyon yapma potansiyeli olan cümlelerle konuşuyorsun. Birkaç tanesi üzerinde biraz daha duralım mı? Örneğin, “Tasarlamış olduğum ve zaten üzerinde (yani künyesinde) tasarımcı olarak ismim olan bir kitabı imzalayarak sahiplenmek ise bana tümden yanlış geliyor. Tasarımcı olarak bir kitabı imzalamak bir film yönetmeninin film makarası kutusunu imzalaması gibi bir şey,” diyorsun.

 

Şimdi elimde imzalı bir Kurosawa veya Bunuel film kutusu olsa fena mı olur? Bunu espri yapmak için söylemiyorum. Aksine, tüm tasarımcıların artık, deha ve yetenek merkezli mitolojilerin yaratıldığı Rönesans ve sonrasında bile sahip olmadıkları bir “aura” edindikleri gerçeğini tartışmak için söylüyorum. Auranın yıkımını talep etmek bile o “aura”nın bir bileşenine kolayca dönüşebiliyor. Sorum şu: Bu aurayla mücadele etmek ne kadar yaşamsal? Tasarımı ve tasarımcıyı “olağanlaştırabilir miyiz?” Tasarım bu olağanlıktan yoksun olma durumunu düpedüz tanımında barındırmıyor mu?  

 

EK: Cevabımdan sonra film makarası kutusu benzetmesinin pek de başarılı bir benzetme olmadığını düşündüm açıkçası. Ne de olsa yönetmen kutunun nesnesini tasarlamıyor, oysa grafik tasarımcı kitabın nesnesini tasarlıyor. Öte yandan, benzetmedeki bu problem, benim nesnenin kendisini doğrudan bana ait hissetmeyişimi de iyi yansıtıyor. Burada temel olarak anlatmak istediğim, nesnenin üretiminin hiyerarşik bir şema ile algılanmasında gördüğüm problem. Neredeyse hep bir üçgen varmış da en tepe noktasında tasarımcı konumlandırılıyor gibi. Bunun böyle olduğu durumlar vardır elbet, ama bu her zaman böyle olmadığı gibi, tasarımcı kendi çalışmasını bu hiyerarşik durumu kırmak üzere düzenleyebilir; bu tamamen tasarımcının kendisini nasıl konumlandırdığıyla ilgili. İnsanlar tasarımcıyı tasarım nesnesinin hakimi olarak görebilirler, ama tasarımcı kendisini öyle görmezse işe yaklaşımı değişir. Bu yaklaşım “işveren”le kurulan diyalogdan, nesnenin üreticisi ile girilen ilişkiye kadar her yere yansıdığında süreç tam bir işbirliğine dönüşebilir; tasarım sürecinin kendisi merkezsiz ya da tepe noktasız bir şey olabilir.

 

Özetle, aura yıkmak zor olabilir ama aura oluşumuna tümden engel olunabilir. Tasarımın “aura”sı ile tasarımcının “aura”sı birbirlerine göbekten bağlı değiller. Evet, tasarım hiç de olağan değil, çünkü varoluş nedeni olağanı dönüştürmek; ya da (yeni) olağanlar -ya da yakında olağan olacaklar- üretmek -ki bu olağanüstü-, ama tasarımcı niye olağan olmasın; niye kendini olağandışı bir organizmanın olağan bir parçası olarak görmesin? Bu da “tasarımca” bir düşünce değil mi? Son derece olağan şeyler birbirleriyle öyle ilişkileniyorlar ki, ortaya olağandışı bir şey çıkıyor. “Aura”ya adlı sanlı tekil bireyler sahip çıkmasın; pratiğin “aura”sında hepimizin –son kullanıcı da dahil– payı olsun demeye çalışıyorum.

 

Tasarımcının “aura” kurgulama derdi bence pratiğin yetersizliklerinden doğan bir şey. Tasarımcı giderek daha çok düşünen, hayata dair daha çok derdi olan birine dönüştü. Oysa bir tasarımcının entelektüel potansiyelini mesleki pratiği içerisinde gerçekleştirmesi neredeyse imkansız çünkü araçları yetersiz. Belki yeteri kadar soyut değiller. Bence “dertli” tasarımcılar mutsuzluk/tatminsizlik/çaresizlik içinde kendi önemlerini abartarak, yani muazzam bir “aura” kurgusu ile bir tür (tanrısal) ehliyet elde etmeye çalışıyorlar. “Aura” ehliyeti alan tasarımcılar sonsuz bir özgürlük alanı kazanmış gibi olup, istediklerini istedikleri gibi yapacak iktidara sahip oluyorlar ya da dışarıdan öyle gözüküyor. Yani programa tabi olmuyorlar, kendi programlarını kendileri yazıyorlar. Oysa “aura” ehliyetiyle üretilmiş tasarım nesnelerinin bile ne derece eleştirel olurlarsa olsunlar, son derece kısıtlı bir söz söyleme potansiyelleri var. Hiçbir tasarım nesnesi tarihte kırılmaya yol açmış tek cümlelik bir teori kadar fark yaratamıyor. En “parlak” tasarım nesnesi bile ancak tasarım tarihinde bir kırılma oluşturabiliyor; bu da aslında tarihteki esas kırılmanın sebep olduğu bir çatlak oluyor daha ziyade.

 

Çatlakların önemini azımsamıyorum ve yarattıkları sızıntıları hayati buluyorum, çünkü alışık olduğumuz gerçekliği tepetaklak eden düşünceleri bu sızıntılar toplumsallaştırıyorlar. Ama onları önceleyen düşünceleri görmezden gelip “aura” ehliyetli tasarımcıya hak ettiğinden fazla bir değer atfetmek bana anlamsız ve gereksiz geliyor.

 

Öte yandan, eğer ahlaki kısıtlamalarla biyoteknolojinin önü kapatılmazsa, insanlık tarihinin en esaslı tasarım alanının gelecekte “yaratık” tasarımı olacağını düşünüyorum. Beyni olan canlılar tasarlayan tasarımcının yanında Rem Koolhaas’ın aurası çok sönük kalacak. Belki o da kendi S,M,L,XL’ini yayımlayacak. Ne de olsa günümüzde kutsal kitapsız tanrı olmak zor.

 

 

 

UT: “İşlerimin, içinde üretildikleri pratiğin geçmişine eklemlenmeleri ne kadar güzel geliyor ise onların tekil olarak zamansız/ölümsüz olma düşüncesine de o derece katlanamıyorum. Onların tam bugüne ait olmasını arzu ediyorum. Birkaç yıl sonra bile ‘eski’ gözüksünler, hangi yıllarda üretilmiş olduklarını açık versinler istiyorum,” diyorsun. Oysa tasarım dünyası bugün bana sanki bir türlü eskiyememekten muzdarip gibi geliyor. Adeta farklı dönemlerde üretilmiş tüm tasarım ürünleri zamanötesi bir ebedi bugünde birarada konumlanıyorlar. Hepsi taptaze. Görünürdeki anlamına en fazla yabancılaştıklarımız bile... Stalin’i yücelten Deineka posterleri taze, Mussolini’yi ululayan Terragni foto-kolajları öyle, 1950’lerin ABD kökenli elektrikli ev aletleri reklamları, Mao’yu tanrılaştıranlar, Speer’in Nazi neoklasizmi vs. aklına ne geliyorsa hepsi güncel gibi. Acaba, bir tasarım ürününü tasarımsal açıdan eskiyebilir diye tahayyül edişimiz, o “Zeitgeist” paradigmasını hala ciddiye almayı sürdürmemizden mi kaynaklanıyor? Yoksa eskimek gerçekten de mümkün mü? 

 

EK: Sanırım size katılmıyorum. Bahsettiklerinizin hepsi bana eski geliyor açıkçası. Onlarla ilk defa karşılaştığımda bile, belleğimdeki imge haritasının yardımıyla net bir şekilde 2000’ler bölgesine ait olmadıklarını görüyorum; beş-on yıl şaşma ile ne zaman üretilmiş olduklarını söyleyebiliyorum. Bunu hiç şüphesiz kullandıkları biçimsel dilin elemanları açısından söylüyorum. Arka plandaki zihniyet tazeliğini sürdürüyordur belki (ne de olsa faşizm daha kahrolmadı, örneğin), ama sözün söylenme biçimi düpedüz eski. Grafik tasarımın sorunsalı da ister istemez bu biçimle ilintili. Kullanılan harflerin anatomik yapısı, fotoğraflardaki perspektif, kolajlarda imgelerin birleştirilme biçimi, seçilen imgelerin tipi, renk dünyası vs. Öte yandan, biçimi düşünceden ayırmak da mümkün değil. O işlerde tasarım elemanları üzerinden okuduğum şüphesizlik, inanç doluluk, umutsuzluk içindeki umut, bir tür sertlik ve hatta ciddiyet de bana eski geliyor.

 

Size taze gelme nedenleri, bence imge olarak çok güçlü olmalarından kaynaklanıyor. Sözleriyle ilgilenmeseniz bile, resme bakıp büyülenmemek mümkün değil. Çok güzeller, çok sağlamlar. Ben meslek hayatımın başından beri bundan kaçınmaya çalışıyorum. İşlerimin hiçbiri bu derece güzel ve sağlam değil. Büyüleyici hiçbir tarafları yok; hiçbiri zamanla ikonik bir imgeye dönüşecek kadar karakterli ve kararlı değil. Belki zaten hayal gücü zayıf ve imge üretemeyecek kadar yetersiz bir tasarımcıyım, belki de arzu ettiğim “büyü”süzlüğü yakaladım. Zaaflarıma entelektüel bir kılıf bulup önemsizliğimi kendim için meşrulaştırdım mı; yoksa peşinde olduğum “kısa raf ömrü” konusunda samimi miyim, kendim de çok emin değilim. Ama çocukluğumun hayat fantezileri dünya trenlerinde sonsuz bir yolculuk üzerine kuruluydu. İnsanlarla rasgele karşılaştığım, kimsenin nerede olduğumu bilmediği, hiçbir nesneye sahip olmadığım ve somut izler bırakmadığım bir hayat hayal ediyordum.

Bu nedenle samimi olduğumu düşünmek istiyorum.

 

Kısa raf ömrü olan iş üretmek planlı olarak yapılmaya çalışıldığında garip bir macera. Yolunu bulduğumu iddia edemem. Burada kesinlikle yanlış anlaşılmak istemem: “Elimde değil, uzun ömürlü iş yapıyorum” demek istemiyorum. Yalnızca işlerimin arkasındaki niyet yeteri derecede belirgin değil, bu nedenle başarısız demek istiyorum. Benim son derece hesaplı olduğunu düşündüğüm ömür kısaltıcı bir darbe, sonuç üründe basit bir hata gibi gözükebiliyor örneğin. Eğer mümkünse çok çok iyi işler yapmak, ama iz bırakmadan yok olup gitmek istiyorum, ama kötü işler yapıyorum. Kendimi değil işimi önemsediğimden, kişisel işler yapmak istiyorum, ama kendimi önemsiyormuşum gibi oluyor.

 

 

UT: “Tüm mesele sanırım kendimi bir anlamda yazar (‘writer’) olarak görmeme rağmen ‘author’ olarak görmemem, kısaca otoriteye karşı olmam. Grafik tasarım kutsandıkça tasarımcı da, aynı sanatta olduğu gibi, otorite olarak görülüyor. Neyin nasıl olması gerektiğini bilen hayatın nasıl daha iyi yaşanacağı konusunda doğru görüşe sahip kişi...”

 

Yukarıdaki ifadenden yola çıkınca şöyle bir soru aklıma geliyor: Bugün “müellif tasarımcı” olma durumu bir otorite tanımlamaktan çok, senin de sadece ima etmekle yetindiğin gibi, bir otorite parodisi yapmak anlamına geliyor. Şunu mu demek istiyorsun? Gerçekten anlamlı ve güncel bir otorite rolü oynamak için önce o parodiyi parodi olarak teşhis edelim. Yoksa, tam aksine, artık tasarımsal bir otorite rolü hiç oynanamaz mı?

 

EK: “Müellif tasarımcı”nın otoritesi de, tasarımın kendisi ile birlikte modernite ile ortaya çıkmış olsa gerek. Otoritenin kendisi modern bir kavram mı bilmiyorum; olmasa gerek. Evet, bence bir parodiden ibaret, ama bazıları rollerini o kadar inanarak oynuyorlar ki, sahici olmaya başlıyor. Tasarımsal otorite rolü oynamanın ise tam zamanı; çünkü bazı alışılageldik otoriteler pozisyon kaybediyorlar (bence sanatta böyle bir pozisyon kaybı var mesela). Ayrıca zamanın teknolojileri daha çok tasarımcının önünü açıp tasarımcının iktidar alanlarının gelişmesine müthiş bir ivme veriyor. Kapitalin büyümesi için gerekli olan alışveriş motorunun statü sembolü ihtiyacı, marka yaratmada tasarımın rolünün tescillenmiş olması ve marka kimliği için müellif tasarımcı etrafında –“cool”luk adına gölgesi ürüne düşürülmek amaçlı– eşsizlik bulutu oluşturma gerekliliği, rolün oynanmasını kolaylaştırıyor. Öte yandan, tam zamanı olduğunu düşünmeme rağmen, tam da bu nedenle oynamamak ve bu rolü reddetmek gerekiyor. “Doğru ve yanlış”ı, “güzel ve çirkin”i vs. sabitlemeden seyahat edebiliriz; hedefe kilitlenmeye gerek olmadığı gibi, yol göstericiye de ihtiyacımız yok. Birbirimize üstünlük taslamadan ve tartışmaları sonlandırmadan birlikte “işlemenin” yollarını aramalıyız yalnızca. Hayatın her alanında var olan sayısız tasarım ürünü toplamının anti-otoriter bir zihniyetle tasarlanmış olduğu bir ütopya mümkün olsaydı, samimiyetle inanıyorum ki, daha güzel bir dünyada yaşıyor olurduk. Tasarım mantığı buna dayalı internetin, matbaanın icadının zamanında yol açmış olduğundan olumlu anlamda çok daha fazlasına neden olacağını düşünüyorum.

 

UT: “Benim öznellikle veya görünürlükle bir sorunum yok. Benim merkezdeki gerçeği bilenlerle sorunum var,” dediğin için, aklıma şu geliyor; ama bu bir soru değil: Senin merkezdeki gerçeği bilenlerle bir sorunun olduğu aşikar. Tüm mesleki etkinliğini, verimini ve yaşamını o sorunu merkeze alarak yaşadığın da öyle... Bu ülkede geniş çoğunluğun daha uzun yıllar merkezde bir “gerçek” olduğundan kuşku duymamakta devam edeceğini kestirebildiğimden, gelecekte de hiç sorun sıkıntısı yaşamayacakmışsın gibi geliyor bana.  

 

Sorumsa şu sözlerini açıklamanı istemeye yönelik: “Tasarımın gerçekliğin arayışında değil gerçekliğin inşasında katkısı olduğunu düşünüyorum. Ben de kendimi herhangi bir inşaat işçisi olarak görüyorum açıkçası. Tek dileğim inşasında çalıştığım binanın günün birinde koruma altına alınmaması.”

 

Bu ifadeni, örneğin, Eisenman’ın kendi mimari eserlerinin geleceğe korunarak aktarılmasını hiç umursamadığı, hatta istemediği biçimindeki ifadesiyle aynı anlamda düşünmedim. Sen, kendi ürününün gerçekten fiziksel varlığıyla korunup korunmamasından çok, “koruma” ediminin işaret ettiği dayatmalarla yeni açılımları engeller, yeni gerçeklik inşaatlarını olanaksızlaştırır bir şey olmasını mı istemiyorsun? Yoksa ikisi birden mi?   

 

EK: İlkini kastediyorum: Mesele işler değil, işlerle inşa edildiğine inandığım gerçeklik. (Burada “iş” toplumdaki her tür aktörün her tür üretimi için bir metafor.) Sezgilerimi destekleyebilecek entelektüel donanıma sahip değilim, ama utanmadan devam edeceğim: Genel olarak her tür koruma edimi ile bir tür yüceltme gerçekleşiyor. Bu da alt-üst, iyi-kötü, yüksek-alçak, doğru-yanlış gibi zaten sevdiğimiz ikiliklerin artmasına/güçlenmesine yol açıyor. Korunan şey başka şeylerin üretimine yol açacak bilgiyi depolamaktan çok, yeni üretimlerin önünü kapatan değer yargılarına malzeme oluyor ya da değer yargısının ta kendisi oluyor. Neden insanlar çoklu ve sonlu bir gerçeklik kavramı ile daha mutlu olmuyorlar anlamıyorum. Onun/onların kendi kurgumuz olduğunu kabul edelim ve kurup kurup yıkalım. Çok daha eğlenceli; kurması da yıkması da... Ama genelde insanlar kurma/kurulma ve yıkma/yıkılmanın getirdiği güvensiz ve endişeli ortamı pek sevmiyorlar. Hiçbirimiz sonsuzluğun içinde bir salise bile olmadığımızı kabul etmek istemiyoruz. Kendimiz “burada” kalmak istediğimiz ama kalamadığımız için, kendi gerçekliğimizi dondurmaya çalışıyoruz – onun kalıcılığı bizi sürekli kılsın diye sanki. Şahsi bir mesele olarak görüyoruz yani.

 

UT: Sevgili Esen, diyorsun ki, “(…) eğer ahlaki kısıtlamalarla biyoteknolojinin önü kapatılmazsa, insanlık tarihinin en esaslı tasarım alanının gelecekte ‘yaratık’ tasarımı olacağını düşünüyorum. Beyni olan canlılar tasarlayan tasarımcının yanında Rem Koolhaas’ın aurası çok sönük kalacak. Belki o da kendi S,M,L,XL’ini yayımlayacak. Ne de olsa günümüzde kutsal kitapsız tanrı olmak zor.”

 

Bu sözlerinden sonra şunu düşündüm: Belki de tasarım, tanımı gereği, tasarlanan nesnenin ana teknik niteliklerini değiştiren değil, biçimini değiştiren öznenin işi. Endüstri tasarımı bir otomobilin teknik kimliğini değil, modelini biçimlendiriyor. Mimar yapının, fiziksel çevrenin teknik varoluşuyla değil, görüntüsüyle uğraşıyor. Grafik tasarımcı tasarladığının varolmasını sağlayan mecrayı biçimlemiyor, onun yüzeyini düzenliyor. Tüm tasarım alanlarında o tasarımı taşıyan bir altyapı var, bir de taşınan ve “tasarım” diye nitelediğimiz şey. Bunun ille de böyle olması gerektiğini söylemek istemiyorum. Ama en azından genellikle böyle oluyor. Şimdi, dolayısıyla, yaratık tasarlasak da olsa olsa şekliyle uğraşabiliriz sanıyorum. Yoksa genetik mühendisleri zaten yeni tür patatesler, çilekler, kavunlar üretiyorlar. Ancak, onlara tasarımcı demiyoruz. Peki, tasarımın yukarıda abartarak tanımladığım türde bir etkinlik olduğuna katılır mısın?

 

EK: Biyoteknolojideki gelişmeleri merak etmem, bir belgeselde sırtında insan kulağı geliştirilmiş bir laboratuvar faresi görmemle başladı. Genetik mühendislerinin geliştirmekte oldukları teknoloji DNA dolayımıyla canlıların modelini biçimlendiriyor. Yani kullandıkları teknoloji yalnızca tasarımı taşıyan altyapıyı değil, taşınanı da belirliyor. Bence bazı genetik mühendislerini tasarımcı olarak görmek gerek. Eminim bazı mühendisler yalnızca teknolojiyi geliştirirken, bazıları var olan teknolojiyi, hedefledikleri ürünü geliştirmek için kullanıyorlardır. Bina ya da araba tasarlamaktan bu bağlamda çok da farklı değil.

 

Tasarım etkinliğine dair söylediğinize katılıyorum: Evet, tasarım aslında görüntüyle, biçimle uğraşıyor. Biçimin yaşama biçimimiz üzerine etkilerini küçümsemeden bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca unutmamak gerek ki bazen de bazı biçimlerin gerçekleştirilebilmeleri için yeni teknolojiler geliştiriliyor. Yani her zaman bir taşıyıcı altyapı üzerine tasarım gelmiyor. Baskerville tasarladığı (yatay ve dikey et kalınlıkları kontrast) yazı karakterinin basılabilmesi için bugün kullandığımız kağıt teknolojisini icat etmek durumunda kaldı örneğin. Manitius Latin alfabesinin o dönemde kitaplarda kullanılmayan italik halini kullanarak kitap metninin daha az yer tutmasını sağladı ve böylece kitap boyutunu ve birim maliyetini küçültmeyi başardı. Bazı kaynaklar bunun kitabın taşınabilirliği ve elde edilebilirliği yüzünden “ağaç altında tek başına kitap okuma”ya yol açtığını ve dolayısıyla Rönesans’ı doğurduğunu ileri sürüyorlar. Burada yüzeysel tasarım kararı mecrayı doğrudan biçimlediği gibi, mecranın yeni biçiminin modernitenin temellerine katkıda bulunduğu söylenebilir. Tasarımın satıhta yapılıyor olması etkinliğin yüzeysel olduğu yanılsamasını yaratmamalı.

 

UT: Eski tasarım yapıtlarının “size taze gelme nedenleri bence imge olarak çok güçlü olmalarından kaynaklanıyor. Sözleriyle ilgilenmeseniz bile resme bakıp büyülenmemek mümkün değil. Çok güzeller, çok sağlamlar. Ben meslek hayatımın başından beri bundan kaçınmaya çalışıyorum. İşlerimin hiçbiri bu derece güzel ve sağlam değil. Büyüleyici hiçbir tarafları yok; hiçbiri zamanla ikonik bir imgeye dönüşecek kadar karakterli ve kararlı değil.”

 

Sevgili Esen, o sana öyle geliyor. İşlerin hiç de büyüden yoksun değil. Bunu iltifat olsun diye söylemiyorum. Şundan ötürü söylüyorum: Büyü veya “aura” veya her ne ise, nesnelerde içkin değildir. Büyüyü o işleri gören, okuyan, alımlayan özne vareder. Onun için Deineka posterlerine her bakışımızda onlarla bir büyülenme ilişkisi kurarız. Hani şu “her okuma, yapıtı bir kez daha vareder” dediğimiz şey vuku bulur. Yani, sen istemesen de ürünün ikonik olma istidadı taşır. İkonik olur veya olmaz. Herhangi bir tasarlanmış nesnenin bir gün gelip ikonik kimlik edinmemesi için gerekçe öngöremeyiz. Bu olasılığı baştan yok eden politikalar geliştirmeyiz. Ya da elimizden bu büyü üretim özgürlüğünü neden almak gerekiyor?

 

EK: “Aura/büyü”nün nesnelerde içkin olmadığı konusunda şüphesiz çok haklısınız. Yine de değinmek istediğim birkaç şey var. Bunlardan biri eşsizlik veya “kendine has”lık durumu – ya da en iyi ifadesi her ne ise. Bazı “işler” doğrudan büyülü oluyor ve ikona dönüşüyor, çünkü onlardan önce gelen veya kendi kategorisinde halihazırda var olan başka hiçbir şeye benzemiyor. Kısa ömürlü iş üretme takıntıma rağmen, itiraf etmeliyim ki, benzersiz şeyler üretebilmek isterdim, ama bunu yapabilmek için her ne gerekiyorsa, ondan bende yok zaten. Öte yandan, benzersiz/eşsiz iş üretmemek bilinçli olarak yapılabilecek bir şey ve bir işin ikona dönüşme olasılığını baştan yok etmeye yetmese de, ikona dönüşmesine yol açabilecek sebeplerden birini var etmemeye yeter.

 

Benim daha çok söylemeye çalıştığım şöyle bir şey: Adeta bazı işlerin büyüsü onların kendilerini olası tek ifade biçimi ya da tek tasarım çözümü gibi sunmalarından geliyor. Onlarda öyle tasarım kararları alınmış oluyor ki, baktığınızda zaten başka türlü olamazmış gibi hissediyorsunuz. Sanki ufacık bir ayrıntı değiştirildiğinde darmaduman olacaklarmış gibi duruyorlar. O kadar bütün, o kadar eksiksiz ve o kadar fazlasız gözükebiliyorlar ki, sırf bu nedenle size “evet, bu, işte bu” dedirtebiliyorlar. Onların iç tutarlılıkları bir tür doğruluk yanılsaması yaratıyor. Kendi içinde çok tutarlı düşünce sistemlerini yıkmak nasıl zahmet gerektiriyorsa, onlara da karşı çıkmak zor oluyor.

 

Tasarımın problem çözümü olduğunu düşünmediğim gibi, öyle olduğunu varsaydığımda da tasarım problemlerinin sayısız çözümü olduğuna inanıyorum. Yaptığım işin –bağlamında üretilebilecek– olası ihtimallerden yalnızca biri olduğunu ve aslında aynı işin bambaşka şekillerde de yapılabileceğini “okur”a hissettirebilmek istiyorum. Bunun iş üzerinden kendi otoritemi sarsıcı bir yaklaşım olduğunu ve bir tür büyü kırıcı vazife gördüğünü düşünüyorum. İşin iç tutarlılığını bozacak bazı dağınıklıklar, amatör fotoğraf kullanımı veya bağlamda beklenmeyen bir yazı karakteri bile işe yarıyor gibi geliyor.

 

Hiç şüphesiz işlerime yüklenecek anlamları belirleyebileceğimi düşünmüyorum, ama bazılarına engel olabilirim zannediyorum. İşlerin anlamı okur ve nesne arasındaki ilişkide oluşuyor; nesnenin nitelikleri okurun nitelikleri kadar önemli. Nesnede içkin bir büyü olmayabilir, ama nesnede içkin bir anlam potansiyeli var.

 

Tabii ki elimizden büyü üretim özgürlüğünü almak gerekmiyor. Yalnızca ben büyü peşinde değilim demek istiyorum. Ya da büyü bana bir tür iktidarmış gibi geliyor, bu nedenle mümkünse uzak durmak istiyorum demeye çalışıyorum.

 

 

UT: Farklı bir konuya atlayayım: S,M,L,XL gibi bir kitapta Bruce Mau’nun Koolhaas ile birlikte müellif olarak görülmesi, özelde grafik tasarım ve genelde tasarım bağlamında sana ne söylüyor?

EK: Arredamento’nun 100+63 sayısında sizin de cesaret vermenizle “S,M,L,XL Üzerine Açık Saçık Notlar” adlı bir denemem yayımlanmıştı. Hakkında çok düşünmüş ama az okumuş olduğum bir kitap. Hikayesini iki müelliften de “dinlemedim” açıkçası. Yalnızca kitapta gördüğüm bazı özelliklerin yalnız bir grafik tasarımcıdan kaynaklanabileceğini düşündüğüm için Mau’nun kapakta müellif olarak yer almayı hak edecek kadar kitabın ortak yazarı olduğunu varsayıyorum. Tarihte daha erken örnekleri var mı bilmiyorum, ama benim bildiğim en eski örnek 1967 tarihli Marshall McLuhan ve Quentin Fiore imzalı Medium is the Massage. O kitap hakkında ise bir hayli hikaye okudum. Son derece güzel bir kitap olan Philip Marchand’ın McLuhan biyografisinde anlatıldığı üzere kesinlikle bir işbirliği değilmiş. Fiore kitabın dağınık malzemelerini kendi uygun gördüğü bir yapıyla ve kendi uygun gördüğü imgelerle yan yana getirerek tasarlamış. Hatta söylenen o ki, McLuhan’ın –dağınık cümleleri dışında– tek somut katkısı kitabın adı imiş. (İşin komik yanı herkes McLuhan’ın “Medium is the Message” aforizmasını tanıdığı için kitabın adı genellikle her yerde yanlış yayımlanıyor.) Benzeri bir durum S,M,L,XL için de geçerli olabilir, yani orada da işbirliğinden çok tasarımcıya bir arşiv teslim etme durumu olduğunu düşünüyorum. Projelerle ilişkilendirilen sayısız imge ise bambaşka kaynaklardan geliyor; yeni bağlamlarında yeni anlamlarla donatılıyorlar ve aynı zamanda projelerin okunma biçimlerini de doğrudan etkiliyorlar. Burada unutulmaması gereken, kitabın kendisinin bir “iş” olduğu. İnsanlar genellikle kitapta Koolhaas projeleri yer aldığı için onu tek müellif olarak görme eğilimindeler, ama kitap Koolhaas ve Mau’nun OMA’nın işleri üzerine ürettikleri bambaşka bir iş.

 

Kitap tasarımı söz konusu olduğunda, genellikle yayınevi kimlikleri doğrultusunda tasarlanan romanlarda dahi, tasarımcının metne müdahalesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum; ama öte yandan öyle kitaplar var ki, tasarımcı fazlası ile “(ortak)yazar” oluyor. Sanırım mimarlıkta da böyle bu: Libeskind’in Berlin’deki Yahudi Müzesi ile bir toplu konut projesi kapsamında üretilmiş prefabrik evi aynı kategoride değerlendirmek pek mümkün olmasa gerek. Daha doğrusu ikisi de aynı kavramlarla değerlendirilebilir belki, ama ilkinde tasarımcının işindeki kavramsal yaklaşım ve dolayısıyla işi aracılığı ile söyledikleri çok farklı bir boyutta. Yahudi Müzesi adeta bir şiir gibi, prefabrik ev ise kullanım talimatnamesi metnini andırıyor.

 

Kitabın tarihinde grafik tasarımcının rolü bence hep zannedilenden daha fazla olmuş. Dünyada pek çok kitap editörsüz yayımlanıyor ya da künyede adı editör olarak gözükenin işi düzeltmenliğin ötesine geçmeyebiliyor. Genelde tasarımcı kitabın editoryal yapısına karar veriyor, “şey”leri seçiyor ve onları birbirleriyle ilişkilendiriyor. Yalnızca bu nedenle bile, pek çok tasarımcının adının kapakta yer alması gerekir aslında. S,M,L,XL’in bu bağlamda çok da farklı olmadığını söylemeye çalışıyorum. Farklılığı, zaten bildiğim bir şeyi herkesin bilmesi için kapakta beyan ediyor olmasında. Bunun da sebebi bence, grafik tasarımdaki gelişme veya dönüşümden çok Mau’nun güçlü sahne kişiliği, saklamaktan çekinmediği tasarımcı egosu. İşleri onunkilerden çok daha derin okumalar içeren Irma Boom ise Mau gibi davranmıyor; bildiğim hiçbir kitabında adı kapakta yer almaz. Tamamen kişilik meselesi olarak görüyorum açıkçası, mesleki bir mesele olarak değil.

 

Yine de son yirmi yıldır tasarımcıların giderek yıldızlaştıklarını, en anonim kaldıkları disiplin endüstriyel tasarımda bile, isimleri ile çatallarda dahi yer aldıklarını görüyoruz. Hiç şüphesiz bunun yansımaları grafik tasarımda da gözlemlenebiliyor. Tasarımcı aurası üzerinde dururken bu konuya değinmiştik. Tasarımcı imzasının, marka yaratma organizasyonunun son derece beklenir bir unsuru olduğunu düşünüyorum. Mau Zone’da zaten iyi işler yapıyordu, ama onu da, Koolhaas’ı da marka yapan S,M,L,XL oldu. Şimdi de onlar imzaları ile başka markaları var ediyor ya da katmerli marka haline getiriyorlar. Prada, Koolhaas’ın; Koolhaas Prada’nın marka değerini ikiye katlıyor. Bu mekanizma üzerinde konuşmak ise bana düşmez. Fazlası ile karmaşık. Tasarımcının kendisinin marka olması ürünü daha iyi, hatta daha iyi tasarlanmış yapmadığı halde, ürünü parasal kriterlerle ölçüldüğünde daha değerli kılıyor. Ortak hayat kalitemizi artırmak için bu duruma karşı gelmek mi, yoksa sörf yapmayı öğrenip dalga bekler konuma geçmek mi daha yararlı bilemiyorum.

 

UT: Türkiye gibi geçmişte tipografik üretkenlik göstermemiş bir ülkede grafik tasarımın bir açmazı olduğundan söz edilebilir mi? Yoksa dijital tasarım çağında artık bu olanak herkesin önünde alabildiğine açık dururken, konuşmaya bile değmez bir sorun mu bu?

 

EK: Türkiye’de tipografik üretkenliğin sınırlılığı Latin alfabesinin bizim için görece kısa geçmişi olmasından mı kaynaklanıyor, yoksa yazılı kültürle ilişkimizden mi? Tipografi sonuçta yazının arayüzü. En basit ifadesi ile harf formlarının tasarlanması ve onların uzamda organize edilmesi anlamına geliyor. Metinsel üretkenliği zaten sınırlı bir kültürde dijital tasarım çağının bir fark yaratacağını düşünmek bence fazlası ile olumlu bir yaklaşım. Hele hele tipografik tasarım doğrudan okumayı/yorumlamayı gerektiriyor ki, yorumlama ile aramızın nasıl olduğu ise açık. Oysa sarf edilen cümleler yüzünden insanların hapis yattıkları, işkence gördükleri hatta öldürüldükleri düşünülürse, tipografinin güçlü bir araç olduğunun fark edilmiş olması gerekirdi diye düşünüyor insan.

 

İdeolojik pozisyonları yelpazenin her yanına dağılmış şahsiyetlerin aynı ses tonu ve dille konuşmaları bana çok garip geliyor. Bir yandan iyi niyetli bir şekilde duyarlılık eksikliği olarak yorumluyorum bu durumu, diğer yandan da pozisyonlarının samimiyetinden şüphe ediyorum; acaba aslında herkes aynı yerden mi konuşuyor sorusu aklıma geliyor. Milliyetçilik meselesinde olduğu gibi. Yani ben farklılıklar olduğunu var sayıp farklı ifadeler (hem düz hem metaforik anlamıyla) beklentisi içindeyim, ama belki de varsaydığım farklılıklar mevcut değil.

 

Pek çok bağlamda zaten ayrışmaktan çok benzeşmeyi tercih ediyoruz. Hayatın anlamı, yola çıkılan yerden bambaşka bir yere gitmek değil de, o yere sıkı sıkı bağlanmak gibi geliyor bize. Böylesi –Türkiye’deki gibi– bir kültürel ortamda özellikle tipografik tasarımın değil, genel olarak tasarımın yeri yok bence. Çünkü tasarım başka yerlere gitmek için bir araç; ipleri sıkılaştırmak için değil, koparmak için.

 

Dijital tasarım da şu anda bence daha çok aynılığın yeniden üretimi için kullanılıyor. Daha hızlı ve daha kolay aynılık.

 

Sayısal devrim Batı’da 80’li yılların sonunda, 90’ların başında kişisel ifadeciliğin aracı olmuş grafik tasarımcıları özgürleştirmişken Türkiye’de, tekil istisnalar dışında, bırakın kişiselliği, Türkçenin özelliklerini göz önünde bulunduran bir yazı karakterinin tasarımına bile yol açmadı.

 

Kavramların tartışılamadığı bir ülkede resimleri üzerine konuşmak imkansız. Dilde ifade edilen yazılacak, yazılana da arayüz tasarlanacak... “Digit”ler yokken de böyle idi, varken de böyle. Eğer bir açmaz var ise bu genel anlamda kültürel bir açmaz.

 

Yaşamı

 

8 Nisan 1967’de Ankara’da doğdu. İstanbul Alman Lisesi’ni bitirdikten sonra, lisans eğitimini 1990’da Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü’nde tamamladı. 1991-1993’te Fulbright bursu ile New York Pratt Institute’da aldığı İletişim Tasarımı yüksek lisans eğitimini, okunaklılık/okunabilirlik sorunsalında yoğunlaşan “TypeZone: A Study of Typographic Experimentation” başlıklı deneysel tipografi üzerine teziyle bitirdi. Grafikerler Meslek Kuruluşu tarafından düzenlenen Grafik Ürünler Sergilerinde çeşitli başarı ödüllerinin yanısıra, 1997’de İhap Hulusi Afiş ve 1995’te Bikem Özsunay Grafik Vakfı özel ödüllerini aldı. 1998’de Yunus Nadi Afiş Ödülü’ne layık görüldü. İşleri, aralarında Varşova Afiş Bienali, Seul Afiş Trienali, Rzeszow Tiyatro Afişleri Bienali bulunan uluslararası etkinliklere kabul edildi. Çeşitli ulusal ve uluslararası ortak grafik tasarım sergilerine katıldı. 36 afişini kapsayan ilk kişisel sergisi “48x68” 2002’de Pratt Institute 4th Floor Gallery’de (Manhattan, New York) açıldı. 2003’te Maya Drozdz’un küratörlüğünü yaptığı “Outside In” sergisine davet edildi. 2004’teyse, yine Maya Drozdz’un bu kez Chris Corneal ile küratörlüğünü ortaklaşa gerçekleştirdiği jürili “I Profess: The Graphic Design Manifesto” sergisine seçildi. Afişleri Zürih Tasarım Müzesi arşivine alındı. Pratt Institute, New York; Monserrat College of Art, Beverly ve Massachusets College of Art and Design, Boston gibi kurumlarda davetli konuşmacı olarak seminerler verdi. 2004’te 9. Festivital-Shenkar, Tel-Aviv tasarım konferansına, yine aynı yıl “Icograda: Building Bridges, İstanbul” ve 2006’da “Icograda: Defining Design on a Changing Planet, Seattle” tasarım konferanslarına konuşmacı olarak davet edildi. 2004’te Lübnan Amerikan Üniversitesi’nde “The Whispered” başlıklı tipografi atölye çalışmasını gerçekleştirdi. Yine aynı yıl, 2. Uluslararası Kore Afiş Bienali’nde ve 2005’te Chaumont 16. Uluslararası Afiş ve Grafik Sanatlar Festivali’nde jüri üyeliği yaptı. 1999’da, İstanbul BM Çağdaş Sanatlar Galerisi’nde “Emigre in Istanbul: An Exhibition of Typographic Design” sergisini Bülent Tanju ile birlikte gerçekleştirdi ve tasarladı. Sergi dolayısıyla tasarımcı Rudy VanderLans ile gerçekleştirdiği yazışma, 50 Soru 50 Cevap başlıklı kitap olarak 124/3 tarafından yayımlandı. İşleri How, C; The Design of Culture ve Art and Design Magazine dergilerinde yayımlandı. 1998-2003 arasında MSÜ Grafik Bölümü’nde ders verdi. Tipografi dersinde gerçekleştirilen “Tipografik Otoportre” başlıklı projenin kavramsal çerçevesi ve sonuç ürünleri, Elizabeth Resnick’in editörlüğünü yaptığı tasarım eğitimi üzerine Design for Communication / Conceptual Graphic Design Basics adlı kitapta yayımlandı. 2002 bahar yarıyılında New York’ta Pratt Institute İletişim ve Ambalaj Tasarımı Yüksek Lisans Bölümü’nde konuk öğretim görevlisi olarak ders verdi. Halen 1996’da kurduğu kendi tasarım atölyesinde kurum kimliği tasarımı dışında ağırlıklı olarak kültürel içerikli işler üretmektedir. 2003 yılından bu yana Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde öğretim üyeliği yapıyor.

 

“Miscommunication is to culture, what mutation is to evolution.”

Tasarımcılardan kişisel tasarım manifestosu niteliğinde bir afiş tasarlamaları beklenen “I Profess” başlıklı uluslararası jürili sergiye kabul edilen afiş, 2004.

 

 

 

 

 

 

<< Önceki Sayfa


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67347 - unknown - 38.107.179.238