Boğaz turunun en
keyifli noktası Poyrazköy

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ
Fotoğraf/Photos: İLKER GÜRER
Anadolu yakasından doğru yola çıkıp bu yakanın son
ilçesi Beykoz’dan on sekiz kilometre uzaklaşınca varılır Poyrazköy’e. Aynı
tarihlerde inşa edilmiş, karşılıklı duran iki kale: Poyraz ve Garipçe Kalesi
karşılar önce dikkatli bakan gözleri.

İstanbul’un en temiz deniz suyuna sahip Poyrazköy yat ve
teknelerin de gözdesi.
Bitmek, gitmek, gitmek… İstanbullunun diline, gönlüne düşeli
bu düşünce, kimbilir ne kadar olmuştur. Gitmek; ama nereye? Gitmek; ama ne
zaman? Gitmek; ama ne kadar uzağa? Tecrübeyle sabittir ki gidemez İstanbullu.
Ne çok uzaklara varabilir, ne hatırlar İstanbul’a bir zamanlar göçüp geldiği
yolların izini, yönünü… Ama bağlanıp kaldığı şehirden şöyle pek uzaklaşmadan,
fazla ötelere gitmeden güzel bir yerler olsa, rahat bir nefes alsa… İstanbul’un
içi dışına çıkalı, şehrin civarında el değmemiş; havasıyla, suyuyla, insanıyla
temiz bir yer bulma ihtiyacıdır işte, yolları Poyrazköy’e düşüren… Sakin,
yaprakların bile kımıldamadığı bir günde, bir balıkçı köyünde, önce kısa bir
sabah gezintisi, sonrasında öğleden akşama uzayan bir balık sofrasında, zamanı
aheste geçirme hevesi. Ya da uzun bir Boğaz turunun sonrasında, günü en keyifli
yerde noktalama arzusu…
Poyraz, kuzeyden esen bir soğuk rüzgar… Karayel gibi insanın
içini karartmaz, Yıldız gibi nerden geldiği bilinmez de değildir. Balkanlar’dan
doğru üzerimize esen, apaçık ortada, dupduru, soğuk mu soğuk… Tertemiz bir kar
soğuğu ya da insanın içini temizleyen tozsuz topraksız bir yel gibi. Poyrazköy
olunca bir yerin adı, durup düşünmemek mümkün değil; adı gibi soğuk mudur
acaba, poyraz rüzgarı en sert orada mı eser?
Anadolu yakasından doğru yola çıkıp bu yakanın son ilçesi
Beykoz’dan on sekiz kilometre uzaklaşınca varılır Poyrazköy’e. Aynı tarihlerde
inşa edilmiş, karşılıklı duran iki kale: Poyraz ve Garipçe Kalesi karşılar önce
dikkatli bakan gözleri. Dikkatli bakan gözler görür diyoruz sadece, çünkü
Poyrazköy’ün kaleleri de tarih gibi geri planda, perde arkasında saklıdır
artık. Cenevizliler tarafından altı yüz yıl önce kurulan köy, kurucularının
ardından önce Bizanslıları daha sonra Karadenizli Türkleri ağırlamış.
Geçmişten bugüne geçimini hep balıkçılıktan sağlamış köy halkı. Bugün de köy nüfusunun
neredeyse yüzde yetmişi balıkçılık yapıyor. Bir toprak, bir de su temiz
tutarmış en çok insanı, Poyrazköylüler de öyle. Adının aksine rüzgar almayan,
mutena koyundaki kumluk plajına, yerli turistlerin çokça rağbet ettiği balık
lokantalarına karşın, turistik bir belde olma savaşına girmemiş Poyrazköy
halkı. Zaten İstanbulluları buraya çeken de civardaki en temiz deniz suyuna
sahip, yatların, teknelerin demirlemesine müsait olmasının yanı sıra, bu yerel
özelliklerini koruması olsa gerek. Kara yolunu tercih edenlerin yanısıra
Poyrazköy’e denizden gelmek de mümkün. Kimileri boğaz turu yapan teknelere
binip soluğu burada alırken, kimileri de yine boğazdan özel tekne tutup bu
balıkçı köyüne gelmeyi tercih ediyorlar. Tercihe bağlı ya, doğrusu her ikisinin
de keyfi başka türlü.
Plaj, üç tarafı denizlerle çevrili İstanbul’un son yirmi
senede önce hızla unutup sonra ansızın tekrardan hatırlayıverdiği bir doğa
olayı! İstanbul civarında birer birer yeniden açılan plajların arasında
Poyrazköy’ün plajı belki de en girilesi, en dikkat çekici olanı. Temiz suyu,
uzun kumluk sahili, soyunma kabinleri, yaz dönemi her daim açıklara demirlemiş
yatlar ve her biri başka güzellikte kıyı boyu salınan balıkçı tekneleriyle
burada bir yandan İstanbul’un eski sayfiye hayatını tatmak, anımsamak, bir
yandan da gerçek bir köy havası almak mümkün.
Poyrazköy’ün dalgın suyunda geçmiş yazların izi,
bahçelerinde yeni yeni çiçeklenen camgüzelleri var. Hem de bu ilkbahar
arifesinde, şehrin bir adım ötesinde, üstelik geri dönüş de garantili…
