Bahar

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
Küçük çaplı bir Ege turundan yeni döndüm. Valla bahar Ege’ye
yakışıyor. Yeşilin her tonu var. Ağaç dalında beyaz çiçek kırmızılı sarılı
meyvelerin habercisi… Mavisi sakin ve uslu bir gökyüzü… Yani memleketinden ne zamandır
ayrı düşmüş Egeli bir çocuğun burnunu sızlatacak ne kadar bahar manzarası
varsa, hepsi.
Lakin bahar eskiden sadece Ege’nin toprağına değil,
Egeli’nin yüzüne de gelirdi. Yüzler güler, çizgiler gevşer, diller oynaşır,
gözler ışıldardı. Bu kez hiç öyle görünmedi bana. Egelilerin yüzleri asık,
çizgileri donuk, gözleri karanlık...
Kurdukları cümleler de sert sonra. Bahar iyimserliğinin
zerresi yok kelimelerinde. Tedirginler. Tedirgin ve öfkeli… Ülkenin batısındaki
bu tabiat şenliği umurlarında değil, zira doğuya bakıyorlar sürekli. Doğu’ya,
Doğuluya hayatımda ilk kez duyduğum, hissettiğim ve gördüğüm üzere, kötü
bakıyorlar.
İşte bu çok korkutucu… Bildik cümlelerin hayattan çekilip,
yerini çarpılmış, zehirlenmiş, mutasyon geçirmiş kelimelere bırakması. Bütün
Egelilerden ‘Doğulular geldi, huzurumuz kaçtı’ sözünü duymak. Bu korkutucu.
Bahar hiç hayra alamet gelmemiş bu defa memleketime. Küçük çaplı bir Ege turu,
ilk kez rahatsız etti beni. Evet, bahar Ege’ye yakışıyor, ama ben bundan hiç
zevk almıyorum şu anda.
İnsan niye yazar? İnsan kardeşleri için elbette. Sözgelimi
çipuralar için yazılmaz. Çipuralar okuma yazma bilmez. Okuma yazma bilen çipura
da yenmez zaten.
Niye yazar insan? Kelimelerin içinde başka bir ışık gördüğü
için belki. Cümlelerin hep bildik olandan başka bir şeyleri de anlatabileceğini
hissettiği için. Üzerinde tepinile tepinile posası çıkarılmış, tekrarlana
tekrarlana anlamından soyunmuş harfleri, bir anlığına, sadece bir anlığına
mucizevi bir şekilde dizebileceğini umut ettiği için.
İnsan, kardeşlerine yepyeni bir şeyler söyleme iddiasında
olmasa, yazmasının ne anlamı kalır?
Bence biz, cidden cennet bir memleketin kederli ahalisi
olarak şimdi öyle bir demdeyiz ki, cümleleri, kelimeleri, harfleri yepyeni bir
şekilde kurmazsak, hep tekrarladığımız hallerini dürtüp dipdiri biçimlere
büründürmezsek çok sıkıntı çekeceğiz.
Mesela, vatan kelimesinin artık mevsimlerle, ağaçlarla,
çiçeklerle, dağlarla gerçekten bir ilgisi olmalı. Vatan kelimesinin kanla
değil, tomurcukla ve yağmurla ve güneşle… alakasını bulmalıyız.
Millet kelimesi, illet ve ağır bir silindirin adı, dümdüz
edilip aynı çuvala tıkıştırılmanın adı olmaktan çıkmalı. Millet kelimesinin
sevgiyle, paylaşmakla, özgürlükle, muhabbetle bir alakası olmalı.
Barış bir mahalle ismi, bir dörtyol ağzı, bir şarkı sözü
olmamalı. Barış etimizde kemiğimizde, gözlerimizde ve ağzımızda hissettiğimiz,
tattığımız bir şey olmalı.
Doğu ‘orda, uzakta bir köy’ olmamalı. Gidilmeli, görülmeli.
Gidilip görüldüğünde Doğu’nun kendi dilinden konuşmayı bilmeli. Diline saygı
duymayı bilmeli, Doğu’yu dilsizliğe mahkum etmemeli.
Her şeyi, her şeyi, her şeyi yeniden kuralım. Her kelimenin
yepyeni bir söyleyişi vardır mutlaka, bulup söyleyelim. Bakın, lokum gibi bir
kışın ardından, şeker gibi bir bahar geldi. Tamam, küresel ısınma, kışın
lokumluğu hayra alamet değil, balarıları firar ediyor, gelecek yıla çıkar mıyız
belli değil. Ama bu kıyamet iklimi, bizi Batımızdan da Doğumuzdan da
koparmamalı. Biz bu ülkenin Batılıları, bütün haksızlıklara, gidip görmediğimiz
köylere, dilsiz bıraktığımız insanlara rağmen, kardeşçe yaşamayı da bilmiştik.
Şimdi o kutlu kelimeyi, o güzelim ‘kardeş’ kelimesini, kendi
ellerimizle yok mu edeceğiz?
Geçmiş ve gelecek baharlara, geçmiş ve gelecek Doğulara
bunca kör olanın kapısına mutluluk uğrar mı?
Geçenlerde Jean Baudrillard öldü.
Dünyaya ve hayata dair ettiği onca yakıcı sözden biriyle
bitirmek isterim:
“Her yer Batı olursa, güneş nereden doğacak?”