Beyoğlu’nun
sesleri…

Yazı/Text: SİBEL KİLİMCİ
Fotoğraflar/Photos: NURCAN VOLKAN
Müzik hayatın nabzıdır… İstanbul’un nabzı
Beyoğlu’nda bazen 9-8 bazen 2-4’lük atıyor…
Bazen de ritimsiz… Tıpkı İstanbul gibi… Hayatı
anlamak için sokak müzisyenlerine kulak verin,
müzisyenleri anlamak içinse İstanbul’a…

Beyoğlu’nun sesleri genellikle yerde konumlanıyor ve
caddeyi müzikleriyle şenlendiriyorlar.
Beyoğlu, debisi yüksek bir nehir gibi akar, sizi önüne katıp
sürükler. Bu yüksek hızlı akışa kapıldığınızda, dünyanın bütün dilleri
kulağınıza ilişir, dünyanın en ilginç yüzleriyle karşılaşır, her türlü ten
rengi, her türlü güzellik ve çirkinlikle yüzleşirsiniz…
Restoranlardan çevreye yayılan iştah açıcı yemek kokuları
kitap ve albüm satan dükkanlardan yükselen müzik sesi ile Beyoğlu yaşayan bir
varlık gibidir ve herkese eşit davranır. İnsanlık, yasalarla yapamadığını
yapmış, sokakta eşitlemiştir sizi… Bu eşitlik ve barış insanlara saygı
gösterdiğiniz, beden dillerinden, ruh hallerinden, arızalı insan durumlarından
anladığınız sürece sürer. Egzotik ve eğlenceli bir cennete düştüğünü sanan,
karşılaştığı her şeyi kabullenmeye hazır iyi niyetli sarhoş turistler, kulağı
kesik serseriler, ailelerinin değer yargılarından kurtulmaya çalışan çılgın
gençler, entelektüeller, varoş çocukları, travestiler, cepçiler ve Gucci, Dolce
Gabana insanlarının birarada olmaları zor olduğu kadar, eğlencelidir de. Sokak
kendi ruhunu her şeye yansıtır. Müzik de özgürdür Beyoğlu’nda, engellemek
isteyenlere rağmen. Kuytu barlarda hiç dinlemediğiniz daha önce denenmemiş
müzikleri deneyen genç müzisyenlerle, yepyeni seslerle karşılaşabilirsiniz
sokaklarda. Fatih Akın’ın ‘İstanbul’un Sesleri’ adlı belgeselinde “Hiçbir şey
bilmiyorlar, görmek istemiyorlar, şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar,
onlardan değilsen sana zalim derler Hayyam dostum” diye hayata ve sisteme
meydan okuyan Siya Siyabend’e mesela… Siya Siyabend, özgür yaşamayı seçmiş,
kendi sözlerini özgürce söyleyen müziği alaşağı eden, geleneksel ve gelenek
dışını harmanlayan her üyesi bir roman kahramanı gibi vakur 1994 yılında
kurulmuş bir grup. Repertuarının ağırlığını deyişler, semahlar ve kendi
besteleri oluşturuyor. Grubun kurucusu Bizon Murat ve Dede Murat… İstanbul’un,
Beyoğlu’nun, sistemin hızlı akışının sürükleyiciliğine inat, kendi bildiklerini
okuyorlar. Onlara göre para kazanmak utanılacak bir şey, para ancak günü
kurtarmak için. Onlar, hayattan sıkıntısı olanlara göre cesur dervişler, kolluk
kuvvetlerine göre serseri… Müzik endüstrisine karşı olan ve müziklerini sokakta
dinletmeyi tercih eden grubun, kayıtlarını kendi yaptıkları birkaç albümü de
var.
Siya Siyabend’in müzik kardeşi Karagüneş (Amargi) adlı grup
da aynı ruhla çıkabilir karşınıza. Karagüneş 1997’de Ankara’da kurulmuş.
İstanbul’da Siya Siyabend ile birlikteler. Kendi albümlerini yapıp, sokak
konserleri sırasında satıyorlar. Grubun ana damarı Kardeş Önder ve Kardeş
Özgür, Ceyhun, Gencer. Ancak enstrümanını alan ve aynı ruhu taşıyan başka
müzisyenler de aralarına katılıyor zaman zaman. Dinlemek istiyorsanız, Tünel’e
doğru yürümeyi göze almalı, şansınıza dua etmelisiniz.
Beyoğlu’nun sokak müzisyenlerince en sevilen noktalarından
biri de Odakule… Odakule’nin Haliç’ten gelen sert rüzgarını Beyoğlu’na taşıyan
geçitte her zaman bir müzik sesi yükselir. Genellikle Türkçe sözlü rock bir
şarkıdır bu. İhtimal, bir grup genç yere kümelenmiştir, bir iki tanesinin
ellerinde gitar, şarkı söylüyordur. Odakule’de rastlayacağınız gençlerden ikisi
Eren ve Şahin… İkisi de Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okuyor.
Çevrelerini saran gençler ise genellikle Kasımpaşa Lisesi’nin öğrencileri…
Yani, hayranları bile var.
Eren, “Para kazanmak için buradayız” diyor. Öğrenci
harçlıklarını çıkarıyorlarmış hafta sonları. Şahin ile yedi yıldır
arkadaşmışlar ve 4 yıldır gitar çalıyorlarmış. Havanın durumuna, insanlık
hallerine, hatta rüzgara göre kazandıkları değişiyormuş. Eren’in bir alternatif
rock grubu varmış, adı İyimsert. Beste de yapıyormuş ama bestelerini
çalmıyormuş sokakta, noterden tasdik yaptırmadığı için. Sokak onlara okulun öğretemediklerini
de öğretmiş: “İnsanları neredeyse çözdük” diyor, “Tinercisinden cepçisine,
zengininden fakirine her tür insanla karşılaşıyoruz…”
Caddenin en ilginç insanlarından biri de Fırat Çağla. Onu,
Odakule’nin aşağısında bir bankanın önünde elinde gitarıyla otururken
görebilirsiniz. Başı bağlı, üzerinde uzun bir pardösü var, sanki evde pişirdiği
yemeğin altını açık bırakmış, az sonra dönecek...
Gitarla ilişkiyi yeni kurduğu, çalmaya çalışırken öğrendiği
belli. 44 yaşında, yıllarca sahnelerde türküler, deyişler okumuş, Türkü
barlarda çalışmış. Şimdi Beyoğlu’nun akıntıdan uzak bir köşesinde türkü
söylüyor. Her şey hızla değişirken o da direnmeye, uzak kaldığı sahnelerde
yaptığı müziği sokaktan geçenlerle paylaşmaya çalışıyor. Gürültünün içinde,
Selda Bağcan’a benzeyen sesinin tınısı kulağa çalınıyor arada sırada… Tek derdi
kimseye muhtaç olmadan istediği gibi türkülerini söylemek. Eski fotoğraflarını,
gazetelerde hakkında çıkan yazıların fotokopilerini yanında taşıyor arada bir
ilgilenenlere göstermek için. Fotoğraflarda saçları açık, kısa kollu giysiler
içinde bir kadın var. Tesettüre benzeyen kıyafetini soruyoruz, ne zaman
kapandığını… “Sokakta, bir yıldır böyleyim” diyor… “Kahrettim bir şeylere,
sonra kapattım kendimi…” Kim bilir nelere kahretti, sormuyoruz, duymak herkese
ağır gelebilir. Kahrettirenler kahrolsun diyoruz. Dertli bir türkü kalıyor
gerimizde, Davut Sulari’den… “Bir güzelin aşığıyım erenler, onun için taşa
tutar el beni, gündüz hayalimde, gece düşümde, kumdan kuma savuruyor yel beni…”
Sokak müzisyenlerinin en sevdiği yerlerden biri de Yapı Kredi Kitabevi’nin önü.
Orada elinde gitarı olan birine her an rastlayabilirsiniz. Bu kaldırımı konak
yeri tutanlardan biri de Uğur Yıldırım. Silivri’de yaşayan ailesiyle birlikte
İstanbul’a yerleşmiş. Bazen Odakule’de, bazen Beşiktaş dolmuşlarının yakınında
çalıyor. Sigorta parasını dışarıdan ödeyerek, sigorta sistemine girmiş. Düzenli
bir işte çalışmaya inanmıyor. Askerden döndükten sonra ruh hali oldukça
değiştiğinden, sokakta müzik yapmayı seçmiş. Onu rahatsız eden çalışmak değil,
çalışırken üzerinde hissettiği baskıymış. “Şu anda hayattaki hedefimin en kral
yerindeyim” diyor. “Ünlüler de insanlara şarkı söylüyor, ben de aynısını
yapıyorum.” Uğur’un az ötesinde bir yere konuşlanan ve gitarı, siyah paltosu,
uzun ve dağınık beyaz sakallarıyla dikkat çeken biri var… Cem Karaca’dan,
MFÖ’den şarkılar söylüyor ve gençlerin tercih ettiği yeni popüler parçalar
yerine klasikleşmiş olanları tercih ediyor. Adı Kazım. Gelen geçen Kazım Abi
diye sesleniyor, şans diliyor… O Cem anlaşılmaz kelimelerle… Bazen genç bir kız
oturuyor yanına, bazen yaşlı bir adam dikilip, gençliğinin o meşhur şarkısını
dinliyor… Kazım Abi de Beyoğlu’nun demirbaşlarından… Müzik verip, ekmek alıyor.
Türkay Akaş Beyoğlu’nda karşınıza çıkacak ilginç müzisyenlerden… Trompet
çalıyor ve klasikleşmiş şarkıları tercih ediyor, eskiden düğün salonlarında
çalarmış. Bir orgla müzik yapanlar türeyince, salonlarda iş kalmamış. Ona,
arada bir ‘Borazancı’ diyen çıksa da insanların yavaş yavaş trompet dinlemeye
alışacağını düşünüyor. 20 yıldır trompet çalıyor ama asıl işi resim. İki yıldır
sokakta müzik yapıyor. Yazın işlerin daha iyi olduğunu söylüyor, ne de olsa
soğukta metal enstrüman üflemek kolay değil. Zorluklar yaşasa da, arada bir
sevgilisine telefon edip şarkısını dinletmek isteyen çıktığında ya da müziğine
eşlik edildiğinde, zorlukları unutuyor. Zaman zaman saksafoncu bir arkadaşı da
ona katılıyor. Siyah gözlükleriyle Blues Brothers ekibini çağrıştırıyorlar.
Keyfi iyi ama arada bir “Müslüm babadan da çalsana” diyenler olmasa daha da iyi
olacak.
Beyoğlu’nun en neşeli karakterlerinden biri Mecit Çinel…
Kemençe çalan Mecit, Karadeniz ruhunu caddeye yayıyor. Etrafında toplanıp horon
çekenler, hüzünlü türkülerine eşlik edenler onu yalnız bırakmıyor. Sekiz aydır
İstanbul’daymış ve sokakta çalıyormuş. Babasıyla girdiği bir iddia sonucunda
kemençe çalmayı öğrenmiş, şimdi ondan ekmek kazanıyor. Zonguldak’tan çocukluk
arkadaşı Baran Eroğlu ile birlikte kader birliği yapmışlar. Birlikte tiyatro
yapıyor, dizilerde rol alıyorlar. Karadeniz müziğine hasret kalanların coşkusu
onları ayakta tutuyor. Flütünü alan, bağlamasını kapan Beyoğlu’nda ekmek
peşinde… Müzik para getiriyor mu derseniz, “Allaha şükür” diyorlar. Hepsinin
kendine göre hayalleri, hedefleri var; bazen de sadece yaşamak için
sarıldıkları tek şey enstrümanları… Eğer yolunuz düşerse, bir müzisyenin yanına
oturup, caddeyi onların bakış açısından izleyin… Nasıl göründüğünüz, ne
olduğunuz ya da ne olacağınızın önemli olmadığı o kaldırımlarda var olmanın hiç
de kolay olmadığını anlayacak, sıradan olmanın ayrıcalığını da yaşayacaksınız…

İşte Beyoğlu’nun çocukları; kimi davul çalarak hayatını
kazanırken, kimi de seyrederek hayata hazırlanıyor.

Beyoğlu’nun sesleri genellikle gecenin koruyucu kalkanının
ardında müzik yapıyorlar.