Mavi Gözlü Dev’in
Piraye’si…

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL
Fotoğraflar/Photos: GÜRCAN ÖZTÜRK
‘Mavi Gözlü Dev’ filmindeki rolüyle dikkat çeken
Dolunay Soysert, İstanbul Halk Tiyatrosu’nun mayıs ayı boyunca Ankara, İzmir,
Bursa ve Ayvalık’ta sahnelenecek ‘Can Tarlası’ adlı oyununda yedi farklı
karakteri canlandırıyor.

İki saatte yedi farklı kadını canlandırdığı sahneden indiğinde
gözleri pırıl pırıl Dolunay Soysert’in... Çoğunluğun gönlüne televizyon
dizileriyle tahtını çoktan kurmuş. Sinema seyircisinin giderek daha çok
ilgisini çekiyor. Sağlam oyunculuğuna su gibi dupduru güzelliği eşlik ediyor.
Hep daha iyi oyunculuğa giden yolun uzun ve meşakkatli olduğunu biliyor. Ancak
içindekini arayıp da bulabilen şanslı kişilerden… Aklında, düşlerinde sanat hep
vardı ama sahne; sınav nedeniyle oraya çıktıktan sonra tutkuya dönüştü. Resimle
başlayan sanat tutkusu; içgüdüsel bir itkiyle yöneldiği konservatuar sınavı ve
hayati tesadüflerin etkisiyle tümüyle sahneye yöneldi. Okumaya hak kazandığı
arkeolojinin yanında eğitimini almayı istediği Akademi’ye alınmayınca büyük bir
arayışın içinde buldu kendini. Tılsımlı cümleyi usta bir tiyatrocu; Yıldız
Kenter söyledi, “Önce karar ver.” Yine bir sınav nedeniyle üstüne çıkıp indiği
sahnenin gerçekten istediği tek yer olduğunu o anda böylelikle buldu. Ve bir
kez daha deneyerek Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro eğitimi alma hakkını
kazandı. Ardından dört yıl Şehir Tiyatroları’nda oynadı. Yetmedi, yetinmedi…
Belli kalıpların içinde hissettiği sıkışmışlığı; Nebraska’ya giderek oyunculuk
çıtasını yükseltmeye karar vererek aştı. Garsonluk ve bebek bakıcılığı yaparak
sürdürdüğü öğrenciliğini Amerika’da yaşama ve çalışmanın her koşuluna sahip
olduğunda bırakmak zorunda kaldı. Son yıllarda ‘Buluşma’nın Marilyn
Monroe’sunu, Biket İlhan’ın yönetmenliğinde çekilen ve vizyona girdikten sonra
tartışmalar yaratan ‘Mavi Gözlü Dev’in Piraye’sini, ‘Can Tarlası’nın pek çok
yüzünü canlandırarak dikkat çeken Dolunay Soysert, Monroe rolüyle 2005 yılında
‘Afife Jale En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü aldı. Sahne üzerinde olmanın heyecanını
‘Müthiş’ olarak nitelendiren Soysert, oyunun hemen ardından resimle başlayan ve
bir serüvene dönüştürdüğü sanat macerasını anlattı…
Dört sene profesyonel tiyatrodan sonra her şeyi bırakıp
Amerika’ya gittiniz…
Şehir Tiyatroları’nda çalıştıktan sonra bittiğimi düşündüm.
Eğitimin, ezberci sistemin devamı olduğunu düşündüm. Üçüncü senenin sonunda
dedim ki ‘beni bu araba 30 kilometre daha idare eder ama ondan sonra benim yeni
bir benzinci bulmam lazım, cebimdekiler bitti.’ Düzenden ve durmaktan çok sıkıldım,
çünkü kendini aşmak lazım. ‘Tamam, okul bitti, ben şimdi bir süre yevmiyeli çalışıyorum,
sonra maaşlı çalışıp, sonra emekli olacağım, bu bana yetmez, beş sene sonra
intihar ederim’ dedim. Çünkü tükenmiş olacağım ve kendimi kötü görmek
istemiyorum. Bu bende hep böyle, her zaman yeni bir şeyler buluyorum. Yenilik
hep bana yeni kan getiriyor. Birilerinin sizi listelemesi ve bir oyunun
‘casting’inde yer almayı beklemek bana uymuyor açıkçası. Özgürleşmeliydim.
Özgürleştim.
Niye Nebraska? Orada neler geldi başınıza?
Orada ilişkilerimiz vardı. Benim okulum klasik bir tiyatro eğitimi
vermediği için dördüncü sınıftan itibaren devam edebileceğim bir Art Academy
aradım ve okullar arasında genellikle Orta Amerika’daki okulların yabancı öğrencileri
aldığını fark ettim. ‘Daha iyi, aksanım temiz olur’ dedim, tabii ki sonra bir yıl
boyunca New York’ta o aksanı temizlemeye uğraştım. Dördüncü sınıfı bir daha
okudum. University of Nebraska’dan drama okuyarak mezun oldum sonra New York’a geçtim.
Asıl amacım yükseğini yapmaktı, fakat öyle bir maddi gücüm olmadığı için
yapamadım. Çalıştım, oyuncular için bebek bakıcılığı ve garsonluktan daha uygun
bir sistem yok. Oradayken zaman zaman şunu fark ettim, profesyonel hayattan,
alkıştan sonra tekrar okumaya başladıktan sonra yahu hata mı yaptım, ne güzel
alkışlanıyordum, dediğim zamanlar oldu. Ama o düşüşler çok iyi oldu. Yukarıların
daim olduğunu gösterdi oradaki hayat bana. Erkenden öğrendim. Orada kalmayı çok
istedim ama şartlar imkan vermedi.
Bunca karakteri bünyeniz nasıl kaldırıyor?
Taşımamakla ilgili. Mesela şu anda sahnede yedi kadın bıraktım.
Kıyafetlerini topluyorlar ve cumaya yine onlarlayım. Çok kaptırmamak lazım. Çıkıyorum
orada hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyorum. Orası özgür bir alan olduğu
için hiç kimse de bir şey söyleyemiyor. Kuralların dışındayım. Bitince kendi
kimliğime dönüyorum. Zaman zaman tuhaf şeyler olabiliyor. Dizi için bütün gün
plastik bir bebeğin üstünde ağladım durdum. Akşam oyunun provasında töre
sahnesini çalışıyoruz ve çok içli olmak gerekiyor ama ağlayamadım, bütün gün
plastik bebekle çalışmaktan oldu bunlar. Yani zaman zaman beceremeyebiliyorum.
Nazım Hikmet’in Piraye’sini canlandırdınız, nasıl bir
karakter çıktı karşınıza?
Ben çok güçlü bir kadın gördüm Piraye’de. Piraye’yi açıkçası
bir tek şiirlerden tanıyordum. Hangi dönemlerde Nazım’la olmuş, nasıl varolmuş
onu biliyordum. Ama iş bana geldiği zaman bu konuyu çok da derinleştirmemeye
karar verdim ve bunu senarist ve yönetmenle de paylaştım. İzin verirseniz ben
Piraye’nin hayatını didik didik araştırmayacağım, çünkü o zaman Piraye ile
ilgili düşüncelerim bozulacak dedim. Çok özel bir kalbi olduğunu düşünüyorum.
Hapishanedeki Nazım’ı seven bir kadın o. Biket İlhan da ‘Yakalayabileceğine
inanıyor musun?’ dedi. Ben de ‘İnanıyorum ama yakalayamazsam siz beni tutarsınız’
dedim. İlk çekimi yaptık. Ve böyle devam ettik. Fotoğraflardaki kadın kim, yanında
Nazım varken nasıl bakıyor, yalnızken nasıl bakıyor, hüzünlü mü, yorgun mu?
Fotoğraflardaki kadınla şiirlerdeki kadın birbirine uyuyor mu? O zaman fark
ediyorsunuz, Nazım şiirlerinde bir kadın yaratmış ama o kadın oralarda değil,
onun çok başka dertleri ve çok başka ilgileri var. Resimler ve şiirlerle yola çıktım.
İnanılmaz bir kadınmış.