Nehirlerin anasıyla
kucak kucağa…

Yazı/Text-Fotoğraflar/Photos: MUSTAFA ÖNDER
Altı ülkeden geçen, çevresinde 90 milyon insanın yaşadığı
ve bereketiyle 300 milyon insanı beslediği tahmin edilen Mekong Nehri Güneydoğu
Asya’yı ucuza keşfetmek isteyenlerin de gözdesi.

Kaç saattir bu teknedeyim bilmiyorum. İki yanımızdan
durmaksızın akan yeşil nehir suyunu yara yara ilerliyoruz. Bu tuhaf ve
alışılmadık yol boyunca balık tutan ve dik yamaçlardaki tarlalarında çalışan
insanlara rastlıyoruz. Burası Mekong Nehri, pek çok ülkenin insanı için
‘Nehirlerin Anası.’ Dünyanın en uzun 12. (4.900 kilometre) ve en geniş 10. akarsuyu. Nehir yeryüzüne Çin-Yunnan’da yer alan Mekong
Myanmarda’dan (eski adıyla Burma) sonra Tayland ile Laos arasında sınır
oluşturuyor ve Laos’un güneyinden Kamboçya’ya, oradan da Vietnam’a geçiyor.
Mekong bu altı ülkenin bereketi, ekmek parası ve ulaşım aracı. Özellikle dağlık
Laos için bir hazine. Çin’den Vietnam’a Mekong’un çevresinde tam 90 milyon
insan yaşıyor. Ve çevresinde yetişen ürünle 300 milyon insan besleniyor. Nehir
yalnızca çevresindekilerin değil Avrupa ve Amerika’nın da büyük ilgisini
çekiyor. Ünlü yönetmen Francis Ford Coppola’nın 1979 tarihli ve Vietnam
Savaşı’na bambaşka, eleştirel bir mantıkla bakan şaheser filmi ‘Kıyamet’in ana
karakterlerinden biri de Mekong. Ancak nehrin Batı dünyasının ilgisini çekmesi
çok eskilere dayanıyor.
Portekizli Antonio de Faria tarafından 1540’ta keşfedilen
Mekong, Avrupalılar tarafından çizilen haritada deltadan yukarıya akan küçük
bir nehir olarak tanımlanmış. Avrupalıların burayla ilgilenmesi Avrupalı etnik
grup Spaniardlarla Portekizlilerin dinlerini buralara yaymak amacıyla bu
bölgeye yolculuk yapma isteğiyle belirmiş. Bu düşünceyi ilk gerçekleştirense
1641-42 yıllarında Laos’un şu anda başkenti olan Vientiane’e giden Hollandalı
Gerrit van Wuyshoff olmuş. Fransızlar ise bölgeyle 19. yüzyıl ortalarında ciddi
olarak ilgilenmeye başlamış, 20. yüzyılın ilk 10 yılında Laos’u kolonileri
konumuna getirmiş. Amerika ve Fransa arasında birinci ve ikinci koloni
savaşları sonuna kadar iki ülkenin ilgileri devam etmiş. Vietnam Savaşı’ndan
sonra, Amerika destekli Tayland hükümeti ile diğer ülkelerin yeni komünist
hükümetleri arasında oluşan gerilim sonucunda Mekong Nehri’nin ortak
kullanılmasına karar verilmiş.
Nehirlerin anası insanı devasa bir coğrafyada istediği yere
götürüyor. Laos’un eski başkenti Luang Prabang özellikle sırt çantalarıyla
ucuza dolaşan genç turistlerin uğrak yeri; bunun en önemli nedeni yine Mekong.
Benim amacım da onlardan farklı değil. Sabahın erken saatlerinde Tayland’ın
Chiang Kahong adlı sınır kasabasında “hızlı tekne mi, yavaş tekne mi?” sorusuna
yanıt bulmaya çalışıyorum. Hızlısı altı saatte, yavaşı iki günde aynı mesafeyi
katediyor. Normal mantık çerçevesinde hızlı olanı tercih etmek gerek ancak bu
hızlı tekneye inanılmaz bir gürültü, bitimsiz bir sarsıntı ve ölümcül kaza
olasılıkları eşlik ediyor. Uzun uzun düşündükten sonra kararımı veriyorum;
seçimim yavaş olandan yana.
Önce Chiang Kahong’dan küçük bir tekneyle karşıya yani Laos’un
sınır kasabası Huay Xa’ya geçip vizelerimizi işletiyoruz. Birçok farklı
milletten 25 kişiyiz. Luang Prabang’a doğru manzarayı seyrederek ilerliyoruz.
Başlarda mesafeli bir nezaketimiz var. Öyle sıkışık bir konumda oturuyoruz ki
giderek samimiyet koyulaşıyor. İlk beş saat içinde İsveç, Avustralya, Amerika,
Yeni Zelanda ve Kanada’dan bir sürü arkadaşım oluyor. Teknemiz ilerlerken biraz
huşu, çokça korkuyla bakıyorum yanından geçtiğimiz yamaçlara. Korkumun nedeni
yerlilerden duyduğum efsaneler. Arada tek tük nehre ağlarını atan balıkçılara
rastlıyoruz. Dünyanın en büyük yayın balığı bu sularda yakalanmış ve literatüre
adı ‘Giant Mekong Catfish’ olarak geçmiş. Hayalet, dev balık filan derken
geceyi geçireceğimiz Pakbeng köyüne ulaşıyoruz. Köyün yerlileri şölen
havasında… Herkes pansiyonunun güzelliğini anlatıyor. Küçük bir köy olmasına
karşın seçenek bol… Küçük bir kız çocuğunun peşine takılarak çok yakın dediği
pansiyona iki kilometre yürüyerek ulaşıyorum. Nehir kenarında tertemiz bir
çiftlik görünümündeki pansiyona önce gelenler çoktan odalarına yerleşmiş. Duş,
tuvalet bahçede. Haşhaş satmaya çalışan gençler de çevrede. Odama yerleştikten
sonra buğulu güzelliği ile Mekong’u seyretmeye nehir kıyısına iniyorum. Açlık
bastırınca kenarı lokanta haline getirilmiş bir eve yanaşıp yaşlı bir Laoslu
kadının sunduğu hoş görünümlü her şeyi tadıyorum. Avuç içinde sıkılarak top
haline getirilen ve et ya da balık yahnisine banılarak yenilen pilav çok
lezzetli. Köyün içinde bir evin önünde biriken kalabalık dikkatimi çekiyor ve
yanaşıyorum. Burası ev değil elektronik eşya dükkanı. Dükkan sahibi köylüsüne
jest yaparak televizyonlardan birini açık bırakmış, herkes onu seyrediyor.
Köyde sayılı insanın evinde jeneratör olduğundan köyün sakinleri mutlu mutlu
film seyrediyor. Televizyon her yerde aynı etkiyi yaparak insanları büyülüyor.
Gece sivrisineklerle geliyor. Cibinlik olmasa perişanız. Rüyamda dev balıkların
dans ettiği Mekong’dayım. Sabah kahvaltı ve erzak için halk pazarına
dalıyorum. Kızartılmış hamurlar, muz yaprağına sarılı yapışkan pila ve meyve
alıyorum. Acılı ‘noodle’ çorbası midemi ısıtıyor. Mekong yeni uyanmış bizleri
bekliyor. Ve kaptanımız demir alırken konuksever Pakbeng halkı bizi uğurluyor.
Kaptanımız sakin bir Laoslu. Arada küçük çaplı şelale ve girdaplardan sağ salim
çıkmamızı onun eşsiz deneyimine borçluyuz. Ancak bu deneyimler yolculuğumuza
heyecan katıyor. Nehirde büyük bir sükunetle ilerlerken büyük bir gürültüyle
sarsılıyoruz. İki dakika sonra yanımızdan hızlı tekne ve mağdurları geçiyor.
Onları gören ekibin tüm üyeleri engel olamadıkları bir sevinçle birbirine
bakıyor. Yakınından geçtiğimiz yamaçlardan birinde minik bir koya rastlıyoruz.
Yaklaştıkça pazar yerini anımsatan tezgahları ile pek çok kişinin bizi
heyecanla beklediğini görüyoruz. Süremiz kısa, 10 dakikalık alışverişten sonra
yeniden nehirdeyiz. Bu kez nehir kenarında hoplayıp zıplayarak yüzen küçük
çocuklar neşemiz oluyor. Kimi yamaçların üzerinden bize el sallarken kimisi en
yüksekten atlama gösterisi sunuyor.
Yanımızdan geçen teknelerle ve nehrin iki yanındaki
yamaçlarda görmeye başladığımız yerleşim alanlarının sayısındaki artışla Luang Prabang’a yaklaştığımızı hissediyoruz. Ve iki günlük yemyeşil yolculuğumuzun ardından
nihayet şehir tümüyle karşımızda.
Hayatımın en sakin, en huzurlu, en pastoral, en heyecanlı,
biraz yavaş çekim biraz da belgesel film tadındaki yolculuğu burada
noktalanıyor. Şaşırtıcı ama iki gün önce kafamda bir sürü soru işaretiyle,
kararsız ve bilinmezlere gebe, ürkek ve ayaklarım geri geri giderek başladığım
bu yolculuğu çok özleyeceğim.

Laos’da bir Budist tapınağı… Gizemli görünüşüne karşın
gelen herkese açık…

Human scenes from Chiang Kahong to Luang Prabang…