Cape
Town, Johannesburg Jazz Şehirleri “West’in” Tarihçileri yine “Rest’i” Yazıyor


Genelde jazz müziğinin başlangıç noktası kolonileşme
döneminde köleleştirilen Afrikalıların Kuzey Amerika kıtasına gelip, buradaki
insanlarla kültürlerini ve müziklerini birleştirmeleri olarak kabul edilir.
Burada merak edilecek soru; 16, 17, 18 ve 19. yüzyıllarda Afrika’da yaşayan tüm
siyahların Amerika’ya ya da Avrupa’ya mı gittikleridir? Kolonileşme ve
köleleştirmenin en önemli merkezlerinden biri olan günümüz Güney Afrikası da
yukarıda sorulan soruya cevap bulmak için iyi bir model olabilir. Tabiki de
sorunun cevabının evet olması imkansız olduğu için cevap tabiki hayırdır.
İspanyolların ve İngilizlerin Afrika’yı kolonileri haline getirdikleri dönemde
de burada Afrika müziğinin varolduğundan söz edilebilir. Ancak bu müzikler ya
da parçalar sadece İngiliz tarihçilerin yazdıkları oranda günümüze ve tarihe
yansımıştır. Oldukça ilkel olan Afrika toplumu 1900’lü yıllara kadar baskı ve
güçsüzlüğü nedeniyle tarihin sayfasına kendi adına çok birşey yazdıramamıştır.
Aynı durum maalesef müzik için de geçerlidir. Bu nedenle ?Afrika müziği acaba
Kuzey Amerika ya da Avrupa gibi bir coğrafi bölgede başka insanlarla buluşmayıp
Afrika coğrafyasında kalsaydı, günümüz jazz müziğine dönüşebilir miydi?
sorusuna cevap bulmak oldukça zor bir hal alır. Bunun neden yukarıda
belirttiğim gibi West’in tarihçilerinin Rest’i yazmasından kaynaklanıyor. Bu
durumun sadece müzik için geçerli olmadığı düşünülürse Afrika eski tarihinin ne
kadar taraflı yazıldığı hala önemli bir tartışma konusudur.
Güney Afrika: Deniz ve İyi bir Coğrafya
Güney Afrika’nın kolonileşmesinin önemli iki ana nedeni
vardır: Birincisi Ümit Burnu’nun eşsiz coğrafik avantajı, ikincisi ise zengin
pırlanta yatakları. Bu nedenle 15. yüzyıldan itibaren sırayla İspanya ve
Hollanda’nın, 19. yüzyılın sonunda nihayet İngiliz İmpartorluğu’nun tamamen
eline geçmiştir. Yüzyıllar boyu özellikle Johannesburg, altın ve pırlanta
madenleri olduğu için ve Cape Town, denize yakınlığı ve jeografik önemi için
İspanya, Hollanda ve İngiltere arasında bir çekişme haline gelmiştir. Bu
bölgede müziğin gelişmemesinin başlıca iki neden altında toplayabiliriz.
Bunlardan birincisi şehirler her imparatorluğun değişiminin ardından kültür ve
dilde farklılıklar ile karşılaşıyorlardı. Böylece gelen her imparatorluk baskı
ile kendi dilini ve kültürünü Güney Afrika toplumuna yerleştirmek amacındaydı.
İkinci neden ise birinciye bağlı olarak özellikle siyahların ağır çalışma
saatleri sırasında başka hiçbir iş ile uğraşmaya zaman bulamamalarıdır. Bunun
sonucu olarak daha çok madenlerde çalışan binlerce işçi Amerika’da olduğu gibi
Pazar günleri kiliselerde rahatça kültürlerinin ritüellerini uygulamıyorlardı.
Bir diğer neden de siyahların sürekli gerekli köle işçi ihtiyacı duyulan
çeşitli şehirlere gönderilmesi sayılabilir.
Salvation Army, Ama Bu Müzik Bizim Değil mi?
Salvation Army 1865 yılında Londra’da kurulan bir
organizasyondur. Bu organizasyonun amacı dünyadaki tüm insanları İsa’nın
fikirleri doğrultusunda birleştirmektir. Bu misyoner kurum 1890 yılında Güney
Afrika’ya Johennesburg’a gelmiştir. Gelişinin en önemli sebebi de yavaş yavaş
tüm Afrika’nın İngiliz Kolonisi altına girmeye başlamasıdır. Salvation Army’nin
bünyesinde ilk jazz müziği olarak nitelendirilen ve daha Amerika’da bile yeni
yeni başlayan Brass Band müzik eğitimi de vardı. Aslında bakıldığında
Johannesburg, jazz ile Paris, Varşova ve Stockholm’den daha önce tanışmıştır.
Ancak ilginç olan konu Brass Band’in vurmalı tempoları ve vuruşları
Johannesburg’da bu müziği dinleyen Siyah Afrikalılara oldukça tanıdık gelmişti.
Bunun en önemli nedeni kuzeyde bu müziğin kendi kardeşlerinin etkisiyle
oluşmaya başladığını anlamış olmalarıdır. Ancak bu benzerliğe rağmen kötü
yaşama koşulları hiçbir zaman Afrikalıları müziğe odaklanmaya itememiştir.
Afrika Kurtuluş Marşı: Nkosi Sikelel’iAfrika
1800’lü yılların ikinci yarısında siyah Afrikalılar yaşam
koşulları ve üzerlerindeki baskıdan kurtulmanın yolunu aramaya başladılar.
Bazılarına göre Afrika artık özgürlüğüne kavuşmalı ve siyahların çoğunukta
olduğu bir hükümet kurulmalıydı. Bunun için Afrika Ulusal Kongreleri toplanmaya
ve örgütlenmeye başlamıştır. Bu tarihsel süreç içerisinde 1897 yılının kritik
bir önemi vardır. Yıllar sonra Güney Afrika’nın milli marşı olarak kabul
edilecek Nkosi Sikelel’ iAfrika (God Bless Africa, Tanrı Afrika’yı kurtarsın)
şarkısı Johannesburg ‘da Enoch Sontonga tarafından İngiliz baskısı altında olan
bir evde Xhosa dilinde kaleme alınmıştı. 1912 yılın Afrika Ulusal Kongresi’nin
resmi marşı olarak kabul edilen şarkı Afrikalıların da şarkı yapabilmelerini
göstermek açısından bir mihenk taşı olarak kabul edilebilir. 1909 yılında ise
Reuben Caluza ilk defa gizli olarak Afrika’da Zulu koro müziği hakkında
eğitimler vermiştir. Böylece geleneksel Afrika müziği kendi içinde gelişme
göstermeye başlamıştır. 1920’lerde Caluza Amerika’ya gidip eğitimine burada
devam edecektir. Caluza ayrıca Afrikada org ve piyanonun kullanımında da etkili
olmuştur, böylece Marabi müziği olarak adlandırılan ve Amerika Ragtime tarzının
başlangıç noktası olarak kabul edilen müzik ortaya çıkmaya başlamıştır.
Marabi Jazz’a Yaklaşıyor
1920’nin hemen başında Johannesburg bir kanun çıkartır. Bu
kanuna göre siyahların artık beyazların yanında çalışmaları bile
sınırlandırılmıştır ve siyah beyaz ayrıştırma politikaları başlamıştır.
Amerika’nın Harlem’i gibi siyahlar endüstrinin geliştirildiği modern
Johannesburg’dan şehir dışına, gelişmemiş bölgelere tamamen sürülmeye
başlamışlardır. Bu da Afrikalıların kendi mikro kültürlerini daha kolay
yaşayabilecekleri bir ortamı hazırladı. Sophiatown orta sınıf fakir işçilerin
sokakta Marabi kültürünün öğelerinden dans ve müzik şovlarını yaptıkları önemli
kasabalardan birisi olarak kabul edilir. 1930’lu yıllarda Marabi müziği kendini
geliştirerek yavaş yavaş Afro-Amerikan ve Vaudville müziğine doğru kayma
gösterdi. Ancak yapılan bu müziklerin çoğunun eğlenceli ve hareketli müzikler
olduğunu söylemek oldukça zordur. Bunun en önemli nedeni toplumun baskı ve
zorluklar içerisinde yaşamasıdır.

Manhattan Brothers ve Amerikan Etkileşimi
Siyah-Beyaz ayrıştırma politikalarının daha fazla etkisini
gösterdiği dönemlerde müzik siyahlar için bir nefes alma aracı olmaya başladı.
Manhattan Brothers’ın amacı kötü durumda yaşayan Afrikalıların hayatlarına biraz
renk katmaktan geçiyordu. Ancak kasabalarda çalan gruba siyahlar tarafından
talep beklenildiğinden çok daha fazla oldu ve grup 1933 İngiliz bir şirket ile
anlaşıp stüdyoya girdi. Kendilerini Amerikan müziği ile birleştirdiklerini
söyleyen grubun müziği stüdyoda ingilizler oldukça çağ dışı gelmişti. Ekonomik
kriz ve savaşın etkisiyle bir albüm hiçbir zaman yapılamadı. Ancak jazz kültürü
yerini almaya başladı; Amerikan jazz’ından, Afrika geleneksel müziğine,
Hristiyan koro geleneğinden Afrika vurmalıların kadar geniş bir yelpaze
oluşmaya başladı. Johannesburg’da doğan ve Güney Afrika’nın süperstarı olarak
kabul edilen Miriam Makeba da 1950’de Manhatten Brothers grubunda kendini
göstermiştir. Makeba, Afrika halkının acılarını anlatan bir anne gibi görülmektedir.
Günümüzde hala yaşamını sürdüren sanatçı yaptığı tüm açıklamalarda ve
şarkılarda Afrika halkının ayrıştırma politkalarında çektiği acıları
anlatmaktadır. 1967 yılında kendi grubu ile çıkardığı “Pata Pata” şarkısının
daha sonra salsa müziği ile birebir örtüştüğü görülmektedir.

Dollar Band, Afrika Jazz’ı Dünyaya Açılıyor
Cape Town’ın jazz ile tanışması Johannesburg’dan biraz daha
geç olmuştur. Dolar Brand İslam dinine geçmesine kadar müzikle oldukça fazla
ilgilnemiştir. 1950’li yıllarda Afrika jazz’ının gelişiminde söz sahibi
olmuştur. Willie Max Big Band ile birleşmesinin ardından, 7 yaşından itibaren
piyano çalması ve müzik eğitiminin devam etmiş olmasının da etkisiyle Afrika’da
bir star haline gelmiştir.
Afrika’nın ünlü trompetçilerinden Hugn Maskela da Dollar
Band ile birleşip ayrı bir quartet oluşturmuştur. Maskela’nın Grazing in the
Grass albümü 1968 yılında Amerika listelerinde 1. sıraya oturmuştur. Birkaç yıl
sonra Afrika’yı kasıp kavuracak bebop hareketinin ünlü temsilcisi Jonas Gwangwa
da Quartet’ın üyeliğini kabul etmiştir. Jazz Afrika’da etkisini öyle bir
göstermiştir ki maden işçileri federasyonu kendi için de amatör bir jazz grubu
bile kurmuştur.
1950’lerin başında Afrika’da radyonun yayılması da jazz’ı
etkileyen önemli faktörlerden sayılabilir. Her ne kadar politik söylemler
siyahlar için yasak olsa da müzikleri radyo yayınlarında dinleyici karşısına
çıkıyordu. 1963 yılı Dollar Brand ve Afrika jazz’ı için bir dönüm noktasıdır.
Çünkü Brand Avrupa turnesine katımıştır ve burada Duke Ellington tarafından
sahneye takdim edilmiştir.

Jazz’cılar Birer Politik Figür
Zakes Nkosi, Elijah Nkwanyana ve Michale Zabu’dan oluşan
grupta yaptığı müziklerde hep Afrika’da yaşayan siyahların kötü dürümünü
anlatmaya çalışıyorlardı. Chris McGregor ise Afrika müziğinin gelişimini
sağlayan bir beyaz İngilizdir. McGregor 1940’lı yılların başında Afrika’ya
gelir ve buradaki müzikten çok etkilenir ve Afrika’da kalmaya karar verir.
Hayatının bir çoğunu önyargıları yıkmak ve siyah beyaz toleransını arttırmak için
politik bir figür olarak çalışmıştır. İlk başlarda siyahlarla iletişim kurmakta
zorlanan Gregor 1970’lerde siyahlarla beyazların beraber eğitim alabileceği
Cape Town Üniversitesi’nde eğitim vermeye başlamıştır. 1980’li yıllar
Johanesbourg ve Cape Town için dayanılmaz yıllar olarak nitelendirir. Nelson
Mandela’nın liderliğini yaptığı siyah ayaklanmaları sokaklara taşmıştır ve
huzur tamamen kaybolmuştur. Hem Miriam Makeba hem de Dollar Brand (Abdullah
İbrahim) Amerika’ya taşınmak zorunda kalmışlardır. Jazz müziği yapan onlarca
kişi de Avrupa’nın çeşitli bölgelerine akın etmiştir. 1990’lı yıllar ise dönüş
yıllarıdır 1991’de Makeba 20.000 kişiye, 1992’de ise Abdullah İbrahim 10.000
kişiye Cape Town ve Johannesburg’da konserler vermiştir.

Baskı ve Ayrışma Politikaları Arasında Büyüye(meye)n Jazz
Cape Town ve Johannesburg’da jazz’ın gelişimi İngiliz
baskısı ve 1940’lardan itibaren başlatılan siyah-beyaz ayrıştırma politikaları
ile sürekli sekteye uğramıştır. Bunlara rağmen Güney Afrika jazz’ının kendi
içinde büyüdüğünü söylemek yanlış olmaz. Jazz’ın ölü hayatlarda bir nefes
olduğu da doğrudur. Günümüzde Cape Town’da dört jazz kulübü vardır ve
uluslararası bir jazz festivali yapılmaktadır. Johannesburg’da ise ufak jazz
organizasyonlarının dışında 2 adet jazz kulübü bulunuyor.