Jazz’a
gelen taze kan; Vijay Iyer

New York East Village’de saksofon üstadı John Zorn’un
uzun emekler sonucu vücuda getirdiği The Stone, Zorn’un kendi deyimi ile bir
“jazz laboratuarı”; çünkü onun sahnesi sadece deneysel ve avant- garde jazz
icracılarının simyacılık hünerlerini sergilemeleri için yaratıldı.

The Stone ile ilk kez Yuko Fujiyama’nın, daha sonra oldukça
büyük ses getirecek “Tag” isimli deneysel albümünün tanıtım partisi ile
tanışmıştım, uzun bir aradan sonra bu kez başka bir deneysel piyanist Vijay
Iyer’in usta Steve Coleman’la ile yapacağı düeti dinlemek için gittim. Vijay
Iyer uzun zamandır bir çok müzik eleştirmeni tarafından son yılların en
yenilikçi ve yetenekli genç jazz piyanisti olarak betimleniyor ve hatırı
sayılır jazz medyasında hakkında oldukça olumlu yorumlara yer veriliyor. Vijay
Iyer’in performans davetiyesini aldıktan hemen sonraki bir hafta içinde, Iyer
ile ilgili önce U. S. News & World Report, daha sonra da The New Yorker
gibi iki önemli yayında satırlar dolusu methiye okuyup ve dahası onun “today’s
most important piyanist” (günümüzün en önemli piyanisti) gibi iddialı bir
etikete mazhar olduğunu öğrenince elimdeki davetiyeyi biraz daha sıkı kavradım.
Onu daha önce dinlememiş olanlar için Vijay Iyer’in konser
öncesi, The Stone ’un sahnesinde gazeteciler ile yaptığı mütevazı sohbet, sakin
ve rahat tavırları oldukça aldatıcıydı, çünkü birazdan o sakin, yumuşak bakışlı
adam gidecek piyanosu ile ateşli kavgalar eden, hırslı parmaklarıyla yüksek
sesli kelimeler bağıran başka biri gelecekti. Vijay Iyer, canlı performansında
da en az albümlerindeki kadar cesur cümleler kuruyor, yaratıcılığını ancak
kendi enerjisi ile sınırlandırıyor. Performansın ilk setinde sahne alan,
Iyer’in Stephan Crump (bas) ve Marcus Gilmore (davullar) ile oluşturduğu trio
ağırbaşlılıktan oldukça uzak ve Iyer’in temposu yüksek kompozisyonlarını,
onların kendilerine has dinamiklerini dinleyiciye en iyi şekilde hissettirecek
kadar deneyimliydi. Iyer’in, muadili diğer müzisyenler tarafından son
zamanlarda sıkça tekrarlanan klişelere inat, oldukça orijinal ve özgün bir
dizilim tarzı var. Düzenlemeleri ise “son zamanların en yenilikçi piyanisti”
ünvanını her kelimesine dek hakedecek kadar yaratıcı ve liberal.
Vijay Iyer, 1972 yılında Güney Hindistan’dan göçmüş bir
ailenin yeni dünyada doğmuş ilk ferdi olarak New York’da dünyaya geldi. Müziğe
olan özel ilgisini, annesinin yanında çalıştığı müzik öğretmeni farketti ve
erken yaşlarda keman ile ilk müzik derslerine başladı. Altı yaşında kendi
başına piyano çalmayı öğrenen Iyer, uzun yıllar hiç bir özel müzik dersi
almadan piyano çalmaya hobi olarak devam etti. 22 yaşında psikoloji master’ını
tamamladıktan sonra, ilk kez müziğe olan yeteneğini ciddiye aldı ve U.C.
Berkeley’de müzik doktorası yapmaya karar verdi. Doktorasını yaparken, San
Francisco ve çevresindeki jazz kulüplerinde sahne almaya başlayan Vijay Iyer,
bu performansları sırasında Steve Coleman, George Lewis, David Wessel, Miya
Masaoka, Liberty Ellman, Imani Uzuri, Elliot Humberto Kavee, Aaron Stewart ve Rudresh
Mahanthappa gibi usta müzisyenlerin dikkatini çekti ve onlarla birlikte çeşitli
projelerde sahne aldı. Sound’unda sıklıkla kökleri olan Hint ve Afrika
ezgilerinden organik olarak beslenen Iyer’e ilk albüm teklifi Güney Amerika’da
Asya ve Africa tandanslı yaratıcı projelerin çoğunun çıkış noktası olan plak
şirketi, Asian Improve’dan 1995 yılında geldi. Iyer ilk solo albümü
Memorophilia’da Steve Coleman ve George Lewis’den tam destek aldı ve bu büyük
destek ikinci solo albümü Architextures’da da devam etti. Memorophilia ve
Architextures Iyen’in sound’unun karakteristiklerini anlamak ve sonraki
albümlerinde bu karakteristiklerin nasıl şekillendiğini ve geliştiğini kavramak
adına, biz dinleyiciler açısından oldukça önemli iki başlangıç albümü. Ardı
ardına çıkan bu iki albüm Vijay Iyer isminin özellikle New York jazz
çevrelerince daha sık tekrarlanmasını ve müzisyenin yerini pekiştirmesini
sağlarken, Iyer sadece Birleşik Devletler’de değil, Avrupa’daki bir çok önemli
jazz etkinliğinde de konserler vermeye başladı. 2001 senesinde, bu kez
kendinden daha emin ve deneyimli bir müzisyen olarak, kafasındaki jazz
atölyesinde yarattığı sıradışı tonları ve dizilimleri daha yüksek sesle
dinleyenlere duyurmaya karar verdi. Aynı sene kaydettiği Panoptic Modes ona
daha sonra 2003 yılında bir kez daha almaya hak kazanacağı Alpert Awards gibi
prestijli bir ödülü de yanında getirdi. Panoptic Modes?u, önce Your Life
Flashes, daha sonra tamamen şekillenecek ve Iyer’in imzası haline gelecek
stilinin ilk önemli örneklerini verdiği 2003 tarihli Blood Sutra takip etti.
Blood Sutra ile Iyer’in ismi bu kez, Downbeat dergisinin uluslararası en
iyiler listesine girmeye başladı, 2005 yılında ise aynı derginin en itibarlı
ödülleri olan; yükselen piyanist, yükselen kompozitör ve en iyi jazz
performancısı ödüllerini kazandı. Stimulated Progress, 2005 yılının en iyi
jazz albümü seçilen Reimagining, 2006 yılının en çok konuşulan ve ses getiren
jazz kayıtlarından biri olan Raw Materials ve raflarda henüz yerini almış özel
bir projenin ürünü olan Still Life with Commentator, Iyer’in çalışkan
yaratıcılığının en önemli örnekleri.
Vijay Iyer, jazz müziğinin ve bir piyanistin sınırlarını
sonuna kadar zorlamaktan çekinmeyen bir müzisyen. Kompozisyonlarındaki
akıcılık, verdiği farklı duygular arasında yaptığı eşsiz melodik bağlantılar,
enerjisinin ve yaratıcılığının özgünlüğü onu benzerlerinden farklı kılıyor.
Jazz’a getirdiği eşsiz yorum ile kulakları tazeleyen Iyer, her albümü ile
kaçırılmaması gereken bir isim.