JAZZARAZZI

Yahu bu aşk denen şey nedir?
İnsanlık var olduğundan beri aşkın ne olduğunu keşfetmeye
çalıştı, hala da çalışıyor, peki netice ne oldu deseniz şunu söyleyebilirim;
insanlar da asırlardan beri aşkı körlerin fili tarif etmesi gibi tarif etmeye
devam ediyorlar. Herkesin aşk anlayışı diğerlerininkinden farklı. Cole Porter
ölümsüz şarkısı ‘What is is this thing Called Love’da sorunun cevabını vermiyor
ama aşkın neden kendisini aptal durumuna düşürdüğünü sorarak olaya farklı bir
boyuta getiriyor.
Bana gelince, benim gerçek aşkım jazz.
Peki bu jazz denen şey nedir? Bence jazz denen şey aşkın ta
kendisi. Bir çok kişi de benim gibi düşünüyor. Gene de çok kişi diyerek sizi
yanıltmayayım, ne yazık ki çok kalabalık değiliz.
Buna rağmen son günlerde Türkiye’de jazz denen şeye olan
ilgi artıyor. Festivaller, konserler, sponsorluklar ve kulüpler birbiri
ardından mantar gibi çoğalıyor.
Geçenlerde NTV Radyoda sürdürdüğüm ‘Evde Çalamadıklarım’
radyo programının 250.sinde konuğum olan Lloyd Chisholm’dan öğrendim. Dünyada
Amerika ve Fransa’dan sonra jazz ile tanışan 3. ülke Türkiye olmuş. Lloyd’a
göre Sidney Bechet jazz’ın Amerika’da ortaya çıkmasından sonra dünyayı dolaşan
ilk jazz müzüsyeni olmuş. Önce Fransa’ya gitmiş, ardından da 1928 yılında
Atatürk’ün huzurunda, Türk alfabesinin tanıtıldığı sırada Sarayburnu’nda bir
konser vermiş. Lloyd bunu okumuş olduğu Sidney Bechet’in otobiyografisine ve
Lord Kinross’un ünlü Atatürk kitabına dayanarak söylüyor. Demek ki jazz
rüzgarının bu topraklarda esmesi bir tesadüf değil.
Peki bu hikaye gerçek olabilir mi? Bence olabilir. Buna
benzer bir örnek daha vereyim. Dünyada ilk serbest bölgeyi kurduran kişi de
Atatürk idi. Şimdiki Tophane semtinde Ford otomobillerin parça halinde
getirilerek monte edildiği bir fabrika vardı. Bu bir varsayım değil, ben bu
gerçeği bizzat orada yaşamış ve o fabrikada çalışmış bir İngiliz’den öğrendim.
Sarayburnu’nda jazz çalınmış olması bu gerçeğe bakınca olamaz diye gözükmüyor.
Bu rüzgarın devamı olarak 1956 yılında Dizzy Gillespie Türkiye’ye geldiğinde
onu Ankara Havaalanında karşılayanlar arasında be-bop çalan Türk müzisyenleri
olan Cüneyt Sermet, Maffi Falay ve rahmetli Erol Pekcan varmış. Peki o devirde
bizimkiler nasıl oluyor da çok yeni bir akım olan be-bop çalmayı biliyorlardı.
Muhakkak ki bu işin bir kökü olmuş.
Dizzy’i karşılayanlar arasında yer alan Süheyl Denizci
ağabeyimiz de ne yazık ki geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı. Onunla bir
röportaj yapabilmek için Gerek Ali Sönmez kardeşim gerek ben çok uğraştık. Ben
Süheyl ağabeye yalvardım, rica ettim, tehdit ettim, araya ailesini koyarak
istedim ama ne yaparsam yapayım onunla bir röportaj yapmaya muaffak olamadım.
Allah çabalarımın şahididir.
Jazz’a ilgi artıyor dedik. Son günlerde jazz dinlenecek hoş
yerler çoğaldı. Tüneldeki Cafe Gramofon bu konuda benim ilk göz ağrımdır.
Elimde olsa o mekanı satın alır evim yapar içinde oturur daha sonra da oturma
odamda jazz çaldırarak insanlarla paylaşırdım. Sevgili arkadaşım Mert Aybek de
buna benzer bir şey yapıyor ama bildiğim kadarıyla o akşamları başka bir evde
uyuyor.
Nardis ise bir başka alem. Benim anlayışıma en yakın jazz
mekanı, sıcak mı sıcak bir yer. Zuhal ve Önder Focan burayı yoktan var ettiler
ve bir çok genç Türk jazz müzisyeni fidelikte yetişen çiçekler gibi burada
serpilip büyüdüler. “Jazz Kulüpte Dinlenir” sloganını hiç taviz vermeden
sürdüren bu mekan geçtiğimiz günlerde dünyanın en iyi jazz kulüpleri arasında
gösterildi. Bütün kalbimle bu tesbite katılıyorum.
Babylon’a gelince, bu ilginç mekanın sahipleri Mehmet ve
Ahmet Uluğ kardeşler ve Cem Yegül burayı bir jazz kulübü olarak
nitelendirmeseler de burası da dünyanın en iyi jazz kulüpleri arasında
gösteriliyor. Jazz buraya az uğruyor ama uğradığında ise çok keyifli şeyler
oluyor. Benim gönlüm daha çok jazz, daha az cuzz istiyor ama işin içine ticari
hayatın gerçekleri girince saf bir dünyada olmadığımızı hatırlıyoruz.
İstanbul Jazz Center daha varlıklı bir müşteri kitlesine
hitap etmesine rağmen canlı örnekler veren bir wikipedia ansiklopedisi gibi
İstanbullu jazz severleri birbirinden güzel jazz müzisyenleri ile buluşturuyor.
Kerem Görsev, Süha Kurultay ve Aytek Şermet jazz’ın finans ve basın ilişkileri
yönlerini çok iyi beceren arkadaşlarım. Geçtiğimiz ay orada Ernie Watts’ı
dinledim. Biraz da sohbet etme fırsatım oldu. Ernie ha bire albümlerimizden
alın diyordu, etrafa bakıp albümleri bulamıyınca garsona sordum. Meğer eşi
albümleri kendi çantasına doldurmuş set aralarında bizzat satarmış. Baktım baba
Ernie hanımının yanında tıpkı süt dökmüş bir kedi gibi masum masum bakıyor. Albümleri
ve paraları hanıma kaptırmanın rahatlığı içerisinde oturuyor. Dünyanın en
önemli jazz müzisyenlerinin de bizler gibi birer insan olduğunu görmek hoş bir
duygu.
Aşkın Arsunan son yıllarda İstanbul’un incisi Nişantaşı’nın
göbeğinde Niş’i jazz ile tanıştırmaya devam ediyor. Buna da çok seviniyorum
çünkü dünyadaki her türlü güzel şeyin var olduğu ve kafe kültürünün en güzel
örneklerinin bulunduğu Nişantaşında jazz’ın olmaması gerçekten bir görgüsüzlük
olacaktı.
Geçtiğimiz aylarda Beyoğlu’nda bir de Ghetto diye yer
açıldı. Buraya davetli olduğumu sanarak yanlışlıkla gitmiştim, içeride bir tane
bile jazz dünyasından arkadaşıma rastlamadım. Yavuz Baydar ile karşılaştığımda
önce sevindim ama daha sonra onun da jazz’cı değil gazeteci kontenjanından
geldiğini öğrendim. Ayakta kalmamak için kendime bir köşe bulmuştum, sonra bir
garson geldi ve burası sponsorların diyerek beni kaldırdı, benim yerime yeni
yetme bir iş adamı kılıklı tıfıl bir oğlanı oturttu. Yanlış adreste olduğumu
fark edince mekanı clubbar’lara terk ederek balık pazarının aşina sokaklarından
uzayıp gittim. Bir rivayete göre buranın sahipleri de aslında jazz
seviyorlarmış, hatta buraya jazz müzisyenleri de geliyormuş. Bir daha bakmak
lazım.
Festivallere gelince, bu konuda söylemek istediğim şeyleri
gelecek sayıya bırakıyorum, hele şu İstanbul Jazz Festivali başlasın ona göre
konuşalım istiyorum.
Jazz nedir sorusuna dönersek henüz ilk çıktığımız yerden
uzaklaşmadık ama şurası muhakkak ki Türkiyede jazz denen şey var. Zaten jazz’ın
özüne bakarsak böyle olması da normal, jazz da bizim topraklarımız gibi bir göç
yolu, her gelen bir şey bırakıyor, her giden bir şeyler almış oluyor. Belki de
bu noktada jazz nedir sorusunun cevabını da bulmuş oluyoruz.
Jazz bana göre Türkiye’dir, deli dolu, kıpır kıpır, renkli,
canlı, herşeye açık, herşeyi etkileyen bir kavram. Sonsuz bucaksız bir fil, ve
dostlar biz bu file bayılıyoruz.
Bizlerle paylaşmak isteidğiniz görüşleriniz ve duygularınız
olursa çok memnun oluruz.
Sevgiyle ve jazz’la kalın...