Nilüfer
Verdi’den 10 yıl süren bir İzhar
İzhar Nilüfer Verdi’nin on yıllık uzun bir suskunluğun
ardından yaptığı ikinci albümü için seçtiği isim. Farsça olan bu kelime açığa
vurma, meydana çıkartma ve göstermek gibi anlamların yanı sıra toplayıp
biriktirmek anlamına da geliyor.

Nilüfer bu kelimeye çok büyük bir ilgiyle okuduğu
Mevlana’nın Mesnevi’sinde rastladığını söylüyor. Ama kelimenin Nilüfer’e
söylettiklerinin öyküsü ise oldukça uzun, tam on yılın birikiminden
bahsediyoruz.
Albümü yayınlayan A.K Müzik yedi yıldan beri başta kültür ve
sanat alanlarında olmak üzere düzeyli ve kaliteli faaliyetlerde bulunmak üzere
kurulmuş bir şirket. Nilüfer’in albümü için gönderdikleri basın bildirisinde şu
ifadelere yer vermişler:
İzhar Nilüfer Verdi’nin sessizliğinin bittiğinin ve bu
süreçte toplayıp biriktirdiklerinin açığa çıkması için doğru zamanın geldiğinin
habercisi. Müzikte katı kurallara takılıp kalmaktansa jazz’ın özgürlük
boyutlarına yaklaşan bir özgürlükle hazırlanmış olan bu albüm sadece jazz
müziğine duyarlı kulaklara değil hayatın dertlerini müzikle çözmeye çalışan
herkese ulaşabilecek bir albüm. Zaten Nilüfer Verdi’de jazz’ı herhangi
kalıplaşmış ifade ile tanımlamaktansa bir duygu olarak adlandırıyor. İzhar’ın
çekim kuvvetinin merkezinde Nilüfer Verdi’nin hayalleri ve yarın beklentisini
bulmak mümkün.
Basın bildirilerine her zaman itibar ederim ama benim için
asıl olan bildirinin ardındaki değerleri yaratan insandır. Bu insanı aramak
için Tünel meydanının en güzel köşesi olan Cafe Gramofon’da Nilüfer ile buluşup
kendimizi bu güzel mekânın yaratıcısı Mert Aybek’in misafirperverliğine teslim
ettik. Aramızda bir masa, iki fincan kahve ve bir minik teyp kaldı, söz geldi,
bant döndü ve İzhar başladı:
Bu albümümün 10 yıl önce çıkan Mana albümümle hiç bir alakası
yok. Yeni bir albüm çıkartmam için beni fiştekleyen kişi Kerem Görsev oldu. Bir
gece Nardis’te Kamil Özler, Kağan Yıldız ve Nedim Ruacan ile çalacaktık, o
konser için bir iki parça yazmıştım, çaldık, hoşumuza gitti, parçaları kayıt
etmeye karar verdik ve yola çıktık. Bir iki defa daha birlikte çaldık, Afyon
Jazz Festivalinde çaldık, hepsi bu. Ama albüm yayınlandıktan sonra konserlerde
çalacağız.
Bu kaydı yapmaya karar verdiğimiz zaman bütçemizin kısıtlı
olması dolayısıyla uzun kayıt saatleri yapamayacağımızdan dolayı evde prova
yaptık. Daha sonra da 3 gün içerisinde kayıtlar bitti.
Kayıtlar Türkiye’nin olduğu kadar Ortadoğu ve Balkanların da
en önemli stüdyolarından birisi olan MİAM-İTÜ Dr. Erol Üçer Ses Kayıt
Stüdyosunda yapıldı. Kayıt mühendisimiz Aykut Şahlanan oldu.
Kerem Görsev’in önerisi albümün Ercan Saatçi tarafından
yayınlanmasıydı ama Lale Plak’ın sahibi Hakan Atala’nın önerisiyle gayet rafine
çalışmalar yapan A.K Müzik'te karar kildik.
Dinleyicilerimiz bunu fark edecek mi bilmiyorum. Müzisyenler
olarak en ufak bir rahatsızlık veya olumsuz duygu olmadı. Ve hep birbirimize
iltifatlar ederek çalıştık, doğal olarak böyle bir duygu oluştu ve bunun
oluşması benim için çok değerli idi.

Aramızda asla bir hiyerarşi olmadı. Umarım insanlar bunu
hissederler.
Oğlunla çalmak nasıl bir duygu diye sorduğumda su cevabı
verdi Nilüfer:
Sahnede müzik kalır geri kalan her şey sahneyi terk eder.
Yıllarca Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Selim Selçuk’ la birlikte çaldık, akraba
olmanın en büyük avantajı birbirimizi sınırsızca eleştirebilme özgürlüğüne
sahip olmamız, buda her zaman olumlu neticeler sağlamıştır.
Albümde 10 parça var. Bunlardan 6 tanesi bana ait, bir tane
Kamil Özler’e, bir tane Duke Ellington, bir tane Aşık Veysel, bir tane de
Franco Cerri’nin bestesi var. Türkiye’nin en iyi jazz besteci ve
aranjörlerinden birisi olan Kamil Hoca’nın benim için yazmış olduğu Mrs.
Waterlilly Nilüfer anlamına geliyor. Üç parçanın yaylı aranjmanlarını şefim
Kamil Özler yaptı.
Nilüfer Verdi albümdeki parçaların öyküsünü ve geçmişini tek
tek anlattı:
Albümün giriş parçası ‘Özle’ bir ballad, sanıldığı gibi
Kamil hoca için yazmış olduğum bir beste değil ama daha sonra onun soyadına
atfen bu ismi verdim. Bu parçayı Nardis’e gittiğimiz gece yazmıştım, öylesine
bir parça idi ama Kamil “dur ben sana bir güzel yaylılar yazayım “dedi ve parça
bir şeye benzedi!
‘İzhar’ albüme adını veren parça, bir jazz parçası.
Âşık Veysel’in bestesi ‘Kara Toprak’. Âşık Veysel’in bütün
sözlerine aşığım, kendisine aşığım, ben onun doğuştan Allah vergisi yüksek bir
ruh olduğuna inanıyorum. O müthiş bir filozof. Kara Toprak da en sevdiğim Asık
Veysel bestelerinden. Kamil de yaylılarını tam hayal ettiğim gibi yazdı.
Zerrin Özerin söylediği ve Erdal Kızılçayın aranjmanlarını
yapmış olduğu ve içinde Âşık Veysel’inkiler de dâhil birçok türkü olan bir
albüm var. Böylesine önemli bir çalışmanın çok ses getirmiş olmasını isterdim.
Duke Ellington’dan seçtiğim parça ‘Prelude to a Kiss’, onun
bütün parçalarını severim, ama neden bu parçayı seçtiğimi bilmiyorum. Her halde
o aralar bu parçaya takılmışım. Bu da albümdeki jazz standardı.
‘Su Gülü’nün kendi aramızda bir hikâyesi var, Kamil Hocayı
bilirsin komik bir adamdır, provalar sırasında İngilizce argo bir söz
söylemişti. O kelimeye takıldık, çok müstehcen bir kelime idi ama biz onu
kısalttık, evirip çevirip Türkçeye çevirdik. Kelimenin aslını sakın sorma, çok
ayıp söyleyemem.
‘Mrs. Waterlilly’ Kamil hocanın benim için yazmış olduğu
parça. Türkçesi Nilüfer. Orijinalinde soyadım da vardı ama arkadaşlarım uyarınca
bu adı da kısalttık.
‘Kakanine Blues’ bizim adlarımızın baş iki harfi olan Kamil,
Kaan, Nilüfer ve Nedim’in bir araya getirilmesinden türetilen bir kelime. Bu da
albümümüzdeki bizim blues yorumumuz.
‘Oggigiorno’ İtalyan besteci Franco Cerri’nin bir parçası.
Güzel bir parça olduğu için seçtik.
‘Zeyt’ şimdiki eşimin filmcilik okumuş olan oğlunun yaptığı
bir film için bestelenmişti. Shawn Zeytinoğlu Kanada’da yaşarken kendi soyadını
kolaylık olsun diye Zeyt olarak kullanıyor, .
Albümün bana göre en önemli parçası Nilüfer Verdi’nin Berrin
Çağlar’ın namus cinayetleri için yazmış olduğu ‘Unutmayın’ adlı şiir için
yapmış olduğu beste. Nilüfer bu parçanın öyküsünü anlatırken aslında kendisinin
hayata nasıl baktığını da anlatmış oldu:
‘Unutmayın’ Bir ağıt. Berrin bu şiiri benim isteğim üzerine
yazdı. Berrin Çağlar çok kıymetli bir şair ama şairliğini henüz dünyaya
açmıyor, gizli tutuyor. Namus cinayetleri hepimizin yarasıdır, bir insanlık
ayıbı ve vahim bir durum. Bir kadın olarak bunu görmemezlikten gelmeme imkân
yok. Keşke bazı radikal caydırıcı yasalar uygulamaya sokulsa, eminim birtakım
olumlu neticeler alınır, eğitim tabiî ki her şeyden önemlisi, bir de şehirli
kadınların duyarlılık göstermesi şart diye düşünüyorum.
Aslında yaşam, düzen ve gayeleri taklit etmek üzerine
kurulu, olumsuz şey görünce olumsuzluk taklit ediliyor, köşe dönücülük görüldü,
o taklit edildi. Son 5 yıldır namus cinayetlerindeki artış gözden kaçmıyor.
Umarım bu insanlık ayıbına göz yummayacak yönetimlerin idaresi altında oluruz.
Yasama hakki en doğal haktir hele hem mağdur olup hem yasama
hakkinin elinden alınması hiç bir şekilde kabul edilemez.
Bir toplumu vezir de eden rezil de eden başındaki
yöneticileri ve o yöneticilerin tavırlarıdır.
Toronto Film festivalinde 24 yaşında Hintli bir oğlanın
yaptığı bir filmden esinlendim. O filmde bizim Namus Cinayetleri benzeri bir
konu işleniyordu. Filim o kadar etkili olmuş ki çok ses getirmiş ve kendi
memleketinde bazı yasaların bu konuda değişmesine sebep olmuş. Bu kadar genç
yaşta bir insanın yarattığı etkiden çok etkilendim. Bizlerde üzerimize
düşenleri yapmalıyız diye düşünüyorum. Kadın hakları, hayvan hakları, tabiat
hakları, birçok ilgi isteyen konu var.
Mesela Hrant Dink’in cenazesine gidemedim zaturreden
yatıyordum, ama iyi olsaydım mutlaka giderdim. Sessiz kalmak, fikrini
söylememek iştirak etmek anlamına geliyor. Artık böyle düşünüyorum. Bu dünyada
ne kadar zamanımız var ki, ne kadar yaşayacağımız aşağı yukarı belli. Bu
dünyanın daha yaşanılır bir yer olması için elimizden ne geliyorsa yapmamız
gerekir diye düşünüyorum.
Albümde çalanların dışında ayrıca Nilüfer’in birçok
arkadaşının da emeği var. Fotoğrafları Sedal ve Sedat Antay kardeşler
çekmişler. CD kapak fotoğrafını ise yeğeni Neslihan Ad çekmiş. Unutmayın adli
parçada olağan üstü bir tınısı olan Yaşar Taner mey çalmış ve Nilüferin
aklından geçenleri tam istediği gibi ses haline dökmüş.
Şiirin İngilizceye tercüme edilmesi Serra Akkaya tarafından
gerçekleştirilmiş.
Nilüferin kıyafeti ise tasarımcı, Mimar, Betül Yenen'inmiş.
Bununla da bitmemiş. Albümün kaydında Evrim Doğ, Cem Oyal ve
Nedim Ruacan’ın emeği var. Kayıt sırasında Nilüfer şarkiyi bin bir çaba ve
şekilden şekle girerek söylemeye çalışırken bu üç genç adam onun karşısında
gülme krizlerine giriyorlarmış. Bu vesileyle Nilüfer şarkı söylerken bir tek
doğru ses çıkartmanın bile ne zor bir iş olduğunu öğrenmiş. Unutmayın’
parçasının Mixini ise Ozan Yılmaz yapmış Nilüfer bu gençlere çok şey borçlu
olduğunu düşünüyor:

Bu gençlerin desteği olmadan hiç bir şey gerçekleşemezdi,
zira ben asla bir şarkıcı değilim, sadece bu şarkıyı söylemeye çalıştım, zaten
onu da kendim söyleyeceğim diye yazmamıştım. Bazı imkânsızlıklardan dolayı bir
şarkıcının söylemesi mümkün olamadı. Umarım bundan sonra söyleyen birisi olur.
Nilüfer 2004 yılında tanıştığı Levent Zeytinoğlu ile
evlenmiş. Kanada ile Türkiye arasında gidip geliyor. Bundan sonra projelerin
neler diye sorduğumda:
Bundan sonra ne istiyorum biliyor musun? Türkiye’yi çok
yakından tanımak için dolaşmak istiyorum. Her bölgeye, köylere seyahat etmek ve
görmek istiyorum. Televizyonda sürekli bu tip Anadolu’yu tanıtım programları
izliyorum. Şoray Anadolu’da, Tayfun Talipoğlu ve Banu Avar’in programlarının
abonesiyim.
Etrafıma faydalı olabileceğim her şeyde yer almak
istiyorum. Bunu çalarak yapabilirsem ne mutlu bana. Her şeyi olduğu gibi kabul
etmek ve bir film gibi seyretmeye başladım. Hayatın içerisine dalıp gidiyorum,
her yaşadığım gün bana yeni bir deneyim ve pencere açıyor.
Ayrıca Türkiye’nin tanıtımı kapsamında yapılan konserlere
katılmak isterim, bu işlerin organizasyonundan hiç anlamam, menajere
ihtiyacımız var! Bu kim olur bilemem... Bu konuda güzel bir örnek Hüseyin
Başkadem’in düzenlemiş olduğu Afyon Jazz Festivali. Çok başarılı, bence bu
proje bütün Anadolu’ya gitmeli ve yayılmalı. Türkiye’nin imaj çalışmalarında
umarım bizleri de kullanırlar, Kültür Bakanlığı geçmiş senelerde festivallere
filan yollardı. Kültürel konulara mali kısıtlamalar yüzünden bunlar hiç
kalmadı. Kanada’ya gittiğim zaman çalıyorum, orada bazı festivaller oluyor,
yakında gene gideceğim ‘Do it for Dan’ adıyla yapılacak bir konserde yer
alacağım, kaza geçirmiş ünlü bir atlet için yapılacak ‘fund raising’ konseri.
Bütün bu konuşmalar aklıma şu soruyu getirdi ve kendisine
sordum. Peki, jazz tüm bunların neresinde? O hiç düşünmeden cevap verdi:
Jazz bunun her yerinde. Jazz aslında bir baş kaldırış
müziği. Zenci, Klasik bati müziği, Kızılderili müziği, Halk müzikleri hepsinin
bir karmaşasıdır. Bu karmaşa bir başkaldırı müziği olarak doğdu zaten. Jazz’ın
bana hitap ettiği bölüm de bu.
Unutmayın parçası jazz normları dışında sayılır ama
günümüzde jazz festivallerinde bile birçok değişik müzik türü yer alıyor. Bu
parça jazz mıdır diye sorarsan şunu söyleyebilirim. Bu çok önemli değil. Ben
müziğin kategorize edilmesine inanmıyorum. Müzik müziktir. Nasıl ki yüzyıllarda
ileride din diye bir şey kalmayacak. Müzikte de kategoriler bir birine geçecek.
Bence müzik piyasası günümüzde müzisyenlerin de elinde
değil. Çok vahim bir dönemdeyiz. Dünyamız ciddi bir yozlaşma içinde, bu başta
doğa dengeleri olmak üzere sanattan, ahlağa herşeye yansıyor. Günümüzde
piyasaya çıkan albümlerin mühim bir yüzdesi müzisyen olmayan insanlar
tarafından yapılıyor. Bir takım bilgisayar freak’lari makinelerinin başına
oturup kaydediyorlar ve bu müzikler piyasaya giriyor. Bugün hangi müzik
müzisyenler tarafından hangisi makineler tarafından çalınıyor bilinmiyor. İşin
acıklı tarafı genel dinleyicinin bunu hiç umursamaması. İyi şeyleri
değerlendirme yeteneklerimiz azalıyor.
Teyp bitmek üzere idi. Karşımdaki insana baktım ve onun
karamsar olup olmadığını düşündüm. Değildi, olmadığının en büyük delili de
elimde tutuğum albümdü. Ayrılmadan önce son bir söz daha istedi:
Şunu söylemek isterim, yaşadığınız ülkedeki namus
cinayetlerini görmemezlikten gelmeyelim, elinizden gelen bir şey varsa mutlaka
yapalım.
Bu konuda birçok şey yapıldı tabiî ki, daha da çok
yapılması gereken var anlaşılan.
Bir söz de ben ilave etmek istiyorum. Umarım bir sonraki
albüm için Nilüfer Verdi 10 yıl daha beklemez. Öyle görülüyor ki geçtiğimiz 10
yılda birikenler tek bir albüme sığmamış, insanın yaratıcılık küpü bir kere
coşmaya görsün, sanırım bu albümün devamı çok yakında sizlerle buluşacak.
