26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

SABRİ’NİN RENKLERİ Sabri Tuluğ Tırpan’dan yeni albüm; My Red Color

    

‘My Red Color’ albümü için kısaca benim hayatımdan peyzajlar diyebiliriz. İçindeki her bir parçanın yaşadığım gerçek şeylerden kaynaklanan bir öyküsü var.

 

 

Eski komşum sevgili Nuri Tırpan beyin oğlu Sabri Tuluğ Tırpan son yıllarda ülkemizin yetiştirdiği çok yönlü genç piyanistlerden birisi. Klasik ve jazz piyanistliği kadar bestecilikle de uğraşıyor. Tabi iki sahada birden at koşturmak kolay değil, bunu yapabilmesini aldığı eğitimine ve kendi enerjisine borçlu. Babası onu henüz 6 yaşındayken klasik müziğe başlatmıştı. Bu konuda Uğur Sezer ve Ergican Saydam’ın öğrencisi olduğunu biliyorum. Jazz konusunda ise Ali Perret’in tezgâhından geçerek virüsü kapmış olduğunu hatırlıyorum. Daha sonra Bilkent Üniversitesi’nde Martin Berkowsky ve Namık Sultanov’la çalışmış ve arkasından da Viyana Devlet Konservatuarına devam etmişti. Sabri 1992-1996 yılları arasında okuduğu Viyana Müzik Akademisinde eğitimini tamamladıktan sonra birçok klasik müzik ve jazz festivallerinde çaldı. Halen bu süreç tüm hızıyla devam ediyor. Zaman zaman yolu buralara düştükçe röportaj yaparak onun bu müzik yolculuğunda en son geldiği noktayı yakından izleyebiliyorum.

Kendisi ile yapmış olduğum ilk röportajda klasik müzik çalarken de tercihlerinin her zaman modern çağdaş müzikten yana olduğunu söylemiş ve Ligetti, Berio, Bulez, Shonberg, Webern gibi çağdaş müzik bestecilerinin eserlerini sevmesiyle jazz’ı sevmesi arasında bir bağlantı olduğunu belirtmişti. Aynı röportajda kendisini jazz müzisyeninden ziyade emprovizasyon, yani doğaçlama yapan bir müzisyen olarak tanımlamasının dikkatimi çektiğini de hatırlıyorum.

Geçtiğimiz aylarda tekrar yolu İstanbul’a düştü ve bana en son albüm çalışması olan ‘My Red Color’ı verdi. Albümü dinlediğimde ise aklıma ilk gelen şeyler işte bunlar oldu.

Ama büyüklerimiz ‘dün dündür, bugün yeni şeyler söylemek gerek’ derler. Dinledikçe anladım ki bu yeni albüm ile Sabri yeni bir şeyler söylemeye başlamıştı. Gönül muhabbet ister, yer bahane diyerek Sabri ile buluştum ve onun ‘kırmızı dünyasına girdim:

Bu albümün öyküsü internet üzerinden bana gelen bir test ile başladı. Testi tamamlayınca ortaya çıkan netice bana renklerden kırmızıyı düşündürdü. “May Red Color”, yani Türkçesi ile “Benim Kırmızı Rengim” albümünü yaptım. Ama gelecek sene bu albümün devamı olan çalışmalarımı dinleyecekseniz. Şimdilik ‘yeşil’ rengi üzerine bir albüm çalışmam var. Burada daha fazla Türk müziği var, ama albüm henüz basılmadı. Albümde Sertap Erener de iki şarkı söylüyor. Daha sonra ise bunu ‘mor’ takip edecek. Üçüncü albümümde bana bir yaylı sazlar orkestrası da eşlik edecek. Şimdilik bu kadar bilgi vereyim, biraz da sürpriz olsun. Ama kısaca her rengin ve her albümün diğerlerinden hem biçim hem de müzik olarak çok farklı olduğunu söyleyebilirim.

Ben Goethe’nin renk teorisi hakkındaki kitabı ile çok ilgilenmiştim. Bu teori müziği, notaları ve sesleri renklerle açıklayan bir çalışma idi. Zamanında Beethoven de bu kitaptan çok etkilenmiş, ben de etkilendim.

İşin ilginç yanı fizikte bu kırmızı, yeşil ve mor renklerinin karışımı beyaz rengi meydana getiriyor.  

 

Şimdi gelelim yeni albümüme:

‘My Red Color’ albümü için kısaca benim hayatımdan peyzajlar diyebiliriz. İçindeki her bir parçanın yaşadığım gerçek şeylerden kaynaklanan bir öyküsü var.

İlk parça olan ‘Carlos’ benim çok sevdiğim papağanımın adı.

Albümde ‘Üsküdara Giderken’ iki değişik şekilde yorumlanıyor. Bu müziğin benim için çok özel bir yeri var. Bebekken bu parçayı dinlerken hep ağlarmışım. Hatta bazen beni ağlarken görmek için bu parçayı çalarlarmış. Albümde yer alan iki çeşitlemenin dışında ayrıca bu parçanın 4 çeşitlemesi daha var. Şöyle söyleyeyim, sırf  bu parçanın çeşitlemeleri ile bir albüm yapabilirim.

?Safran’nın öyküsü ise eski bir İtalya seyahatime dayanıyor. Toscana bölgesinde olduğumuz sırada bir keresinde yolumuzu kaybederek bir çiftliğe sığınmıştık. Meğer orada safran yetiştirirlermiş ve safran yetiştirilmesi son derece zahmetli bir bitki imiş. Çiftlikte misafir kaldığımız gün bunu yakından izlemiştik. Akşam yemeğinde bize safranlı bir pilav ikram etmişlerdi. O gece bizi ağırlayan çiftlik sahipleri yaşlı insanlardı, İtalyancadan başka dil bilmemelerine rağmen saatlerce karşılıklı olarak sohbet edebildiğimizi ve gülüştüğümüzü hatırlıyorum. Bizim İtalyanca bilmediğimizi de söylememe her halde gerek yok.

Benim en çok beğendiğim iki müzisyen John Coltrane ve Franz List’dir. İkisinin de hayatında bazı ortak noktalar var. İkisi de hayatlarının ileri dönemlerinde daha spritüel olmuşlar. Albümdeki ‘X (Malcom)’ parçasını hayatının ileri dönemlerinde aynı dönüşümü yaşamış ve John Coltrane’i derinden etkilemiş olan düşünce adamı Malcom X ve onun yaşadığı döneme bir saygı olarak yazdım.

Albümde bir tane de artık aramızda olmayan sevgili annem için yazdığım parça var, adı ‘Dove Sono’, Türkçede ‘Ah o güzel günler’ anlamına geliyor. Bu bir Mozart bestesi ama ben kendi anlayışıma göre düzenledim.

‘Nihavent Longa’ ise Avusturya’da konserlerinde sık sık çaldığımız bir parça. Çalına çalına o da bu kırmızı dünyanın içinde yerini bulmuş oldu.

 Albüm hakkında araştırma yaparken bir karşılaştığım bir jazz web sitesinde şu ifadeleri okudum:

Türkiye ve Avusturya arasında gidip gelen piyanist ve besteci Sabri Tuluğ Tırpan nihayet etnik köklerinden feyz aldığı bir çalışmaya imza attı. Netice ise hem dinleyiciler hem de müzisyenler için oldukça derin. Harika jazz parçaları ve aranjmanları son derece usta bir teknik isteyen solo parçalar albümde yer alıyorlar. Tırpan bu albümü ile zamanlar ve kültürler arasında duran bir elçi olduğunu gösteriyor. Müziği ise hem funky hem de derin. Bu albüm 2006 yılının en iyi albümü seçilmeye aday.

Albüm hakkında yazan kişi onu Almanca olarak ‘exzellent’ olarak nitelendirmiş. Merak edenler bir zahmet lugata bakarak bu kelimenin anlamını öğrenebilirler, İngilizce bilenler için ise anlamı çok açık.

Sabri’ye bu albümde yakın arkadaşı Ivan Ruiz Machado kontrabasta, Jörg Mikula davulda eşlik ediyorlar. Jatinder Thakur dört parçada tabla çalıyor, Christine Kisielewsky ise iki parçada şarkı söylüyor. Bunlardan bir tanesi Üsküdar’a Gider İken ve son derece ilginç bir yorum. Aynı parçanın bir yorumunda da Özge Fışkın vokal söylüyor. İkisi arasındaki yorum farkı çok çarpıcı. Ünlü Avusturyalı saksofoncu Wolfgang Pusching ise X (Malcom) da alto saksofon ve duduk çalıyor. Aynı parçaya Geri Schuller e-bow ile katılıyor. Sarp Maden de albümde iki parçada çalarak bu özel kırmızı rengine son şeklini veriyor. 

Bizim konuştuğumuz gün Tuluğ’un’ artık benim tanıdığım genç bekar çocuk olmadığını da öğrendim. Meğer artık 35 yaşına varmış ve yaklaşık üç ay önce kendi tabiri ile pat diye evlenmişmiş. Eşi ile önce internette tanışarak 7 ay yazışmışlar, sonra evlenmeden dört ay önce tanışmışlar ve en sonunda da ona sormuş: Benimle yaşlanmak ister misin?

Sevgili arkadaşı Cengiz Baysal kızın doğum günü olan 1 Ekimde ona Tuluğ’un gönderdiği yüzüğü iletmiş. Tuluğ telefon ettiğinde ise kız yüzüğü açıyormuş, sorunun cevabını vermiş: Tabi, senden başka kimle yaşlanabilirim ki?

Sevgili komşum Nuri Tırpan Bey ise oğlunun mürvetini gördüğü için çok mutlu olmuş.

Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine. Çıkalım ama geçen sohbetimizde Tuluğ’dan duyduğum bir cümleyi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakın ne demişti:

Müzik bir sevgi, merak ve sabır işidir. Müziğin peşinden gidecekseniz bu değerleri kendi içinizde bulduğunuzdan emin olmalısınız. Bakın beni çok seven bir ailem var ama ben buradaki rahatlığımı bırakıp yabancı bir ülkeye gittim ve müziğin peşinden koştum. Neden gittim, gittim çünkü benim için Tristan ve Isoldeyi dinlemek burada Boğaz’a karşı oturup rakı içmekten daha önemli idi.

Şimdi ise Tristan ve Isolde’nin Tuluğ’a verdiği ilham 3 rengin ışığı ile yeni boyutlara varıyor. Bu da gösteriyor ki ülkemizde insan kaynağı olarak bir sıkıntı yok. Ama insanları motive eden, yaratıcılıklarını alabildiğine tetikleyen, özgür bir biçimde duygularını ifade etmelerine yardımcı olan bir ortam yok. Eh bir ortam var ama iş ortamla bitmiyor, o ortamı dolduracak dinleyici, yapımcı, dağıtımcı ve hizmet sektörü de eksik. Ama bizim ülkemizin insanları bu değerlerin geçerli oldukları yerlere varınca birden bire gök kuşağının 7 rengi haline geliyorlar. Bakalım Kırmızı, Yeşil ve Mor’dan sonra bizi neler bekliyor olacak. Ama eminim ki Tuluğ zaman içerisinde bize tüm renkleri sunacak.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67535 - unknown - 38.107.179.238