SABRİ’NİN
RENKLERİ Sabri Tuluğ Tırpan’dan yeni albüm; My Red Color
‘My Red Color’ albümü için kısaca benim hayatımdan
peyzajlar diyebiliriz. İçindeki her bir parçanın yaşadığım gerçek şeylerden
kaynaklanan bir öyküsü var.

Eski komşum sevgili Nuri Tırpan beyin oğlu Sabri Tuluğ
Tırpan son yıllarda ülkemizin yetiştirdiği çok yönlü genç piyanistlerden
birisi. Klasik ve jazz piyanistliği kadar bestecilikle de uğraşıyor. Tabi iki
sahada birden at koşturmak kolay değil, bunu yapabilmesini aldığı eğitimine ve
kendi enerjisine borçlu. Babası onu henüz 6 yaşındayken klasik müziğe
başlatmıştı. Bu konuda Uğur Sezer ve Ergican Saydam’ın öğrencisi olduğunu
biliyorum. Jazz konusunda ise Ali Perret’in tezgâhından geçerek virüsü kapmış
olduğunu hatırlıyorum. Daha sonra Bilkent Üniversitesi’nde Martin Berkowsky ve
Namık Sultanov’la çalışmış ve arkasından da Viyana Devlet Konservatuarına devam
etmişti. Sabri 1992-1996 yılları arasında okuduğu Viyana Müzik Akademisinde
eğitimini tamamladıktan sonra birçok klasik müzik ve jazz festivallerinde
çaldı. Halen bu süreç tüm hızıyla devam ediyor. Zaman zaman yolu buralara
düştükçe röportaj yaparak onun bu müzik yolculuğunda en son geldiği noktayı
yakından izleyebiliyorum.
Kendisi ile yapmış olduğum ilk röportajda klasik müzik çalarken
de tercihlerinin her zaman modern çağdaş müzikten yana olduğunu söylemiş ve
Ligetti, Berio, Bulez, Shonberg, Webern gibi çağdaş müzik bestecilerinin
eserlerini sevmesiyle jazz’ı sevmesi arasında bir bağlantı olduğunu
belirtmişti. Aynı röportajda kendisini jazz müzisyeninden ziyade emprovizasyon,
yani doğaçlama yapan bir müzisyen olarak tanımlamasının dikkatimi çektiğini de
hatırlıyorum.
Geçtiğimiz aylarda tekrar yolu İstanbul’a düştü ve bana en
son albüm çalışması olan ‘My Red Color’ı verdi. Albümü dinlediğimde ise aklıma
ilk gelen şeyler işte bunlar oldu.
Ama büyüklerimiz ‘dün dündür, bugün yeni şeyler söylemek
gerek’ derler. Dinledikçe anladım ki bu yeni albüm ile Sabri yeni bir şeyler
söylemeye başlamıştı. Gönül muhabbet ister, yer bahane diyerek Sabri ile
buluştum ve onun ‘kırmızı dünyasına girdim:
Bu albümün öyküsü internet üzerinden bana gelen bir test ile
başladı. Testi tamamlayınca ortaya çıkan netice bana renklerden kırmızıyı
düşündürdü. “May Red Color”, yani Türkçesi ile “Benim Kırmızı Rengim” albümünü
yaptım. Ama gelecek sene bu albümün devamı olan çalışmalarımı dinleyecekseniz.
Şimdilik ‘yeşil’ rengi üzerine bir albüm çalışmam var. Burada daha fazla Türk
müziği var, ama albüm henüz basılmadı. Albümde Sertap Erener de iki şarkı
söylüyor. Daha sonra ise bunu ‘mor’ takip edecek. Üçüncü albümümde bana bir
yaylı sazlar orkestrası da eşlik edecek. Şimdilik bu kadar bilgi vereyim, biraz
da sürpriz olsun. Ama kısaca her rengin ve her albümün diğerlerinden hem biçim
hem de müzik olarak çok farklı olduğunu söyleyebilirim.
Ben Goethe’nin renk teorisi hakkındaki kitabı ile çok
ilgilenmiştim. Bu teori müziği, notaları ve sesleri renklerle açıklayan bir
çalışma idi. Zamanında Beethoven de bu kitaptan çok etkilenmiş, ben de
etkilendim.
İşin ilginç yanı fizikte bu kırmızı, yeşil ve mor
renklerinin karışımı beyaz rengi meydana getiriyor.
Şimdi gelelim yeni albümüme:
‘My Red Color’ albümü için kısaca benim hayatımdan peyzajlar
diyebiliriz. İçindeki her bir parçanın yaşadığım gerçek şeylerden kaynaklanan
bir öyküsü var.
İlk parça olan ‘Carlos’ benim çok sevdiğim papağanımın adı.
Albümde ‘Üsküdara Giderken’ iki değişik şekilde
yorumlanıyor. Bu müziğin benim için çok özel bir yeri var. Bebekken bu parçayı
dinlerken hep ağlarmışım. Hatta bazen beni ağlarken görmek için bu parçayı
çalarlarmış. Albümde yer alan iki çeşitlemenin dışında ayrıca bu parçanın 4
çeşitlemesi daha var. Şöyle söyleyeyim, sırf bu parçanın çeşitlemeleri ile bir
albüm yapabilirim.
?Safran’nın öyküsü ise eski bir İtalya seyahatime dayanıyor.
Toscana bölgesinde olduğumuz sırada bir keresinde yolumuzu kaybederek bir
çiftliğe sığınmıştık. Meğer orada safran yetiştirirlermiş ve safran
yetiştirilmesi son derece zahmetli bir bitki imiş. Çiftlikte misafir kaldığımız
gün bunu yakından izlemiştik. Akşam yemeğinde bize safranlı bir pilav ikram
etmişlerdi. O gece bizi ağırlayan çiftlik sahipleri yaşlı insanlardı,
İtalyancadan başka dil bilmemelerine rağmen saatlerce karşılıklı olarak sohbet
edebildiğimizi ve gülüştüğümüzü hatırlıyorum. Bizim İtalyanca bilmediğimizi de
söylememe her halde gerek yok.
Benim en çok beğendiğim iki müzisyen John Coltrane ve Franz
List’dir. İkisinin de hayatında bazı ortak noktalar var. İkisi de hayatlarının
ileri dönemlerinde daha spritüel olmuşlar. Albümdeki ‘X (Malcom)’ parçasını
hayatının ileri dönemlerinde aynı dönüşümü yaşamış ve John Coltrane’i derinden
etkilemiş olan düşünce adamı Malcom X ve onun yaşadığı döneme bir saygı olarak
yazdım.
Albümde bir tane de artık aramızda olmayan sevgili annem
için yazdığım parça var, adı ‘Dove Sono’, Türkçede ‘Ah o güzel günler’ anlamına
geliyor. Bu bir Mozart bestesi ama ben kendi anlayışıma göre düzenledim.
‘Nihavent Longa’ ise Avusturya’da konserlerinde sık sık
çaldığımız bir parça. Çalına çalına o da bu kırmızı dünyanın içinde yerini bulmuş
oldu.
Albüm hakkında araştırma yaparken bir karşılaştığım bir
jazz web sitesinde şu ifadeleri okudum:
Türkiye ve Avusturya arasında gidip gelen piyanist ve
besteci Sabri Tuluğ Tırpan nihayet etnik köklerinden feyz aldığı bir çalışmaya
imza attı. Netice ise hem dinleyiciler hem de müzisyenler için oldukça derin.
Harika jazz parçaları ve aranjmanları son derece usta bir teknik isteyen solo
parçalar albümde yer alıyorlar. Tırpan bu albümü ile zamanlar ve kültürler
arasında duran bir elçi olduğunu gösteriyor. Müziği ise hem funky hem de derin.
Bu albüm 2006 yılının en iyi albümü seçilmeye aday.
Albüm hakkında yazan kişi onu Almanca olarak ‘exzellent’
olarak nitelendirmiş. Merak edenler bir zahmet lugata bakarak bu kelimenin
anlamını öğrenebilirler, İngilizce bilenler için ise anlamı çok açık.
Sabri’ye bu albümde yakın arkadaşı Ivan Ruiz Machado
kontrabasta, Jörg Mikula davulda eşlik ediyorlar. Jatinder Thakur dört parçada
tabla çalıyor, Christine Kisielewsky ise iki parçada şarkı söylüyor. Bunlardan
bir tanesi Üsküdar’a Gider İken ve son derece ilginç bir yorum. Aynı parçanın
bir yorumunda da Özge Fışkın vokal söylüyor. İkisi arasındaki yorum farkı çok
çarpıcı. Ünlü Avusturyalı saksofoncu Wolfgang Pusching ise X (Malcom) da alto
saksofon ve duduk çalıyor. Aynı parçaya Geri Schuller e-bow ile katılıyor. Sarp
Maden de albümde iki parçada çalarak bu özel kırmızı rengine son şeklini
veriyor.
Bizim konuştuğumuz gün Tuluğ’un’ artık benim tanıdığım genç
bekar çocuk olmadığını da öğrendim. Meğer artık 35 yaşına varmış ve yaklaşık üç
ay önce kendi tabiri ile pat diye evlenmişmiş. Eşi ile önce internette
tanışarak 7 ay yazışmışlar, sonra evlenmeden dört ay önce tanışmışlar ve en
sonunda da ona sormuş: Benimle yaşlanmak ister misin?
Sevgili arkadaşı Cengiz Baysal kızın doğum günü olan 1
Ekimde ona Tuluğ’un gönderdiği yüzüğü iletmiş. Tuluğ telefon ettiğinde ise kız
yüzüğü açıyormuş, sorunun cevabını vermiş: Tabi, senden başka kimle
yaşlanabilirim ki?
Sevgili komşum Nuri Tırpan Bey ise oğlunun mürvetini gördüğü
için çok mutlu olmuş.
Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine. Çıkalım ama
geçen sohbetimizde Tuluğ’dan duyduğum bir cümleyi de sizlerle paylaşmak
istiyorum. Bakın ne demişti:
Müzik bir sevgi, merak ve sabır işidir. Müziğin peşinden
gidecekseniz bu değerleri kendi içinizde bulduğunuzdan emin olmalısınız. Bakın
beni çok seven bir ailem var ama ben buradaki rahatlığımı bırakıp yabancı bir
ülkeye gittim ve müziğin peşinden koştum. Neden gittim, gittim çünkü benim için
Tristan ve Isoldeyi dinlemek burada Boğaz’a karşı oturup rakı içmekten daha
önemli idi.
Şimdi ise Tristan ve Isolde’nin Tuluğ’a verdiği ilham 3
rengin ışığı ile yeni boyutlara varıyor. Bu da gösteriyor ki ülkemizde insan
kaynağı olarak bir sıkıntı yok. Ama insanları motive eden, yaratıcılıklarını
alabildiğine tetikleyen, özgür bir biçimde duygularını ifade etmelerine
yardımcı olan bir ortam yok. Eh bir ortam var ama iş ortamla bitmiyor, o ortamı
dolduracak dinleyici, yapımcı, dağıtımcı ve hizmet sektörü de eksik. Ama bizim
ülkemizin insanları bu değerlerin geçerli oldukları yerlere varınca birden bire
gök kuşağının 7 rengi haline geliyorlar. Bakalım Kırmızı, Yeşil ve Mor’dan
sonra bizi neler bekliyor olacak. Ama eminim ki Tuluğ zaman içerisinde bize tüm
renkleri sunacak.
