DAVULUN
ÖZGÜN SESİ (2) Terry Clarke
Terry Clarke ile söyleşimize geçen sayıda kaldığımız
yerden devam ediyoruz. En son bize New York’tan Toronto’ya gelişini anlatıyordu...

Jazz müzisyeni olarak hayatını kazanmak çok zor. Tek yolu
sürekli tur yapmak. Sevdiğin müziği yapıyorsun, muhteşem müzisyenlerle
çalıyorsun, ama özlediğin ve yanında olmak istediğin bir ailen var. Zor bir
denge. Kanada’ya geri dönmemin nedenlerinden biri de bu oldu. Aileme güzel bir
ev ve güvenli bir hayat vermek istedim. Ne de olsa kendi ülkem. New York,
Avrupa ve Japonya’ya hala gidip çalıyorum, müzik hayatım hala devam ediyor, ama
onun yanında düzenli bir aile hayatım da var. O açıdan kendimi dengeyi
yakalamış hissediyorum. Bu bir çok müzisyenin özlemini çektiği ve çok az sayıda
müzisyenin sahip olduğu bir şey. Şimdi tamamen farklı bir Jazz müzisyeni kuşağı
geldi. Ben 1985’de ayrıldığımda 5 yaşında olan çocuklar şimdi 25 yaşında.
Tamamen yeni bir kuşak. Şu anda UofT (Toronto üniversitesinde) ders veriyorum,
öğrencilerimin içinde bana toz attırcak bir sürü yetenekli müzisyen çıkacak.
Beni jazz’ın yaşlı dedesi olarak görüyorlar ? Öğretmenlik benim için yeni ve
güzel bir tecrübe oldu.
Davul çalmayı nasıl öğrendiniz?
Vancouver’da Jim Blackley’den dersler aldım. Jim Blackley
tanıdığım en zeki insanlardan biridir. Bir çok kitap yazdı (27 yıl şu anda
benim yaşıyor olduğum evde yaşadı. Ben bu evi ondan satın aldım. Evi sattıktan
sonra Barrie’ye taşındılar. Ben de Toronto’ya taşındım). 1960’larda ondan
dersler aldım. Sırf ondan öğrendiklerimle çalarak turlara çıkmaya başladım.
Bizim zamanımızda böyle müzik okulları yoktu, benim Berkeley’e gitme şansım
olmadı. Çalarak, izleyerek ve yaşayarak öğrendim. O zamanlar Kanada’nın en
büyük avantajı CBC gibi bir medya ortamının olması idi. CBC müzisyen için
harika bir öğrenme ortamı idi. Canlı Radyo, canlı TV müzik programları benim
gibi müzisyenler için okul yerine geçti. Çok hızlı geliştim, nota okumayı da o
zamanlarda öğrendim. Müzisyenliği pişirmek için daha iyi bir ortam hayal
edemiyorum.
Yani sorunun cevabı Jim Blackley. Kendisi şimdi Barrie’de
öğretmenliğe devam ediyor. Davulun en iyi kitaplarını yazdı, ben şimdi
üniversitedeki derslerimde kullanıyorum. Elvin Jones ve Danny Richman’la çok
yakın arkadaşlardı. 60’ların sonlarında o da New York’a taşınmıştı. Bir süre
New York’da yaşadı. Bu bütün jazz müzisyenlerinin hayatlarında en az bir defa
tatmaları gereken bir şey. Her jazz müzisyeninin New York’u bir defa deneyip
tecrübe etmesi lazım. New York’ta yaşarken kendini jazz’ın merkezinde hissediyorsun.
Müziğin nabzının attığı yerdesin ve herşeyi çok yakından takip etme şansın var.
Hele şimdi jazz’ın tanımını değiştiren yepyeni bir nesil var.
“20 yıl önce 5 yaşında olan nesil yeni nesil müzisyen
kuşağını oluşturdu” dediniz. Peki bir 20 yıl sonra jazz dinleyicisini neler
bekliyor, nasıl bir müzisyen nesli bekliyor, tahmin edebiliyor musunuz?
Çok zor. Okullara bakıyorum. Evet, jazz öğretiliyor. Ama her
geçen gün yeni bir form alıyor. Tek endişem orijinalinin unutulması. Ben
büyürken dinlediğim jazz ile bugünkü jazz aynı değil. Bugünkü jazz’da çok
heyecan verici, deneysel şeyler görüyorum. Bu yüreklendirici bir şey. Ama benim
tercihim dengeden yana. Yeni şeyleri de kullanarak büyürken dinlediğim müziği
devam ettirmek. Ben jazz’ın en büyük isimlerini sahnede gördüm: John Coltrane,
Miles Davis, Duke, Elvin, Tony Williams, Max Roach. Benim öğrencilerimin böyle
bir şansı olmayacak. Bunun için onlar adına çok üzülüyorum. Ben jazz’ın altın
çağını yaratan isimleri tarihi yazarlarken dinledim. Öğrencilerime videolarını
izletiyorum, tecrübelerimi anlatıyorum. Ama bunlar hep ikinci el tecrübe.
Onlar da kendi öğrencilerine kendi tanık oldukları şeyleri anlatacaklar. Şimdi
gitarın gidişatını Pat Metheny, John Scofield gibi harika müzisyenler
belirliyor. Yeni şeyler yapıyorlar. Bu nereye gidecek kimse bilemez. Ama nereye
giderse gitsin bu müzisyenler arada bir köklere dönüp bir yoklama yapıyorlar.
Örneğin Marsalis. Tamamen retro bir şekilde köklerini keşfe çıktı. Dixyland,
Blues, Bebop... Jazz müzisyeni ne kadar değişik şeyler denese de arada bir
köküne geri dönüp yeniden keşfetme ihtiyacı duyuyor. Ben de öyle
hissedenlerim. Jazz nereden geldi, gidip bir daha görelim, hatırlayalım
diyorsun. Davulun nasıl çalınması gerekiyor? Davulu en iyi çalan isimleri,
efsanevi isimleri dinleyip, hatırlayınca geleneklerini devam ettirmek
istiyorsun.
Jazz festivallerini düşünüyorum. Aslında bu festivallerin
artık farklı bir isimle çağrılmaları lazım. Çünkü bu festivallerde artık jazz
çalınmıyor. Acı bir durum. Avrupa’nın bazı yerlerinde jazz festivallerini
isabetli bir kararla Alternatif Müzik Festivali şeklinde yeniden
isimlendirdiler. Festivallerin para döndürmek için girdikleri zahmetleri
düşününce her şeyi anlıyorsun tabii. Festivalin para kazanması için bilet
fiyatlarını belli bir seviyede tutabilmesi lazım. Bunun için popüler ve çok
satacağını bildikleri isimleri çağırıyorlar. Bitmeyen bir döngü. Diyeceğim o
ki, jazz’ın geleceğini kimse bilmiyor. Benim bildiğim tek şey, 62 yaşında hala
sevdiğim müziği yapabiliyorum ve benim yaptığım jazz’ın hala bir dinleyici
kitlesi var. Hoş o kitle de artık benimle birlikte yaşlanıyor. Yeni nesil daha
geniş bir yelpaze, daha elektrik bir ses duymak istiyor. Senin ait olduğun
kuşak düz 8’lik notalarla, elektrik müzikle büyüdü. Swing kavramının anlamı
artık değişti. Ben büyürken annemle babam swing müzikte dans ederlerdir. Swing
o zamanların popüler müziği idi, dans müziği idi. Sonra rock and roll başladı
ve o dans müziği oldu. Swingi o haliyle duymadıysan çalamazsın. Dolayısıyla
bugünün müzisyeni swing’i o gündekinden farklı çalıyor.
Uzun zamandır farklı projelerde yer aldınız, davul
çaldınız. Son zamanlarda sizi uğraştırıp zorlayan projeler oldu mu? Öyle
projelere özel ilginiz var mı?
Evet, kesinikle. Şu anda 2 farklı grupta çalıyorum. Biri
Hamilton’lu genç piyanist David Braid. Yakın zaman önce onunla Asya’da tur
yaptık. Çin ve Japonya’da çaldık. 29-30 yaşlarında bir müzisyen. O da Jim
Blackley’in öğrencisi. Beni oldukça uğraştırıyor. Önüme yepyeni şeyler
koyuyorlar. Bir de David Occhipinti vardır, gitarist, bilirsin. Onun
quartetindeyim. Mike Murley (saksofon), Andrew Downey (bas) ile birlikte
çalıyoruz.
Evet, David’i Mike Murley ile yaptığı ‘Duologue’ albümünden
biliyorum.
Şimdi quartetin de albümü var. David öyle şeyler yazıyor ki
üstünde bayağı çalışıp uğraşmam gerekiyor. Kendi Jim Hall hayranlarından. New
York’ta Jim Hall ile çalıştı, Jim Hall’dan dersler aldı. Benimle çalmayı
seviyor, sanırım eski jazz’cılardan olduğum için. Ben de bu şekilde yeni nesil
ile yeni şeyler çalma fırsatı bulmuş oluyorum. Beni zorlayıp uğraştırmaları,
benden değişik şeyler beklemeleri hoşuma gidiyor. Daha önceden çalınmamış, yeni
yazılmış bir şeyi çalmak için yeni şeyler yaratman gerekiyor. Yeni bir stil
yaratman gerekiyor. “Bunu Max Roach gibi çal” demiyorlar çünkü. David’e
soruyorum: “Bu parça için kafanda nasıl bir davul var?”. “Nasıl istersen, sana
kalmış” diyor. Yeni bir kelime gibi, anlamını kelimeyi ilk söyleyen kişi olarak
sen yaratıyorsun. Bu şekilde ortaya çıkan şeyler sadece bana ait şeyler oluyor.
Ekipman ve ses konusunda saplantılarınız var mı?
Eskisi gibi değil. Eskiden fenaydım. Şu posterleri görüyor
musun? (Duvarda asılı posterleri işaret ediyor). San Fransisco, Camco afişi. 21
yaşındayım. Yıl 1966. Bu reklam Downbeat’de yayınlandı. Sonra bir süre Paiste
zillerinin reklamını yaptım. Sürekli en iyi davulu, zili bulup çalma saplantım
vardı. Davulun akoru belli bir şekilde olmalıydı. San Fransisco’ya taşındığım
yıl dört farklı davul setim vardı: Elvin Jones, Tony Williams, Philly Joe Jones
ve Roy Haynes diye de adlar vermiştim. Tabii o zamanlar sanıyorsun ki marifet
davul setinde. Ama değil tabii, bu adamlara ne versen o ses çıkacak. Çünkü sır
ekipmanda değil çalanda. Ray Brown eline herhangi bir bas alıp çalsa gene Ray
Brown sesi çıkacak. Art Farmer’ı 35.000 dolarlık bir üflemeliyi çalarken
izledim, sonra alet düştü kırıldı, biri çıkarıp kendi flugelhornunu verdi, ucuz
sıradan bir flugelhorn. Çıkan ses aynıydı. Aynı şekilde Jim Hall, eline hangi
gitarı alırsa alsın aynı sesi çıkarır. Bu dersi zamanla öğrendim. Tony
Williams’ın davulunun sesi Tony Wiliams’dan çıkıyor, davuldan değil. Sound’umun
Elvin Jones gibi olmasına saplanmıştım. Sonra komiktir ki Elvin Jones’un
davulunu çalma fırsatım oldu. O John Handy ile benim yerime benim davulumu
çaldı, ben de John Coltrane ile onun yerine onun davulunu çaldım.
Elvin’in sound’u nasılmış?
Aynen benimki gibiymiş
Bir gün Tony Williams’ın davul setine oturdum. Miles ile
çaldığı inanılmaz güzel siyah bir davul seti vardı. Akoruna hayran kalmıştım.
Öyle güzel bir düzeni vardı ki. Dedim “demek ki hızlı çalmanın sırrı bu”. Bu
davulcuların en usta oldukları nokta davullarını nasıl akor edeceklerini
bilmeleri. Akoru öyle bir yapıyorlar ki çalmayı kolay hale getiriyorlar.
Enstrümanınla mücadele etmiyorsun. Bu bütün enstrümanlar için geçerli.
Saplantının derecesi kişiden kişiye değişiyor. Bir çok
davulcu biliyorum, tek konuştukları konu ekipmanları. “Ah şu mükemmel zili bir
bulsam dünyanın en iyi davulcusu olacağım” sendromu. Ama durum o değil. Tony
Williams’ın Türk yapımı 22 inçlik K serisi bir zili vardı (zildjian). Orijinal
1970-1972. Bende de bu zillerden bir sürü vardı. Ama onun plaklarını
dinlediğimde o zillerden çıkan sese inanamazdım. Bütün davulcuların hayali o
zili çalmaktır diye düşünürdüm. Bir gün dediğim gibi fırsatım oldu. Oturdum, o
zilleri çaldım. Ama çıkan sesin Tony’nin çıkardığı sesle ilgisi yoktu. Teneke
gibi ses çıkıyordu. Sonra o bir gün benim davulumu çaldı. Aynı kulüpte
çalıyorduk ve Miles bizden önce sahneye çıkacaktı. Tony davulumu ödünç istedi.
Ve o davulu öyle bir çaldı ki, ben o davuldan hiç öyle ses çıkaramamıştım.
Teknikle ilgili. Kafanda, kalbinde, kulağında o ses var mı, onunla ilgili.
Bunu keşfetmeniz ne kadar zaman aldı?
10-15 yıl kadar. 10-15 yıl başkaları gibi çalmaya çalıştım.
Sonra yavaş yavaş kendime ait bir stil geliştirdim. Şimdi artık beni dinleyen
sesimi diğer davulculardan ayırdedebiliyor. Kendime ait bir stil ve sesim var.
Kendimi rahat hissettiğim bir ekipman düzenim var. Zillerim belli. Davullarım
belli. 20 yıldır aynı davulu çalıyorum. Arada bir soruyorlar, “değiştirsene,
şunu denesene” vs. “Niye” diyorum, “ben bu davulları seviyorum, niye
değiştireyim?” Geçen ay turdayken her gece farklı davul çalmak zorunda kaldım.
Sahnede ne varsa. Yanımda sadece zilimi, trampet davulumu ve bas davul pedalını
taşıdım. Kendi parçalarını yerleştirip istediğin sesi alıncaya kadar akord
etmen bile saatler alıyor. Eğer rahat hissettiğin bir ekipmanın varsa o sesi
eninde sonunda elde ediyorsun. Yeni ekipman peşinde koşmanın anlamı yok. Müziğe
konsantre olmak lazım. Asıl mesaj müzikte, mesajı nasıl ilettiğin mesajın kadar
önemli değil. Bir çok davulcu tam tersini yapar. Müziği kullanarak davulun
sesini öne çıkarmaya çalışırlar. Davul aslında herkesin düşündüğünün aksine çok
müzikal bir enstrümandır. Bence müzik diğer enstrümanlar için olduğu kadar
davulcu için de ana tema olmalıdır. Bana belki de o yüzden jazz camiasında
“müzikal davulcu” derler. Davul öğretmenimden öğrendiğim en önemli ders, eğer
müzik için uygun bir ritim bulduysan o ritimde kal, atmosferi yarat, sırf
kendini kanıtlamak için ilginç şeyler deneme. Kendini kanıtlayıp sergilemeye
çalışman sadece diğer davulcuların ilgisini çekecektir. Ve etkilemen gereken
müzisyenler ileride birlikte çalışabileceğin müzisyenler, yani davulcu olmayan
müzisyenler.
Çalma düzeniniz yıllar içinde ne şekilde değişti?
70’lerde birden fazla tomtom moda olmuştu. Ben de 4 davullu
bir set kurdum. Kayıtlarda 6 taneye kadar çıktığı oluyordu. Şimdi başladığım
yere geri döndüm. 4’lü sette çalışıyorum. Şimdi pop gruplarına baktığımda da
görüyorum, onlar da 4’e geri döndüler. Çünkü aslında en önemli şey zamanlama,
yani ritim tutabilmek. Benim davula oturur oturmaz swinge başlamam lazım. Ve
bunu 25 davulla yapamam.
Tony Wiliams 14-15 yaşlarında iken kendine özgü bir stil ve
ses geliştirmişti. Yenilerden Brian Blade, Bill Steward. Bunlar çok iyi
davulculardır, kendilerine özgü bir stilleri var. Birbirlerinden farklılar ama
ortak bir özellikleri vardır ki o da çok iyi ritim tutmaları, zamanı hiç
kaybetmezler. İlk ders aynı zamanda son ders.
Ekipmanınız ne?
18 inç bas davul, 14x5,5 inç snare davul, 10 inç tom-tom, 13x13 inç floordrum. Eğer big-band’le çalıyorsam: 22 inç bas davul, 15x15 floordrum. Ayrıca big-band formatında zilleri de değiştiririm. Trio için Paiste
18 inç. flat ride (1971 yapımı orijinal 602 flat ride), 20 inç K-Zildjian 1969, Wuhan (Çin yapımı) 16 inç Crash ride ve Ufip (İtalyan yapımı) 13 inç hi-hat. Üflemelilerle çalıyorsam daha ağır alternatifler kullanırım. K-Zildjian’ı 20 inç Wuhan’la değiştiririm. K-zildjian triolar için ve küçük kulüpler için uygun. En son katıldığım
turda hepimizin mikrofonu vardı ve konser salonları büyüktü. Dolayısıyla ağır
zilleri kullandım. Çalacağım türe, grubun büyüklüğüne, konser salonu ya da
kulübün büyüklüğüne göre değişik kombinasyonlarım var. Teknikte de bazı
değişiklikler yapmak gerekiyor. Big band’de çalıyorsam daha basit çalarım.
Küçük gruplarda daha özgürsün, farklı dokular deneyebilirsin, daha kompleks
şeyler yapabilirsin. Ama ritimi tutma sorumluluğu aynı.
Pop müzikte nasıl değişiyor?
Hala ritmi tutacaksın. Daha basit çalarsın. Tür ne,
New-Orleans mı, Motown mu,
British mi? Türe ait motiflerin ne olduğunu bilmen lazım.
İlla ki bunları uygulamak zorunda değilsin, ama bilsen iyi olur.
Bir jazz grubunda davulcuyu dinlediğiniz zaman hangi
ülkeden geldiğini anlar mısınız?
Belli durumlarda anlarım. Brezilyalı müzisyenlerle yaptığım
çalışmalardan hatırlıyorum. Bir Brezilyalı davulcu için swing çalmak zor.
Onların müziği 2/4’lük, kulakları 2/4’e alışmış. Jazz 4/4’lük. Dolayısıyla bir
Brezilyalı davulcu swing çaldığında kendi büyüdüğü ritmin izlerini ister
istemez taşıyor. Biz Kuzey Amerikalı jazz müzisyenleri de Brezilya müziğini
öğrenmekte zorlanırız. Kübalı müzisyenler örneğin. Ne kadar güçlü bir müzik
kültürleri vardır, buna rağmen Be-Bop hastasıdırlar. Paquito D'rivera ve Arturo
Sandoval’yı düşün. Martinique jazz festivaline gitmiştim. Paquito D'rivera ve
Claudio Roditi (Brezilya) festivalde iki gün Be-Bop üstüne workshop yaptılar.
Charlie Parker ve Dizzy Gillespie’in altını üstüne getirdiler. Öte yandan bazı
kültürler jazz’a hiç ilgi duymazlar. Çin’de bir turumuz vardı. Seyirciler
müzikten sıkıldılar, bütün konser boyunca aralarında konuştular. Jazz’ı
kulakları kabul etmedi, bu kadar basit. Bizim kulağımız da Çin müziğini
anlamaz. Japonya’da durum tam aksi. Jazz orada neredeyse ayrı bir sanat dalı.
Bale, opera gibi klasik bir sanat dalı. Çok seviyorlar, çok değer veriyorlar.
Japonlar jazz’ı Kuzey Amerika toplumundan, Avrupa toplumlarından çok daha iyi
biliyorlar. Bizim toplumumuzda jazz klasikleşmiş müziktir ama sıradan bir insan
jazz’a düşkün değildir.
Grup Bosa Nova ya da samba çalıyorsa davulcu Brezilyalı mı
yoksa Kuzey Amerikalı mı anlarım. Şimdi bazı müzisyenler bütün bu kültürleri
bir araya getiren gruplar kuruyorlar. Mesela Jack DeJohnette’in grubunda
piyanist Brezilyalı, vurmalılar Venezualla’lı. Çok eklektik bir ses var. Chick
Corea aynı şekilde, flamenko jazz gibi bir tür oluşturdu. İki yıl önce
NordSea’de dinlediğimde grubunda Amerikalı bir basçı ve gene Amerikalı davulcu
Tom Brechtlein vardı, diğer müzisyenler tenor saksofon ve vurmalılar da dahi
olmak üzere İspanyol’lardı. Komşunun çimeni daha yeşil olur derler ya.
Toronto’daki Küba’lı müzisyenleri düşünürsek. Ne kadar başarılılar.
Babam ben çok küçükken Vancouver’daki beni jazz konserlerine
götürürdü. Ne olduğunu bilmezdim. Ama kulağım küçük yaşta o müzikle tanıştı.
Evde rock’tan tut western country’ye kadar her çeşit müzik dinlenirdi. O yüzden
eklektik bir müzik kulağım oluştu. Bunlar tabii stiline yansıyor.
Rob McConnell ile çalışmalarınızdan biraz bahsedebilir
misiniz?
1999’da Toronto’ya taşındıktan sonra Rob McConnell’ın
tentet’ine katıldım. Boss Brass’ı dağıtmak zorunda kaldık, çok büyüktü, bir
arada tutması zorlaşıyordu. Dağıldıktan sonra 2 defa bir araya geldik. İlki
2000’de Moe Koffman içindi. Moe kanserden ölmek üzereydi. Bizimle son bir defa
çaldı, bir nevi onun veda konseri oldu. Sonra 2003 IAJE’deki big band’ler
gecesi için bir araya geldik. Vancouver’dan Hugh Fraser’ın yönettiği WEJI band
ve Montreal’den Vick Vogel’in yönettiği big band ile sahneyi paylaştık. O
zamandan beri sadece tentet var. Tentet’in ilk albümü ile Juno kazandık. Son
zamanlarda Rob’un biraz sağlık problemlerinden ötürü pek bir araya gelemedik.
Tentet 1999’dan önce vardı yani?
Evet. Sanırım 1998’de kuruldu. O sırada davulda Barry Elmes
vardı. 3 saksofon, 2 trompet, 2 trombon.
Belki de o yıllara ait bir akım. Birdenbire heryerden
8-10 kişilik gruplar çıkmaya başlamıştı değil mi?
Doğru söylüyorsun, öyle bir akım vardı. 8-10 kişilik
gruplar. Bunlara küçük big-band deniyordu.
Buraya gelmeden New York’da 18 kişilik bir grupta
çalıyordum. Bluenote’da konserimiz vardı ve sahneye sığmak için grubu 9 kişiye
indirmemiz gerekmişti. Joe Roccisano, grubun lideri, oturup parçaları 9 kişilik
gruba göre yeniden aranje etmişti. Vanguard Jazz Orkestra’nın piyanisti Jim
McNeely, 9 kişilik orkestrası var, Joe Lavano’nun 9 kişilik grubu var, Don
Thompson, NOJO, aynı şekilde, 9-10 kişilik gruptan çok büyük ses çıkabiliyor,
sahneye sığmak daha kolay ve ayrıca müzisyen masrafı da diğer big-band’lerdeki
kadar büyük olmuyor. Bu format artık bugünün big-band’i oldu. Rob McConnell
Tentet’le NJA’da big-band ödülünü aldık. Artık 10 kişilik gruplara big-band
deniyor.
NJA’da 5 yıl üst üste yılın davulcusu ödülünü aldınız,
doğru mu hatırlıyorum?
Evet, Toronto’ya döndükten sonra 5 yıl üst üste ben aldım.
Geçen yıl Archie Alleyne’e kaptırdım ama.
Biraz birlikte çalıştığınız gitarcılardan konuşalım mı?
Ed Bickert’la çok uzun yıllar çalıştık. Şimdi emekli oldu
ama hala dünyanın neresine gidersem gideyim herkes bana onu sorar. “Ed ne
yapıyor, telefon nosu var mı, web sitesi var mı?” Ta 1979’da CBC için
yaptığımız bir kayıt vardı, geçen yıl onu piyasaya sürdük. Sackville’den çıktı:
“Out of the past”. Ed, ben ve Don Thompson çalıyoruz. Rob Mconnell anlatıyor,
iki yıl önce Ed’i aramış. “Şu parçanın şurasında çaldığın akor neydi” diye
sormak için. Ed demiş ki “Şimdi bu akoru hatırlamam için gitarı elime almam
lazım. Gitar bodrum katında kaloriferlerin orada. Oraya gitmem lazım.. Kusura
bakma, bilmiyorum diyeceğim.” ?
Karısı öldükten sonra gitar çalmayı bıraktı. Sonra buzda
kayıp kollarını kırdı. Kırıklar iyileşti, romatizma başladı, sonra başka sağlık
sorunları takip etti. Bayağı sıkıntı çekti. Ben 99’da Toronto’ya taşınmadan New
York’a gelmişti. Orada bir araya gelip Quartet konseri vermiştik, harika bir
konserdi. Don, ben, Ed ve basta Pat Collins. Ed bir ikondur. Her ne kadar artık
çalmasa da diğer gitaristlerin en büyük kabusu Ed’i çaldıkları kulüpte
görmektir. Ed’in seyirciler arasında olması gitaristleri huzursuz eder. Reg
Schwager, Lorne Lofsky, Rob Piltch, bütün yeni gitaristler hep aynı şeyi
söylerler, Rob Ed’in sololarından birini almış, üflemeliler için orkestrasyon
yapmış. Ve sırf o solodan yeni bir parça oluşturmuş. Sadece solo değil, eşlikte
de muhteşemdir. Biri demişti ki “Ed harika çalıyor, öbür gitarist de çok iyi”.
Öbür gitarist yok tabii, ikisi de Ed. Ed’den o kadar çok şey öğrendim ki, çok
güçlü bir müzisyen. Eğer çok kaptırır ve kalabalık çalmaya başlarsan hemen
kaşları çatılır, anlarsın ki “yolumdan çekil” diyor.
Los Angeles’lı trombonist Frank Rosolino ile Sackville’den
bir albüm çıkarmıştık. Frank, Ed, Don ve ben. O da muhteşem bir albümdü.
Bütün albümler Sackville’den çıkmış sanırım?
Evet, Sackville’den tonlarda albümümüz çıktı. Sackville
Records Kanada’da 70’lerde John Norris tarafından kuruldu, kendi aynı zamanda
Coda magazininin sahibiydi, sonra sattı. Jay McShann’ı bilir misin, Kansas’lı
Pianist/vokalist, geçen yıl öldü, onunla Sackville’den kayıtlarımız vardır.
Kaydetmediğime çok pişman olduğum bir şey vardır. Jim Hall
ile ilk çalmaya başladığımdaydı. Ed Bickert Don ile beni bir Pazar öğleden
sonra evine davet etmişti. Jim’i de götürdük. Don, ben, Ed ve Jim çaldık. Ed ve
Jim bir arada, doğa üstü bir tecrübeydi. O güne kadar Jim ile Ed’in çok yakın
tarzları olduğunu düşünürdüm. O gün ne kadar farklı olduklarını gördüm.
Birbirlerine çok saygı ve hayranlık duyarlar. O günün kaydedilmesi gerekiyordu,
yazık oldu.
Çok iyi tanıdığım diğer bir gitarist de Lenny Breau’dur.
Lenny’nin performansı çok değişkendi, nasıl çalacağını tahmin edemezdin. Bir
gece öyle bir gece böyle.. Tarz olarak kendine özgü bir şey buldu, kimseye
benzemedi. Bir bakarsın Country-western çalıyor söylüyor, 5 dakika sonra
bakarsın Bebop çalıyor. Kendi kendine öğrenenlerdendir. Tam bir dahi idi.
Düşünüyorum da bu ülkeden ne muhteşem gitaristler çıkmış.
Hepsi de içidolu (solid body) gitar kullandılar. Bu
tesadüfi mi?
Hayır, bütün gitaristler içidolu gitar çaldılar, çünkü Ed’in
gitarı içidoluydu. Benim kardeşim Vancouver’da Rock&Roll gitaristi idi.
Bütün hayatı boyunca Ed Bickert gibi çalabileceği bir gitar aradı. Jazz Master
aldı olmadı, Gibson aldı olmadı, Guild aldı olmadı. Sonra bir gün Toronto’ya
taşındı. Ed Bickert’i Telecaster çalarken duydu ve ertesi gün gitarı bıraktı.
Lorne Lofsky de içidolu çalıyor sanırım.
Evet. Ed’in Gibson ES175 vardı. Jim’inkiyle aynı. Telecaster
ile rock seslerini yaratabiliyorlardı. Aynı gün içinde bir kayıt projesinden
çıkıp hemen ardından kulübe çalmaya gittiği için bu şekilde kolayına gidiyordu
sanırım.
Ufukta yeni bir proje var mı?
Aklımda bir proje var. Sırf gitarlarla bir şey kaydetmek
istiyorum. Üstünde düşünüyorum. Göreceğiz..