Gilad
Atzmon ŞENLİKLİ MUHALEFET VE JAZZ; Buraların Kulağıyla Jazz’ı Yeniden Dinlemek
Şenlikli muhalefet kavramı politik sözlüğümüze düşeli
öyle çok uzun bir zaman olmadı. ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ düsturuyla daha adil,
eşitlikçi, barışçıl bir küreselleşme için ve savaşlara, militarizme, doğanın
hunharca yok edilişine karşı durmak için yollara dökülenlerin armağanı oldu
bize.

Görüldü ki modern siyasetin dar kalıplarına sıkışmış
geleneksel muhalefet biçimleri artık kitleleri heyecanlandırmamakta, dahası çoğu
kez muhalefet edilenin buyurgan/disipline edici dilini yeniden üretmektedir.
Sistem, dilin hemen tüm olanaklarını kuşattığından, kendine eklemlediğinden
onun ipliğini pazara çıkarmak için elimizde kalan tek şey, ironi ve şenlikli
muhalefettir. Bir karnaval coşkusundan ve çok sesliliğinden beslenen ve kimseyi
dışlamayan şenlikli muhalefetle ancak tüm hiyerarşi, tahakküm ve sömürü
biçimlerinin karşısında durulabilir.
Kendisi müziğini yaparken tüm bunları ne kadar düşündü
bilmiyorum ama Gilad Atzmon’un son projesi Artie Fishel and the Promised Band,
tam da böyle tanımlanabilir: jazz’la şenlikli muhalefet. Müzisyenliğinin yanı sıra
kara mizah türündeki romanları (A Guide to the Perplexed ve My One and Only
Love) ve politik denemeleriyle de tanınan Gilad’la soğuk ama güneşli bir
pazartesi öğleden sonrasında kuzey Londra’daki evinde buluştuk. Son projesi
Artie Fishel, jazz, siyaset, piyasa ilişkisi, Londra’daki jazz ortamının hâl-i
pür melâli ve etkilendiği müzisyenler üzerine söyleştik.

Son albümünde karşımıza Gilad Atzmon değil de Artie
Fishel olarak çıktınız. Artie, Amerika ve Afrika’yla hiçbir ilgisi olmayan
jazz’ın, 19. yüzyılda Ukrayna ve Polonya’daki Yahudi gettolarında doğmuş bir
müzik olduğuna kuvvetle inanıyor. Bu iddiayı ispatlamasını isteyen herkesi
Antisemit olmakla, kendisinden ve tüm Yahudilerden nefret etmekle suçluyor. İddialarını
müzikal anlamda da kanıtlamak için, ünlü jazz standartlarını Klezmer grubuyla,
tabi bir Ortadoğu ve doğu Avrupa kulağıyla, yeniden yorumluyor. Tabi kendisine
göre asıllarını çalıyor. Jazz standartlarını, bir anti-kahraman aracılığıyla
adeta yapıbozuma uğratma fikri nasıl doğdu?
Kısaca anlatayım. Yedi yıl önce Yahudi bir gazeteci Mike
Gerber beni aradı ve Yahudi kökenli jazz müzisyenleri hakkında bir kitap yazdığını,
benimle de bir röportaj yapmak istediğini söyledi. Buraya geldi, doğrusu
oldukça uzun, sıkıcı bir röportajdı. Ben o güne dek jazz ve Yahudiler hakkında
hiç düşünmemiştim. Fakat birçok jazz müzisyeninin Yahudi olduğu bir gerçek.
Bana gelince, İsrail’de yaşıyordum ve Filistinlilerin kafasını ezmek için
orduda görevliydim. Jazz benim için bir kaçış noktası ve yurt dışındaki jazz
ortamına katılmanın en kestirme yoluydu. Ben biraz geç bir yaşta, on yedi yaşımda
çalmaya başladım. Yahudilerin insanlığın başına gelen en iyi şey olduğuna inanırken
jazz çalmaya başladım. Ne var ki bütün kahramanlarım siyahiydi. Aralarında
Ahmed Jamal gibi Müslümanlar da vardı. Charlie Parker’ı dinliyordum ve nasıl
böyle çalabildiğine hayret ediyordum. Ben bir Yahudi’ydim ama onun yaptıklarını
yapamıyordum. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı. Sonunda anladım ki Yahudilerin
üstünlüğü söylemi bir saçmalıktan ibaretti. Sanırım beni jazz’a hazırlayan ve
ilerleyen zamanlarda tüm o Yahudi/Siyonist söylemi reddetme zeminini hazırlayan
da bu sorgulamaydı. Artie Fishel’a gelince… Bu yakınlarda bana yine jazz ve
Yahudi bağlantısını sordular. Fark ettim ki jazz’ın Yahudi müziği olduğunu
söylemek, iki bin yıldan sonra Filistin’e gelip “büyük büyük büyük babam bu
topraklarda yaşıyordu, öyleyse bu topraklar da benim” demek kadar aptalcadır.
Ama dünyayı buna inandırmayı başardılar. Herkes sana Yahudilerin haklı olduğunu,
bu toprakların onların mülkü olduğunu söyleyecektir. Ben de Siyonizm kadar
aptalca bir argüman kurgulasam ne olur diye düşündüm ve Artie Fishel’le ortaya
çıktım. Bu arada Siyonistler Artie Fishel projesinden haberdar oldular ve beni
engellemeye çalıştılar.
Sizi engellemek için ne yaptılar?
Albümümüm ilk tanıtım konserlerinin verildiği Pizza
Express’e büyük bir baskı uyguladılar. Pizza Express’te dört gece boyunca
konser verecektik. Bana kulüp yetkilileri tüm günler için tüm biletlerin bir
saat içinde tükendiğini söyledi. Konser gecesi İngiltere’nin bütün
gazetelerinden gazeteciler ve televizyon ekipleri oradaydı. Bir tür Siyonist
mafya olan Board of Deputies of British Jews (Britanya Yahudileri Temsilciler
Kurulu) bütün biletleri satın alıp bu gazetecileri çağırmıştı. Arada
televizyonculardan biri yanıma gelip konserin çok eğlenceli olduğunu, burada
Yahudi karşıtı, Antisemit hiçbir şey göremediğini, temsilciler kurulunun ne
yapmak istediğini anlamadığını söyledi. Gazeteciler benim Siyonizmin kısır
argümanlarını eleştirdiğimi gördüler. Siyonizmi yapbozuma uğratmak, işte benim
yaptığım tam da bu. Ben bir felsefeci olarak düşünüyorum ve bu söylemi
bozuyorum. Ben ancak sorunu ortaya koyabilirim; bir çözüm önermek zorunda değilim.
Yahudilere ne yapmaları gerektiğini söyleyemem. Eskiden ‘Benim Adıma Olmaz’
diye bağırmalarını telkin ederdim onlara. Hatalıydım. Çünkü onlardan bir şey
yapmalarını beklemek tam da Siyonistler gibi davranmak oluyordu.
Sizin yaptığınız belki de şenlikli muhalefet olarak tanımlanabilir.
Zira Artie konserleri espriler, ironiler ve kendini alaya almalarla yüklü.
Evet, haklısınız.
Belki buradan da müzikle politika arasındaki ilişkiye
geçebiliriz. 2003’te sizin gibi gönüllü sürgünde yaşayan bir grup müzisyenle
birlikte Exile albümünü yapmıştınız. O albümde geleneksel Yahudi şarkılarını
ve ulusal melodilerini Arapça sözler ve Arap ritimleriyle yeniden yorumlamıştınız.
Yani müzikle toplumsal ve siyasi olan arasındaki sınırları görünmez kılmanın şaşırtıcı
ve estetik bir yolunu buluyorsunuz her zaman.
Bir jazz müzisyeni olmak ne anlama gelir? Bana göre bunun
anlamı kendini yeniden keşfetmektir. Miles Davis bir seferinde “bir konserde
tek bir yeni fikir ortaya çıkarabilirsem kendimi mutlu hissederim” demişti. Artık
bunu yapmıyoruz. Aynı parçaları aynı şekilde çalıp duruyoruz. Bence jazz
çalmak, her şeyi yerle bir ederek bir tür şölen yapmaktır. Jazz, beni kendimi
sürekli yeniden ve yeniden keşfedebileceğim bir mecraya oturttu.
2004’de Guardian’da yayımlanan makalenizde jazz’ın
özgürleştirici ruhunu kaybettiğini yazmıştınız. Örneğin bebop, sadece siyahi
Amerikalılar için bir özgürlük çağrısı değil; jazz çalmanın bizatihi kendisi,
estetiği güç ve para ilişkilerinin önüne koyduğu için özgürleştirici bir
eylemdi. Bu durumda jazz, beyaz Amerikan burjuvazisince bir tehdit olarak algılandı
ve politik, toplumsal, felsefi mesajlarından arındırıldı. İsyankâr ruhundan
soyutlanarak bir bilgi nesnesine dönüştürüldü. Günümüzde jazzla siyasi duruş
arasında nasıl bir ilişki var?
Günümüzde böyle bir ilişki kalmadı. Bu ilişkiyi kuran bir
avuç müzisyen var. Mesela Emr el-Saffar adında makam müziğini jazz’a uyarlayan
Amerika doğumlu bir Iraklı müzisyen var. Ancak genele baktığında jazz müziği
burjuvazinin sesi olduğundan beri dünya düzeninin devam için bir araç haline
geldi. Örneğin bazı büyük şirketler, siyahi müzisyenleri az ya da çok görmezden
gelip jazz’ı bir beyaz müziğine dönüştürmek istediler. Ama hâlâ bir şeyler
söylemeye çalışan bir avuç müzisyenle karşılaşıyorum. Şunu da söylemeden
edemeyeceğim. Bazı İngiliz müzisyenler, buraya geldiğimden beri benim bir şeyler
söylediğimin farkındalar ve bunu takdir ediyorlar.
Fakat bazıları jazz’la siyaset arasında bir ilişki kurmanın
gerekli olmadığını söyleyeceklerdir.
Elbette, böyle bir zorunluluk yok. Her müzisyen kendini
istediği gibi ifade eder. Örneğin önceleri ben, böyle bir bağlantı kurmuyordum.
Ama belli bir zaman sonra şunun farkına vardım ki jazz, bir şeyler söylemek
için bir yol olabilir. Bu benim için planlanmış değil kendiliğinden ortaya çıkan
bir durumdu.
Örneğin Türkiye’de müziğin bir politik mesaj verme aracı
olarak kullanılışına çok şahit olduk. Buna karşı değilim. Ama çoğu durumda
toplumsal mesaj verme uğruna müziğin kaybedildiğini gördük.
Aynı fikirdeyim.
Ama bunun sizin müziğiniz için geçerli olmadığını hemen
ekleyeyim. Örneğin Fela Kuti de müziği bir tür silah olarak görüyordu ama yaptığının
müzikalitesini kimse tartışmaz.
Evet, böyle çok insan var. Mikis Theodarakis’i de söylemek
lazım. Aslında ben müziğimi asla salt bir politik araç olarak görmedim. Hayatımın
bir aşamasında bir şeyler oldu ve ikisi bir araya geliverdiler. Benim
müzisyenlik ve estetik anlayışım ve müzik yapmaktaki amacım, kendimi müziğin
içinde yok edebileceğim o merhaleye varmak. Bu, birlikte müzik yaptığım grubun
en güçlü tarafı. Çalarken tek istediğimiz, hep birlikte müziğin içinde
kaybolmak. Bu, müziğin kendisini yarattığı, benim bir özne, bir karar verici
olarak artık var olmadığım merhaledir. Bu durum birçok jazz müzisyenin neden
uyuşturucu kullandığını da açıklıyor. Hepimiz ne yaptığımıza ilişkin
bilincimizi kaybetmek istiyoruz. Yani benim kariyerimle ilgili yapmam gereken,
röportajlar, konserler vermek ve para kazanmaya çalışmak. Ama müzik yapmaya başladığım
andan itibaren benim rolüm yok olmaktır. Bu durum bir tür trans haline geçmek
olarak da düşünülebilir. Bunu her gece başarabildiğimi söylemiyorum ama beni
müzik yapmaya teşvik eden şey, çalmaktan yıllarca hoşlanacağım o doğru
müzikleri yaratma arzusu.
Bugünlerde Tuareg müziği yapan Tinariwen adlı bir grubu
dinliyorum. Yakınlarda çok yeni bir albümleri yayınlandı. Albüm kitapçığında,
grup çalmaya başladığında kimin dinleyici kimin müzisyen olduğunun ayırt
edilemez hale geldiği yazılıydı. Bu beni Batı’daki icracı-dinleyici ilişkisi
üzerine düşünmeye itti. Buradaki konserlerde her şey ayrıntısıyla belirlenip
programlanmıştır. Dinleyiciye düşen sakince oturup dinlemektir. Coşkuya, taşkınlığa,
müzikten sarhoş olmaya pek yer yoktur. Ne dersiniz bu konuda?
Her zaman şunu düşündüm. Dinleyicilerim ve grubum Frank,
Asaf, Yaron ve ben bir odanın içinde aynı deneyimi yaşıyor, aynı şeyi
kutluyoruz. Çalarken her zaman kendimi müziğimin uzaktan bir dinleyicisi olarak
da tasavvur ediyorum. Bu çok zor tabi. Önceleri sadece bir saksofoncu olarak
çalar ve insanlar “ne kadar da iyi çalıyor!” dediklerinde hem gururlanır hem
korkardım. Bilirsin ego işte. Oysa şimdi benim için müzik, ego yok olduğunda,
arazlarımı, gerçek arazlarımı bastırmak yerine onların tadını çıkardığımda başlıyor.

Uzun zamandır Londra’da yaşıyorsunuz.
Biz Londonistan diyoruz!
Böyle gerçek anlamıyla çok kültürlü, dinamik bir şehirde
yaşamanın müziğinize bir etkisi var mı?
Artık bu şehirde çok da vakit geçirmediğim için fazla etkisi
olduğunu söyleyemem. Uzun zamandır dünyayı turluyorum ve artık yorulduğumu
hissediyorum. Biraz evde vakit geçirmek istiyorum. Ama böyle bir şehirde yaşamanın
asıl anlamı, dünyanın her köşesinden insanla karşılaşabilmende yatıyor. Tabi
dünyanın bütün mutfaklarını tanıyabilmek de cabası. Mesela biraz ilerde bir
Türk dönercisi var. İyi bir Türk yemeği istersem Woodgreen’e uğruyorum. Ne var
ki böyle çokkültürlü bir toplumda yaşamamıza karşın hâlâ birçok savaşa giriyoruz.
Buna inanmak imkansız.
Peki Londra’daki jazz ortamının hâl-i pür melâlini nasıl
tanımlarsınız? Tümüyle piyasa kurallarına tâbi olmuş durumda mı, yoksa yaratıcı,
yenilikçi müziklere açık mı?
Senin de bahsettiğin yazımın Guardian’da yayınlanmasından sonra
jazz dünyasında harika şeyler oldu. Jazz endüstrisi çöktü! Bu ne anlama
geliyor? Bu demek oluyor ki artık bize isteklerini dayatan plak şirketleri yok.
Bu arada Londra’daki jazz ortamı da daha iyi ve yaratıcı bir hal alıyor. Örneğin
genç jazz müzisyenlerinden oluşan gruplar aralarında yardımlaşmaya başladılar.
Birbirlerine hem destek hem de rakip olan on grup düşün mesela. Demek istediğim
toplumsal ve müzikal açıdan olumlu değişimler yaşanıyor Londra’da.
Takip etmeyi önerdiğiniz isimler var mı?
Elbette. Polar Bear’ı hepimiz biliyoruz. Bunun dışında
Acoustic Ladyland ve Fire Collective izlemeye değer.
Son olarak da en çok kimlerden etkilendiğinizi, jazz’da
kaybolmaya yüz tuttuğunu iddia ettiğiniz ruhu kimlerde bulduğunuzu sormak
isterim.
Birçok müzisyenden etkilendim. En başta da Bird, Cannonball
Adderley ve John Coltrane. Tabi Charles Lloyd, Dave Liebman ve Steve Grossman’ı
da eklemeliyim. Ama son zamanlarda daha çok modern jazz dinliyorum.
Jazz dışında ne dinliyorsunuz?
Bir süredir tango dinliyorum. Bu arada tango bana fazlasıyla
Türk işiymiş gibi geliyor! Etnik müzik de dinliyorum. İstanbul’dan her dönüşümde
birçok albüm getiriyorum. Mesela klarnet sanatçısı Mustafa Kandıralı’yı uzun yıllardır
dinliyorum.

