26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Gilad Atzmon ŞENLİKLİ MUHALEFET VE JAZZ; Buraların Kulağıyla Jazz’ı Yeniden Dinlemek

    

Şenlikli muhalefet kavramı politik sözlüğümüze düşeli öyle çok uzun bir zaman olmadı. ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ düsturuyla daha adil, eşitlikçi, barışçıl bir küreselleşme için ve savaşlara, militarizme, doğanın hunharca yok edilişine karşı durmak için yollara dökülenlerin armağanı oldu bize.

 

 

Görüldü ki modern siyasetin dar kalıplarına sıkışmış geleneksel muhalefet biçimleri artık kitleleri heyecanlandırmamakta, dahası çoğu kez muhalefet edilenin buyurgan/disipline edici dilini yeniden üretmektedir. Sistem, dilin hemen tüm olanaklarını kuşattığından, kendine eklemlediğinden onun ipliğini pazara çıkarmak için elimizde kalan tek şey, ironi ve şenlikli muhalefettir. Bir karnaval coşkusundan ve çok sesliliğinden beslenen ve kimseyi dışlamayan şenlikli muhalefetle ancak tüm hiyerarşi, tahakküm ve sömürü biçimlerinin karşısında durulabilir.

Kendisi müziğini yaparken tüm bunları ne kadar düşündü bilmiyorum ama Gilad Atzmon’un son projesi Artie Fishel and the Promised Band, tam da böyle tanımlanabilir: jazz’la şenlikli muhalefet. Müzisyenliğinin yanı sıra kara mizah türündeki romanları (A Guide to the Perplexed ve My One and Only Love) ve politik denemeleriyle de tanınan Gilad’la soğuk ama güneşli bir pazartesi öğleden sonrasında kuzey Londra’daki evinde buluştuk. Son projesi Artie Fishel, jazz, siyaset, piyasa ilişkisi, Londra’daki jazz ortamının hâl-i pür melâli ve etkilendiği müzisyenler üzerine söyleştik.  

 

 

Son albümünde karşımıza Gilad Atzmon değil de Artie Fishel olarak çıktınız. Artie, Amerika ve Afrika’yla hiçbir ilgisi olmayan jazz’ın, 19. yüzyılda Ukrayna ve Polonya’daki Yahudi gettolarında doğmuş bir müzik olduğuna kuvvetle inanıyor. Bu iddiayı ispatlamasını isteyen herkesi Antisemit olmakla, kendisinden ve tüm Yahudilerden nefret etmekle suçluyor. İddialarını müzikal anlamda da kanıtlamak için, ünlü jazz standartlarını Klezmer grubuyla, tabi bir Ortadoğu ve doğu Avrupa kulağıyla, yeniden yorumluyor. Tabi kendisine göre asıllarını çalıyor. Jazz standartlarını, bir anti-kahraman aracılığıyla adeta yapıbozuma uğratma fikri nasıl doğdu?

Kısaca anlatayım. Yedi yıl önce Yahudi bir gazeteci Mike Gerber beni aradı ve Yahudi kökenli jazz müzisyenleri hakkında bir kitap yazdığını, benimle de bir röportaj yapmak istediğini söyledi. Buraya geldi, doğrusu oldukça uzun, sıkıcı bir röportajdı. Ben o güne dek jazz ve Yahudiler hakkında hiç düşünmemiştim. Fakat birçok jazz müzisyeninin Yahudi olduğu bir gerçek. Bana gelince, İsrail’de yaşıyordum ve Filistinlilerin kafasını ezmek için orduda görevliydim. Jazz benim için bir kaçış noktası ve yurt dışındaki jazz ortamına katılmanın en kestirme yoluydu. Ben biraz geç bir yaşta, on yedi yaşımda çalmaya başladım. Yahudilerin insanlığın başına gelen en iyi şey olduğuna inanırken jazz çalmaya başladım. Ne var ki bütün kahramanlarım siyahiydi. Aralarında Ahmed Jamal gibi Müslümanlar da vardı. Charlie Parker’ı dinliyordum ve nasıl böyle çalabildiğine hayret ediyordum. Ben bir Yahudi’ydim ama onun yaptıklarını yapamıyordum. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı. Sonunda anladım ki Yahudilerin üstünlüğü söylemi bir saçmalıktan ibaretti. Sanırım beni jazz’a hazırlayan ve ilerleyen zamanlarda tüm o Yahudi/Siyonist söylemi reddetme zeminini hazırlayan da bu sorgulamaydı. Artie Fishel’a gelince… Bu yakınlarda bana yine jazz ve Yahudi bağlantısını sordular. Fark ettim ki jazz’ın Yahudi müziği olduğunu söylemek, iki bin yıldan sonra Filistin’e gelip “büyük büyük büyük babam bu topraklarda yaşıyordu, öyleyse bu topraklar da benim” demek kadar aptalcadır. Ama dünyayı buna inandırmayı başardılar. Herkes sana Yahudilerin haklı olduğunu, bu toprakların onların mülkü olduğunu söyleyecektir. Ben de Siyonizm kadar aptalca bir argüman kurgulasam ne olur diye düşündüm ve Artie Fishel’le ortaya çıktım. Bu arada Siyonistler Artie Fishel projesinden haberdar oldular ve beni engellemeye çalıştılar.

 

Sizi engellemek için ne yaptılar?

Albümümüm ilk tanıtım konserlerinin verildiği Pizza Express’e büyük bir baskı uyguladılar. Pizza Express’te dört gece boyunca konser verecektik. Bana kulüp yetkilileri tüm günler için tüm biletlerin bir saat içinde tükendiğini söyledi. Konser gecesi İngiltere’nin bütün gazetelerinden gazeteciler ve televizyon ekipleri oradaydı. Bir tür Siyonist mafya olan Board of Deputies of British Jews (Britanya Yahudileri Temsilciler Kurulu) bütün biletleri satın alıp bu gazetecileri çağırmıştı. Arada televizyonculardan biri yanıma gelip konserin çok eğlenceli olduğunu, burada Yahudi karşıtı, Antisemit hiçbir şey göremediğini, temsilciler kurulunun ne yapmak istediğini anlamadığını söyledi. Gazeteciler benim Siyonizmin kısır argümanlarını eleştirdiğimi gördüler. Siyonizmi yapbozuma uğratmak, işte benim yaptığım tam da bu. Ben bir felsefeci olarak düşünüyorum ve bu söylemi bozuyorum. Ben ancak sorunu ortaya koyabilirim; bir çözüm önermek zorunda değilim. Yahudilere ne yapmaları gerektiğini söyleyemem. Eskiden ‘Benim Adıma Olmaz’ diye bağırmalarını telkin ederdim onlara. Hatalıydım. Çünkü onlardan bir şey yapmalarını beklemek tam da Siyonistler gibi davranmak oluyordu.

 

Sizin yaptığınız belki de şenlikli muhalefet olarak tanımlanabilir. Zira Artie konserleri espriler, ironiler ve kendini alaya almalarla yüklü.

Evet, haklısınız.

 

Belki buradan da müzikle politika arasındaki ilişkiye geçebiliriz. 2003’te sizin gibi gönüllü sürgünde yaşayan bir grup müzisyenle birlikte Exile albümünü yapmıştınız. O albümde geleneksel Yahudi şarkılarını ve  ulusal melodilerini Arapça sözler ve Arap ritimleriyle yeniden yorumlamıştınız. Yani müzikle toplumsal ve siyasi olan arasındaki sınırları görünmez kılmanın şaşırtıcı ve estetik bir yolunu buluyorsunuz her zaman.

Bir jazz müzisyeni olmak ne anlama gelir? Bana göre bunun anlamı kendini yeniden keşfetmektir. Miles Davis bir seferinde “bir konserde tek bir yeni fikir ortaya çıkarabilirsem kendimi mutlu hissederim” demişti. Artık bunu yapmıyoruz. Aynı parçaları aynı şekilde çalıp duruyoruz. Bence jazz çalmak, her şeyi yerle bir ederek bir tür şölen yapmaktır. Jazz, beni kendimi sürekli yeniden ve yeniden keşfedebileceğim bir mecraya oturttu.

 

2004’de Guardian’da yayımlanan makalenizde jazz’ın özgürleştirici ruhunu kaybettiğini yazmıştınız. Örneğin bebop, sadece siyahi Amerikalılar için bir özgürlük çağrısı değil; jazz çalmanın bizatihi kendisi, estetiği güç ve para ilişkilerinin önüne koyduğu için özgürleştirici bir eylemdi. Bu durumda jazz, beyaz Amerikan burjuvazisince bir tehdit olarak algılandı ve politik, toplumsal, felsefi mesajlarından arındırıldı. İsyankâr ruhundan soyutlanarak bir bilgi nesnesine dönüştürüldü. Günümüzde jazzla siyasi duruş arasında nasıl bir ilişki var?

Günümüzde böyle bir ilişki kalmadı. Bu ilişkiyi kuran bir avuç müzisyen var. Mesela Emr el-Saffar adında makam müziğini jazz’a uyarlayan Amerika doğumlu bir Iraklı müzisyen var. Ancak genele baktığında jazz müziği burjuvazinin sesi olduğundan beri dünya düzeninin devam için bir araç haline geldi. Örneğin bazı büyük şirketler, siyahi müzisyenleri az ya da çok görmezden gelip jazz’ı bir beyaz müziğine dönüştürmek istediler. Ama hâlâ bir şeyler söylemeye çalışan bir avuç müzisyenle karşılaşıyorum. Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Bazı İngiliz müzisyenler, buraya geldiğimden beri benim bir şeyler söylediğimin farkındalar ve bunu takdir ediyorlar.

 

Fakat bazıları jazz’la siyaset arasında bir ilişki kurmanın gerekli olmadığını söyleyeceklerdir.

Elbette, böyle bir zorunluluk yok. Her müzisyen kendini istediği gibi ifade eder. Örneğin önceleri ben, böyle bir bağlantı kurmuyordum. Ama belli bir zaman sonra şunun farkına vardım ki jazz, bir şeyler söylemek için bir yol olabilir. Bu benim için planlanmış değil kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdu. 

 

Örneğin Türkiye’de müziğin bir politik mesaj verme aracı olarak kullanılışına çok şahit olduk. Buna karşı değilim. Ama çoğu durumda toplumsal mesaj verme uğruna müziğin kaybedildiğini gördük.

 

Aynı fikirdeyim.

 

Ama bunun sizin müziğiniz için geçerli olmadığını hemen ekleyeyim. Örneğin Fela Kuti de müziği bir tür silah olarak görüyordu ama yaptığının müzikalitesini kimse tartışmaz.

Evet, böyle çok insan var. Mikis Theodarakis’i de söylemek lazım. Aslında ben müziğimi asla salt bir politik araç olarak görmedim. Hayatımın bir aşamasında bir şeyler oldu ve ikisi bir araya geliverdiler. Benim müzisyenlik ve estetik anlayışım ve müzik yapmaktaki amacım, kendimi müziğin içinde yok edebileceğim o merhaleye varmak. Bu, birlikte müzik yaptığım grubun en güçlü tarafı. Çalarken tek istediğimiz, hep birlikte müziğin içinde kaybolmak. Bu, müziğin kendisini yarattığı, benim bir özne, bir karar verici olarak artık var olmadığım merhaledir. Bu durum birçok jazz müzisyenin neden uyuşturucu kullandığını da açıklıyor. Hepimiz ne yaptığımıza ilişkin bilincimizi kaybetmek istiyoruz. Yani benim kariyerimle ilgili yapmam gereken, röportajlar, konserler vermek ve para kazanmaya çalışmak. Ama müzik yapmaya başladığım andan itibaren benim rolüm yok olmaktır. Bu durum bir tür trans haline geçmek olarak da düşünülebilir. Bunu her gece başarabildiğimi söylemiyorum ama beni müzik yapmaya teşvik eden şey, çalmaktan yıllarca hoşlanacağım o doğru müzikleri yaratma arzusu.

 

Bugünlerde Tuareg müziği yapan Tinariwen adlı bir grubu dinliyorum. Yakınlarda çok yeni bir albümleri yayınlandı. Albüm kitapçığında, grup çalmaya başladığında kimin dinleyici kimin müzisyen olduğunun ayırt edilemez hale geldiği yazılıydı. Bu beni Batı’daki icracı-dinleyici ilişkisi üzerine düşünmeye itti. Buradaki konserlerde her şey ayrıntısıyla belirlenip programlanmıştır. Dinleyiciye düşen sakince oturup dinlemektir. Coşkuya, taşkınlığa, müzikten sarhoş olmaya pek yer yoktur. Ne dersiniz bu konuda?

Her zaman şunu düşündüm. Dinleyicilerim ve grubum Frank, Asaf, Yaron ve ben bir odanın içinde aynı deneyimi yaşıyor, aynı şeyi kutluyoruz. Çalarken her zaman kendimi müziğimin uzaktan bir dinleyicisi olarak da tasavvur ediyorum. Bu çok zor tabi. Önceleri sadece bir saksofoncu olarak çalar ve insanlar “ne kadar da iyi çalıyor!” dediklerinde hem gururlanır hem korkardım. Bilirsin ego işte. Oysa şimdi benim için müzik, ego yok olduğunda, arazlarımı, gerçek arazlarımı bastırmak yerine onların tadını çıkardığımda başlıyor. 

 

 

Uzun zamandır Londra’da yaşıyorsunuz.

Biz Londonistan diyoruz!

 

Böyle gerçek anlamıyla çok kültürlü, dinamik bir şehirde yaşamanın müziğinize bir etkisi var mı?

Artık bu şehirde çok da vakit geçirmediğim için fazla etkisi olduğunu söyleyemem. Uzun zamandır dünyayı turluyorum ve artık yorulduğumu hissediyorum. Biraz evde vakit geçirmek istiyorum. Ama böyle bir şehirde yaşamanın asıl anlamı, dünyanın her köşesinden insanla karşılaşabilmende yatıyor. Tabi dünyanın bütün mutfaklarını tanıyabilmek de cabası. Mesela biraz ilerde bir Türk dönercisi var. İyi bir Türk yemeği istersem Woodgreen’e uğruyorum. Ne var ki böyle çokkültürlü bir toplumda yaşamamıza karşın hâlâ birçok savaşa giriyoruz. Buna inanmak imkansız.  

 

Peki Londra’daki jazz ortamının hâl-i pür melâlini nasıl tanımlarsınız? Tümüyle piyasa kurallarına tâbi olmuş durumda mı, yoksa yaratıcı, yenilikçi müziklere açık mı?

Senin de bahsettiğin yazımın Guardian’da yayınlanmasından sonra  jazz dünyasında harika şeyler oldu. Jazz endüstrisi çöktü! Bu ne anlama geliyor? Bu demek oluyor ki artık bize isteklerini dayatan plak şirketleri yok. Bu arada Londra’daki jazz ortamı da daha iyi ve yaratıcı bir hal alıyor. Örneğin genç jazz müzisyenlerinden oluşan gruplar aralarında yardımlaşmaya başladılar. Birbirlerine hem destek hem de rakip olan on grup düşün mesela. Demek istediğim toplumsal ve müzikal açıdan olumlu değişimler yaşanıyor Londra’da.

 

Takip etmeyi önerdiğiniz isimler var mı?

Elbette. Polar Bear’ı hepimiz biliyoruz. Bunun dışında Acoustic Ladyland ve Fire Collective izlemeye değer.

 

Son olarak da en çok kimlerden etkilendiğinizi, jazz’da kaybolmaya yüz tuttuğunu iddia ettiğiniz ruhu kimlerde bulduğunuzu sormak isterim.

Birçok müzisyenden etkilendim. En başta da Bird, Cannonball Adderley ve John Coltrane. Tabi Charles Lloyd, Dave Liebman ve Steve Grossman’ı da eklemeliyim. Ama son zamanlarda daha çok modern jazz dinliyorum.

 

Jazz dışında ne dinliyorsunuz?

Bir süredir tango dinliyorum. Bu arada tango bana fazlasıyla Türk işiymiş gibi geliyor! Etnik müzik de dinliyorum. İstanbul’dan her dönüşümde birçok albüm getiriyorum. Mesela klarnet sanatçısı Mustafa Kandıralı’yı uzun yıllardır dinliyorum.

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67538 - unknown - 38.107.179.236