Gençliğin yeniden
hayat verdiği Gazi Magosa

Yazı/Text: HASAN KOÇ
Fotoğraflar/Photos: DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ arşivi
Gazi Magosa’nın kaderi tıpkı ait olduğu Kıbrıs adası
gibi tarih boyunca durmaksızın değişti. Kimi zaman tüccarların kenti oldu, kimi
zamansa askerlerin. Tarihi kent bugün artık üniversite gençliğinin istilası altında…

Kıbrıs adasının bilinebilen tarihi çok eski zamanlara kadar
gider. Yüzyıllardan beri elden ele geçen bu adanın içinde yaşamak, adeta tarih
sayfalarının arasında dolaşmaya benzer. Kıbrıs’ta kentlerin kaderi tarih
boyunca yer sarsıntılarına, istilalara bağlı olarak her zaman değişmiştir.
Magosa kentinin M.Ö. 3. yüzyılda, Ptolemus krallarından Philadelphus tarafından
kurulduğu ve bu kente kızkardeşinin adı olan Arsinoe'nin ismini verdiği
söylenir. Daha sonraları Salamis kentinin Araplar tarafından yakılması üzerine,
Salamis şehrinden göçen halk bu kente yerleşmeye başlar; şehrin adı ise,
Arapların şehri bulamaması umuduyla ‘Ammohostos’ yani ‘Kumda saklı şehir’
olarak değiştirilir. Yıllar sonra adaya Lüzinyanlar hakim olur ve o dönemde
Magosa (Mağusa), Lefkoşa’dan sonra ikinci büyük şehir konumuna gelir. Dönemin
Batı Hristiyanlığı’nın, Ortadoğu’da elinde tuttuğu son şehir olan Akka’nın,
İslam orduları tarafından işgal edilmesinden sonra birçok Frenk soylusu ve
tüccarın Mağusa’ya göç etmesine izin verilir ve o dönemde şehir ‘Famagusta’
ismini alır.
Tüccar, soylu ve işadamlarının Magosa’ya göç etmesiyle
beraber, Doğu ülkelerinden gelen değerli eşyalar Magosalı tüccarlar tarafından
Avrupa’ya ve İslam ülkelerine yollanmaya başlanmış, böylece Kıbrıs, Doğu-Batı
ticaretinde bir transit merkezi olarak yerini almıştı. İçlerinde Nasturi,
Süryani, Ermenilerin de olduğu tüccarların Magosa’ya gelmesiyle beraber kentin
ekonomisinde büyük bir değişim ve gelişme yaşandı. O dönemde ihraç edilen
ürünler arasında arpa, ipek, tuz ve ambelebulya turşusuna kadar pek çok ürün
bulunuyordu. Ekonomideki bu gelişme, Kıbrıs’ta ve özellikle Magosa’daki tüccar
ve işadamlarının büyük servet sahibi olmasını sağladı. Öyle ki bu tüccarlar bir
defada sattıkları maldan elde ettikleri karın bir bölümü ile kiliseler inşa
etmeyi bir gelenek haline getirmişlerdi. Böylece küçücük kentte kısa zamanda
365 tane kilise inşa edilmişti. 1291 ve 1300’lü yıllar Magosa’nın altın
yıllarıydı. Tüccarların zenginlik göstergesi, yaptırdıkları kiliseler ile
ölçüldüğünden, bugün şehirde halen ayakta kalabilen kiliseleri bu tüccarlar
yaptırmıştır. Ancak lüks ve ihtişam düşkünlüğü, şehri kısa süre sonra ahlak
kurallarının geriye itildiği bir yer haline getirmişti. O dönemlerde
Filistin’deki ‘Kutsal Topraklar’ı ziyarete giderken Kıbrıs’tan geçen
Avrupalılar, bu durumu çok yadırgamışlar ve hatta bir seferinde kent, St.
Bridget isimli bir azize tarafından lanetlenmişti.
1372 yılındaki Venedik-Ceneviz savaşında Venediklilerin
yenik düşmesinin bu lanetin etkisiyle olduğu söylenir. 1469 yılına kadar
Ceneviz kanunlarının uygulandığı kentte, lüks ve ihtişam yavaş yavaş azalırken
kentin unvanı başkentti. Bu dönemde kentteki ticari hayat son bulmuş ve adeta
askeri bölge gibi kullanılmıştı. Kentin bir diğer şanssızlığı ise aynı dönemde
Batı Avrupa’nın Doğu ile iletişimini sağlayacak deniz yollarının bulunmasıydı,
bu sayede Kıbrıs ticaret yönünden iyiden iyiye pasifize edilmişti. Daha
sonraları 1489 yılına kadar Lüzinyanlar şehre tekrar hakim oldular ancak
Lüzinyan Kralı 2. James’in öldürülmesi ve Kraliçe Catherina’nın Venedikli
olmasının sonucunda Venedikliler tekrar şehrin hakimi oldular. 16 Şubat 1489
tarihinde St. Nicolas Katedrali’nde yapılan törenle kentin Venediklilere
geçmesinin ardından adadaki mevcut refah seviyesinde gözle görülür bir düşüş
yaşanmıştı. Bu dönemde (1489-1571), Venedikliler adayı bir askeri üs olarak
gömekteydi. Günün koşullarına göre tekrar inşa edilen surlar, hendekler, iç
kale, Deniz ve Kara Kapısı, Magosa’yı tam olarak bir askeri üsse benzetmişti.
Ancak tüm bu önlemler 1571’de Lala Mustafa Paşa ve Osmanlı
Ordusu’nun adayı işgal etmelerine engel olamamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun
adayı hakimiyeti altına almasından sonra soylular ve varlıklı tüccarların
sarayları ve konakları yıkılmış, ekonomik etkinlikler ise Larnaka kentine
kaymıştı. Şehirde kalan 500-600 kişinin çoğu askerdi. Surlar içinde yaşayan
azınlığın surların dışına atılmasından sonra, bugünkü Maraş ve Aşağı Maraş
bölgelerinde ilk yerleşim başlamıştır ve şehir güneye doğru gelişim
göstermiştir. Kent bu dönemlerde politik suçlular için bir cezaevi ve sürgün
adası halini almıştı. Günlük hayata uyum sağlamaları için katedral minare
eklenerek camiye çevrilmiş, medrese, hamam ve çeşmeler inşa edilmiş ya da
değişiklikler yapılmıştı. Osmanlı’nın adayı 1878’de İngilizlere kiralamasından
sonra liman büyük bir önem kazanmıştı. Bu dönemde Türkler sur içinde, Rumlarsa
Maraş ve Aşağı Maraş’ta yaşardı. İngilizler kendi yöresel malzeme ve detayları
kullanarak şehrin mimarisine farklı bir yön verdi. İngiliz mimarisinin etkileri
Kıbrıs’ta bu alanda oldukça görülmektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti dönemine
gelindiğinde ise (1960) Suriçi Türkler diğer bölgeler ise Rumlar tarafından idare
edilmekteydi. İngiliz mimarisinin etkisiyle modern bir yapıya bürünen Maraş
bölgesi, dünyanın en ünlü eğlence ve turizm merkezi haline gelmişti. 1974’ten
sonraysa savaşın izleriyle kent bir süreliğine içine kapandı. 1986’ya kadar
kentte yeni gelişmeler olmadı. 1986’da Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ)’nin
kurulmasından sonra şehir yeniden can buldu. Doğu Akdeniz Üniversitesi, 68
ülkeden gelen 14 bin kişinin oluşturduğu dev bir kültür mozaiği haline dönüştü.
Şehir DAÜ ile beraber hızla gelişirken uluslararası camiada da tanınır hale
geldi. Bugün sayıları 18 bin aşan mezunlarıyla DAÜ, dünyanın her yerinde
başarıyla temsil ediliyor. Üniversite gençliğinin rüzgarıyla Gazi Magosa
geleceğe umutla bakıyor.

Bilinebilen kuruluşu MÖ 3. yüzyıla kadar giden Gazi Magosa
tarihten pek çok kalıntıyı halen gururla taşıyor.