Aşağı bakın… Bakın…

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
İnsandan korkarım ben, hayvandan, topraktan, ağaçtan değil…
Toprak tutunacak, hayvan sığınacak, ağaç köklenecek yer bulamaz da öyle
öldürür, istemeden, bilmeden… İnsan ise kasten öldürür, planlayıp, düşünüp…
İnsan hırt bir mahlukattır, önce öldürür, sonra da oturup öldürdüğünün ağıtını
yakar… Toprak, hayvan, ağaç cana kast etmişse, zaten orada insanın parmağı veya
teşviki vardır garanti… Ağaçları kesmiş, toprağı savunmasız, hayvanları
gölgesiz bırakmıştır… Hayvanları öldürmüş, ağacı yalnız, toprağı zehirlemiş,
cümle âlemi çaresiz bırakmıştır…
Pikniğe giderdik eskiden, hâlâ bir aileyken, hâlâ bir
mahallede, gerçek insanların arasında yaşarken… Üzerine uzandığım yabani
otların buruk kokusunun verdiği güven ve coşku hissini, yanıma uzanan tek bir
insan vermedi bana… Ben otlarla hiç konuşmadım, insanlar benimle hep konuştu
halbuki… İnsan ve kelime: Biraraya geldiğinde ateşle barut, mermiyle mavzer,
çiviyle tabut misali…
Muhtemelen siz şimdi bir uçakta, varacağınız menzile doğru
yola çıktınız… En azından bileti pencere kenarında kesilenlerden aşağıya bir
bakmasını rica etsem? Ne görüyorsunuz? Dağ, taş, toprak, tarla… Bu kadar
yüksekteyken görebildikleriniz bundan ibaret değil mi? Bir tek insan çarpıyor
mu gözünüze? Bir tek insan göremiyor olmak, doğanın karşısında ne kadar küçük
olduğunuzu düşündürmüyor mu size? Düşündürüyorsa ne âlâ, demek ki sizin beni
öldürme ihtimaliniz daha az… Düşünmüyorsanız, bu kadar yüksekte kendinizi hâlâ
‘irili ufaklı dağları yaratmış’ sayıyorsanız, siz beni öldürmeden ben sizi
öldürmeye mecburum demektir…
Bir söz var ya, dünyanın bütün ilkel ve kadim kabilelerinin
ağzından dökülmüştür: Doğayla oynamayın, intikamını alır… Kaçımız ölür umurumda
değil, ama ben yine de dua ediyorum, intikama gücü kalsın diye… Doğanın
intikama mecali varsa, intikam sonrası kalanlarımızın da yaşama şansı var
demektir… Asıl tehlike, doğayı intikam bile alamayacağı kadar hırpalamamız…
Kolunu kanadını kırmamız, kalbini yormamız, kanser etmemiz… Bir daha yekinip
bize dersimizi veremeyeceği kadar gururunu ezmemiz… Ey doğa, sana görkemini
geri vereceğini bilsem, gelip beni al demek isterim, beni al kurban olarak,
yeter ki sen kurban olma…
Benim şahsi meselelerim elbet kimseyi ilgilendirmez, hele bu
kadar ‘kamusal’ bir yazıda… Ama anlatacağım yine de, zira bence mühim: Bir
sevdayı daha beceremedim, olmadı işte, kim bilir belki uzun senelerdir toprağa
uzanıp yabani otları koklamadığım için… Kim bilir kaçıncı kez taşındım, yine
bir bekar evine… Bulaşık yıkamayı unutuyorum hep, mutfak kokudan geçilmiyor…
Haliyle bir bulaşık makinesi aldım ve dikkat ettim, A enerji sınıfı olsun diye…
Doğanın bir milimetresini kurtarabilirim diye…
Sonra evimdeki bütün sarı ampulleri, sarı ışığı sevmeme
rağmen, üşütücü beyaz ışıklar saçan tasarruflu ampullerle değiştirdim…
Süpermarkette tasarruflu ampul kampanyası vardı üstelik, çok ucuza çıktı… Ve
alıştım o ışığa, üşütmüyor artık…
Sonra sifonum üzerine, ne vakitler, ne sıklıkta zincirine
asılmam gerektiği üzerine mesai yaptım… Artık daha nadir dokunuyorum o zincire
ve yine de temiz klozetim... Bilmem ne santralının, bilmem ne fabrikasının dev
bacalarından pofur pofur duman fışkırırken benim bu yaptıklarım bir işe yarar
mı?
Yarasın yaramasın, ben insana değil toprağa ve hayvanlara
güvenirim, insanı değil ağaçları severim…
Onların hatırına…
Aşağıya bakın …
Servi gülüyor size, köpek dilini çıkarıyor…
Toprak ve ot ve hayat kokuyor…
Doğa hostes hanıma soruyor:
Bu meşrubatların pet şişede olmayanı yok mu?