|
Cazın çok ötesinde
İlhan Erşahin

Yazı/Text: CEREN ÜNLÜ
Fotoğraflar/Photos: TİJEN BURULTAY
Türk babadan olma İsveçli anneden doğma ünlü müzisyen İlhan
Erşahin tatillerle sınırlı Türkiye macerasının müziğini derinden etkilediğini
söylüyor. Ve yaptığı caz ötesi dünya müziğine Ajda Pekkan’ı bir gün mutlaka
katmak istiyor.

Müziğin, sınırları belirsizleştiren, birleştiren büyüsünü
kendi kariyerine taşıyan müzisyenlerden İlhan Erşahin. Cazın ve saksafonun
olanaklarıyla yola çıkıp bambaşka dünyalara taşıdığı müziği çokuluslu. Kurduğu
birçok grup ve yarattığı projelerle yaptığıysa dünyanın farklı noktalarından
gelen müzisyen ve türleri kendi müziğinin çatısı altında birleştirmek... Beş
sene önce New York’ta kurduğu Nublu Bar ve plak şirketi bu amacına daha da
yaklaşmasını sağlıyor. Burası; aynı zamanda Our Theory, Love Trio ve Wax Poetic
adlı gruplarının da çıkış noktası…
İsveçli bir anne ve Türk bir babanın çocuğu olarak İsveç’te
doğuyor İlhan Erşahin. İsmi heykeltıraş İlhan Koman’dan. Türkiye’deki macerası
uzun yıllar ailesiyle geçirdiği yaz tatilleriyle sınırlı. Türk müziğiyle ilk
ilişkisi ise İstanbul’la Bodrum arasındaki otobüs yolculuklarına uzanıyor.
“1970’lerde çocukken otobüslerde çalan şarkıları hatırlıyorum. O sesler hep
aklımda. O zamanlar uçakla İstanbul’a gelir, sonra 14 saat otobüsle Bodrum’a
giderdik. Hep müzik çalardı eskiden, şimdi daha lüks her şey. O sesler içime
işledi, özellikle Orhan Gencebay, Zeki Müren ve Ajda Pekkan.” Erşahin, müziğe
önce popüler olanla başlamış. Popüler derken, Bob Marley ve Rolling Stones’dan
bahsediyoruz. Cazla tanışmasıysa saksafon sayesinde… “Babam caz müzisyeniydi,
ben de bu işlere öyle bulaştım gibi bir şey yok hayatımda. Onun için
kariyerimin başında rock, punk, funk dinledim, ardından saksafona başladım, saksafon
yüzünden caza girdim ve Amerika’ya gittim, sonra 10 sene saksafon çalıştım. Her
gün 12 saat… Çok sonraları eski sevdiğim müziklere geri döndüm. Doğal bir
birleşim oldu bu müziklerle. Klasik anlamdaki caz parçaları tam olarak benim
türüm değildi. Ben bu türü çalıyorum, tüm hayatım boyunca bunu çalacağım gibi
bir şey düşünmedim hiç. Yeni bir şey yaratmayı, kendi müziğimi yaratmayı
seviyorum.” İsveç, Amerika, Türkiye, Brezilya derken ülkeler arasındaki
macerası az buz değil. Bu nedenle, en çok nereye ait hissettiğini sormadan
edemiyoruz. “Kendimi Türk olarak hissediyorum ama bu kendi yarattığım
Türklüğüm. Amerika’da da böyleyim aslında. Her yeri dünya olarak görüyorum. Bir
tane güneş var, dünya da öyle dönüyor, benim için çok basit. Ama sistem her
şeyi karmaşıklaştırıyor.” Kendini her yere ait hissediyor ama müziğini
etkileyen yer söz konusu olduğunda Erşahin’in verdiği tek adres var; New York,
East Village. “New York’ta Cihangir gibi bir semtte oturuyorum. O semt, o
mahalle çok önemli. Hiç kimse o kadar derin düşünmüyor ama aslında o mahalle
seni de etkiledi. Herkesi etkiledi. Çünkü o mahalleden Andy Warhol çıktı,
Madonna çıktı, Ernest Hemingway çıktı, Reamonn, Rolling Stones, Led Zeppelin,
Jimmy Hendrix… Bunlar ya orda oturdular, ya da orda uzun bir zaman geçirdiler.
1950’lerden sonra bütün batılı kültür o mahallelerden geliyor aslında. Bence o
mahallede büyülü bir şey var, o mahallede Nublu’yu kurduk zaten. Çünkü doğal
bir çekimi var. Her şey orda başladı. Kaynak orada bence. Orada yaşadığınızda
bunu hissediyorsunuz.” Beş sene önce New York’ta ardından Brezilya’da açtığı ve
şu anda şehrin en sevilen mekanlarından biri olan Nublu Bar’la işletmeciliğe de
başlayan Erşahin, suyu, boyası ve lisansı olmayan bir yerden arkadaşlarıyla
birlikte bir ev yarattıklarını anlatıyor. Anlaşmalı olduğu yerler sayesinde
Nublu gecelerini Türkiye’ye de taşıyor, ama İstanbul’da işletmecilik yapmayı
istemiyor ve ekliyor, “Belki çok ilerde Ara Güler’in yaptığı gibi bir cafe
olabilir, kimbilir…” Nublu, Erşahin’e tadını çıkarmak istediği bir özgürlük
vermiş. “Ne zaman istersem çalabiliyorum. Onun için bir sürü yeni grup
kuruyorum. Güzel zaman geçirmek ve insanlara güzel şeyler dinletmek benim için
daha önemli oldu. Bir hit parça yazayım, bir klip yapayım, o da Mtv’de çıksın.
O da başka bir kariyer. Ben daha çok kendi başıma yaratıyorum.” Sık sık geldiği
İstanbul’dan kulağına çalınan müzikler çok çeşitli ona göre. Gruplardan çok tek
tek müzisyenleri tanıyor. Türkiye’deki rekabet ortamı ve kıskançlıktan dertli
biraz ve kulaklarımızın tembelliğe yatkın olmasından… “Bu her yerde böyle,”
diyor ve ekliyor “Doğup büyüyorsun, genç oluyorsun, radyo dinliyorsun, MTV’yi
izliyorsun, ya Türk pop var, ya hip-hop var ya, Amerikan RNB var. Kimse başka
müziklere girmiyor. Bunu yapabilmek için kendine zaman vermen lazım ve arayış
lazım. Ama sadece arayış da yeterli değil. Radyolar da yardımcı olmalı. Tabii
alternatif kanallar da var, ama genelde biliyorsunuz. Sadece müzikte de değil,
sinemada da, yemekte de, kitapta da durum bu. Maalesef böyle bir dünyanın
içindeyiz şu anda ama değişecek tabii ki.” Cazın sadece şehre ve şehirli
kültüre ait bir müzik olduğunu düşünmediğini ekliyor ardından. “Şans olur da
bütün halka bu müziği çalabilirsek ilk başta herkes bu ne diyecektir, çünkü
alışık değiller. Ama herkes sonunda sevecektir, çünkü içten ve doğal. Aylarca
prova yapıp, prova yaptığımız şeyi çalıyoruz gibi bir durum yok. Tabii bir form
var, ama çaldığımız zaman insanlara bakarak çalıyoruz yani o anda çalıyoruz.
Bizim kendimize ait bir dilimiz var, belli melodiler var ama yağmurlu bir gün
mü, sıcak bir gün mü, seyirciler ayakta mı, değil mi, tüm bunlara göre
müziğimiz değişiyor.” Norah Jones’un son albümü “It’s too late”de bir besteyle
karşımıza çıkan Erşahin’in, çocukluğundan bu yana hayran olduğu Ajda Pekkan’la
yapmak istediği bir proje de var. Siya Siyabend’den Murat, Athena’dan Gökhan,
Bora Uzer ve Nil Karaibrahimgil gibi isimlerin de içinde olduğu “Wax Poetic
İstanbul” albümü çok yakın bir zamanda dinleyebileceğiz.
|
|