|
İçimizdeki Osmanlı en rahat bu sokaklarda dolaşır

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ
Fotoğraflar/Photos: UMUT KAÇAR
Ne Sultanahmet, ne Tophane; İstanbul üzerinde hiçbir
semt yoktur ki Tahtakale’den daha tarihi, daha Osmanlı olsun. Görünüşünden
ziyade, geçmişin ruhudur burada yaşanan, yaşayan, hamalların sırtında birer
birer taşınan.

Eski hem de çok eski bir gelenektir bu; unlar Un Kapanı’nda,
yağlar Yağ Kapanı’nda, ballar Bal Kapanı’ndadır. Yünler, kürkler Kürkçü
Han’dan, kumaşlar, kumaşçılar hanından, hırdavatlar hırdavatçılar hanından alınır.
Aranan ne varsa ve aranmayan her şey, yerli yerinde, aynı yerinde; bin yıl
öncesinde ve bugünün bin yıl sonrasında, hep buradadır. Her ürünün, her mesleğin
loncası, her işin bir yaraşığı, bir erbabıdır söz konusu; hepsini bir arada
tutup ticaretten bir kültür yaratan, Bizans’tan sonra buralara sinen Osmanlıdandır.
Ve bugün bu topraklarda kökü mazide kalan bir gelecek varsa hala eğer,
Tahtakale işte tam orasıdır. Dünya yüzünde kimse anlayamaz, Tahtakale’den alışveriş
yapmak, bu karmakarışık görünen dar sokaklarda aradığını bulmak neden bunca
keyifli, bunca rahattır. İçimizdeki Osmanlı en rahat bu sokaklarda dolaşır,
kendini alabildiğine serbest bırakır. Sanki bir kese altın elinde, baharatın en
tazesini, kumaşların en has ipeklisini, ta Girit’ten gelen peynirle zeytinyağının
en iyisini alacaktır. Sanki saraydan çıkıp hanımına alışveriş eden bir hadımın
en özgür anlarıyla dolaşırken Tahtakale’nin daracık yokuşlu sokaklarında,
Venedikli zengin bir tacirin ticaret yaptığı iplikçiler hanında içtiği çayda
soluklanacaktır. Ya da kimbilir belki bir müzevir, belki de Anadolu’da kurtuluş
için savaşan ordulara el altından yardım etmek için gönüllü bir tüccarla anlaşacaktır.
İşte böyle bir havaya bürünür Tahtakale sokaklarında insan, İstanbul’un en eski
limanının sırtlarında… Çünkü içindeki ezikliği ne Topkapı Sarayı’nın hazine
dairesi, ne Sultanahmet’ten yükselen ezan sesi, ne Galata Kulesi’nin zarif
yükselişi bastırmaktadır artık. İstanbullu hiçbir yerde yaşayamaz, nasıl bir şey
olduğunu bile anımsayamadığı İstanbulluluğunu, belki bir tek buranın, bir tek
Tahtakale’nin sokakları dışında. Ne Sultanahmet, ne Tophane; İstanbul üzerinde
hiçbir semt yoktur ki Tahtakale’den daha tarihi, daha Osmanlı olsun. Görünüşünden
ziyade, geçmişin ruhudur burada yaşanan, yaşayan, hamalların sırtında birer
birer taşınan. Gelenek falan da değil üstelik, olan biten ne varsa şimdiye
dairdir, Tahtakale’de bir bir satılır, elden ele geçirilir. Tahtakale esnafı
bizlerden farklı olarak, köhne Bizans’a da, önce duraklayıp sonra çöken
imparatorluğa da sırtını hiç dönmemiş gibidir. Yüzyılların ötesinden gelen
ticaret anlayışı, ahlakı semtin yokuşlarına, depolarına, hanlarının toz ve küf
kokan uğultulu üst katlarına, ayaküstü müşterilere ikram edilen demli çaylarına
tepeden tırnağa siner sanki, taşlaşır, kayalaşır. Önce hangisi varmış, İstanbul
mu ondan, o mu İstanbul’dan doğmuş, kim bilebilir bunu? Bir liman varsa
herhangi bir kıyıda, o limana dünyanın bütün gemilerini çeken, kıyıdaki alışverişe
muhtaç, alışverişe meraklı halk mıdır; yoksa limanın ardında kalanlar, sırtlara
yayılanlar mı? Şehir demek tüm emekleri, tüm üretimleri sahiplenen, başka bir şeye
çeviren, yutan, yok eden, her yok oluşta yeniden var eden, demekse eğer,
Tahtakale de, bu yeniden yaratım sürecinin kalbi, borsası, piyasası demektir.
Rüstem Paşa Camii’nden başlamalı ilkin çünkü Tahtakale de tam buradan başlar.
Osmanlı mimarisinin en süslü, en şatafatlı örneği olan bu camii, Osmanlı’dan
ziyade, aslında hiç var olmamış gerçeküstü bir uygarlığın giriş kapısını andırır.
Buradan geçip öyle bir uygarlığa adım atacaksınızdır ki, sanki bu camiinin süsü
püsü aldatmacadır, daha sonra göreceklerinizin alçakgönüllü bir yansımasıdır.
Onu yapan bir sihirbaz, bunu biliyoruz. Yaşadığı yıllar boyunca İstanbul’u baştan
aşağı bir yanılsamalar şehrine dönüştüren, adına Mimar Sinan denen… Rüstem Paşa
Camii’nden sonra Tahtakale Hamamı gelir. Beş yüz yıllık bu hamam, Tahtakale
havasına uydurularak turistik bir çarşıya çevrilmiş. Modern zamanlarda herkes
tek başına yıkanıyor malum ama çayı kahveyi birlikte içmeyi, alışverişi kalabalıklar
arasında yapmayı seviyoruz hala. Ve hanlar, Tahtakale’yi Tahtakale yapan, her şeyi
yerli yerinde bir kale gibi tutan. En büyüğü Balkapanı Hanı, en büyüğü ve en
eskisi. Neredeyse bin beş yüz yıllık bir depo üzerinde durduğu söyleniyor şimdilerde.
Tahtakale’de alışveriş yapmak, aradığınız ürünün hanını, o hanın çevresinde oluşan
sokağı bulmaktan geçiyor. Bugünün alışveriş anlayışıyla hiç uyuşmayan bu tutumu
Tahtakale’nin içinde yadırgamak mümkün değil. Zira başta da dediğimiz gibi
eski, çok eski bir gelenek bu. Bizim yarattığımız ve görünen o ki bizim yıkmayacağımız…

Tahtakale’de herkesin elinde bir yük, sanki geçmişten
geleceğe taşınan…
|
|