Türkiye’nin plaj kültürü tarihi…

1920’de Çeşme kumsallarındaki halk plajında kadınlı
erkekli denize giren İzmirli Levantenler.
Yazı/Text: LÜTFÜ TINÇ
Plaj kültürü, 1920’lerin başından 1950’lere uzanan bir
süreçte gelişti ve bu dönemlerin Türkiye’sinde “asrî bir yaşam tarzı” en çok
plajlarda öne çıktı.

1933’ün yaz ayları: Suadiye Plajı’nın modayı takip eden
genç kızları objektife poz verirken, plajın delikanlıları da onları izliyor.
Osmanlı insanı da, denize girerek yüzme ve serinleme
ihtiyacını, bizim bugün ‘plaj’ diye adlandırdığımız ve daha eskilerde, ‘deniz
banyosu’ ya da ‘deniz hamamı’ olarak anılan mekânlarda sağlardı.
İlk ‘örgütlü’ denize giriş nasıl oldu derseniz, ünlü popüler
tarihçi Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ne bakmanız gerekir… Koçu
bu konuda bir tahmin yapıp, 1826 ilâ 1850 arasında kurulduğu düşünülen Çardak
İskelesi Deniz Hamamı’nın, ‘ilk’ olma şerefini taşıdığını belirtir.
Yine Koçu, ikinci hamamın Salıpazarı, üçüncüsünün ise,
Kumkapı’da kurulduğu tahminini yürütür. Öncelik hangi semtte olursa olsun,
Osmanlı insanı, yaz aylarında bir serinlik yaşama isteğine ve yüzme ihtiyacına
bir çözüm olarak, “geleneği ürkütmeden” ilginç bir sosyokültürel proje ortaya
koyar.
Reşad Ekrem Koçu’nun sözünü ettiği deniz hamamları aslında,
harem ve selamlık geleneğinin denize taşınmasından başka bir şey değildir. 20.
yüzyılın başlarında, ‘payitaht’ İstanbul’un, başkentlerin kraliçesi bu muhteşem
şehrin, Anadolu ve Rumeli yakalarında, kıyı şeridinde bulunan bütün semtlerin
deniz hamamları vardır artık...
Ama zannedilmesin ki, o yıllarda sadece İstanbul ya da
Levantenlerin şehri İzmir gibi büyük kıyı kentlerinin insanları ‘deniz
banyolarından’ nasibini alıyordu!
Örneğin 1903’e ait posta damgasıyla, bir Osmanlı
kartpostalı, Samsun sahillerindeki ‘erkeklere mahsus’ deniz hamamını
gözlerimizin önüne seriyor: Yağız delikanlılar, denize girmeye henüz alışmış
erkek çocukları ve kartpostalın fotoğrafçısına, soyunmadan poz vermeyi uygun
görmüş olgun yaştaki Samsunlu erkekler; kıyıya yakın bir noktada, tekne kalafat
yerinin hemen önünde yer alan bu küçük deniz hamamından bize bakıyorlar.
Sahil kentlerinde ya da payitaht İstanbul’un kıyılarında,
nerede olurlarsa olsunlar, bunlar ‘umumî’ deniz hamamlarıdır ve şehremanetinin
yani belediyenin ya da liman memurluklarının denetimi altındadır.
Akıntılı sularda, kazıklar üstünde ahşap olarak, suya
dayanıklı çürümez kerestelerle kurulu bu deniz hamamlarının en ve boyları gibi,
derinlikleri de ‘nizamname’ ile belirlenmiştir. Yalnız erkeklere ve yalnızca
kadınlara mahsus deniz hamamları bulunduğu gibi, kadınlara ve erkeklere ayrı
ayrı hizmet veren ama yan yana yapılmış hamamlar da vardır. Ancak eski İstanbul
tutkunlarından Halûk Şehsuvaroğlu’nun vurguladığı gibi, böyle çift hamamların,
“birbirinden ses duyulmayacak şekilde” yapılması gerekirdi.
Örneğin İstanbul’un Anadolu yakasındaki Moda Deniz
Banyosu’nun bir ‘Kadınlar Hamamı’ kısmı bir de erkekler bölümü vardı.
Bu umumî deniz hamamları ya da banyolarının dışında,
özellikle İstanbul’un seçkin kıyı semtlerinde, ‘zata mahsus’ hususî deniz
hamamları yapılırdı.
Daha çok Yeşilköy’de yani o zamanki adıyla Ayastefanos’ta
veya Boğaz sahillerinde göze çarpan bu özel deniz banyoları, yalıların
önlerinde, ince birer ahşap iskele bağlantısıyla, kıyıya yakın bir biçimde
diziliverirlerdi.
Deniz hamamlarından plajlara geçiş, aslında İstanbul’un
işgali günlerinde başlar. 1919’un yaz aylarında, Yeşilköy ve Bakırköy
civarındaki işgal kuvvetleri kışlalarının askerleri, İstanbul’un sıcağında,
üniformalar fora, kendilerini bu sahillerdeki kusmaların denizine atarlar.
Daha sonraları, 1920’nin Kasım’ında, Rusya’daki ‘Bolşevik
İhtilâli’nin ‘Beyaz’ Vrangel kuvvetlerini kılıçtan geçirmesinin ardından,
İstanbul’a akın eden 145 bin Beyaz Rus’un bir bölümü, ertesi yaz, bu
kumsallarda, özellikle de Florya kıyılarında arz-ı endam edecektir.
İstanbullular da 1921 yazında bu Beyaz Ruslardan, “kadınlı erkekli deniz
banyosu” alışkanlığını öğreneceklerdir.
Müteşebbis Rum meyhanecilere de gün doğacak; salaş sahil
meyhanelerinin yanına, Florya’nın ilk plajları kurulacaktır: ‘Solaryum’ ve
‘Haylayf’…
Cumhuriyet rejimiyle birlikte de, bu plajların sayısı,
yalnız İstanbul’da değil, Anadolu’nun sahil şeritlerinde de artmaya başlar.
Ancak 1930’ların sonlarına dek, deniz hamamları varlıklarını
sürdürecek, kadınlı erkekli birlikte denize girilen plajlar açıldıktan sonra da
erkeklere ve kadınlara mahsus bölümler varlıklarını koruyacaktı.
Örneğin Turgay Tuna, ‘Hebdomon’dan Bakırköy’e adlı
kitabında, ‘Ömer Bey’in Gazinosu’nun, 1938’de, erkekler ve kadınlara ayrılmış deniz
banyolarıyla müşterilerine hizmeti sürdürdüğünü yazar. 1930’ların sonunda ve
40’lı yılların başında ise, artık denize ‘modern’ plajlardan girmek ‘asrın
yeniliği’ olarak, pek modadır. 50’li yılların başından itibaren de, plajlara,
plaj giysilerine ve güneş kremlerine ilişkin basın ilanları hızla artacaktır.
Sözün kısası, bu plajlar artık yeni bir yaşam tarzının sembolleri haline
geleceklerdir. Örneğin 1950’lerin Süreyya Plajı; oteli, restoranı, özel
orkestrası ve danslı suareleriyle öne çıkan gazinosuyla, yalnızca Maltepe’nin
değil, bütün İstanbul’un seçkin yaşam tarzının aynası olacaktır.

Eski bir İstanbul gravüründe, Salacak civarı: Kızkulesi
hizalarında denize girenler.

Resimliay, Ağustos 1925 (solda), Sevimliay Dergisi’nin
kapağı… 1920’lerin ortası…