İş başa düştü…

Yazı/Text: MURAT UYURKULAK
Kitap yazana yazar diyorlar, bana da… Lakin bakmayın adımın
önündeki o sıfata, aslında gazeteciyim ben, dış haber editörüyüm, öyle
geçiniyorum… G8 zirvesi yılın önemli vakalarındandır bizim için, illa ki birkaç
gün manşet yaparız. Zira gezegenimizin muktedirlerinin önemli kararlar alacağı
varsayılır bu zirvede. Tartışmaları yakından takip edilir, perde arkasında ne
gibi mevzular döndüğü merak edilir. Bu ciddiyetli haber silsilesini yumuşatacak
bir magazin unsuru da eklenir her yıl haberlere. First lady’lerin şıklık yarışı
sözgelimi, liderlerin akşamüstü yaka bağır açık içtikleri bira, ya da
aralarında geçen esprili bir diyalog… Böylece aldıkları kararlarla dünyanın
kaderini çizecek şahısların da etten kemikten birer insan oldukları
hatırlatılır okuyucuya. “Bakmayın o kadar kudretli ve uzak göründüklerine,
onlar da sen ben gibi yaşama derdindeki insanlar işte” denir.
Fakat ben bu yıl G8 haberlerini yaparken insan olmaktan
utandım. Küresel ısınma dünyayı hızla cehenneme çevirirken, acilen alınamayan
her önlem milyarlarca insana, yani size, bana, hepimize kuraklık, susuzluk ve
bin türlü felaket olarak dönecekken bu adamların ekonomik ve siyasi çıkarları
için nasıl kıran kırana pazarlık yaptıklarına bakıp çileden çıktım. Suyu
ekonomik kullanma çabalarım, evimin bütün ampullerini tasarruflu olanlarıyla
değiştirmem, bulaşık makinesi alırken üç yüz yetele daha fazla verip A sınıfını
seçmem ve gösterdiğim daha bir yığın şahsi özen gözüme vahim derecede zavallıca
gözüktü birden. Ve bir kez daha kanaat getirdim: Ben yaşanabilir bir dünya
hayaliyle karınca kararınca önlem almaya çalışırken, çokuluslu şirketler
muazzam kârlarından bir gıdım olsun vazgeçip küresel ısınmayla mücadele etmeye
niyetli değildi. Paranın hükmü karşısında insanın zerre değeri yoktu. Amerika
ayak diredi, Avrupalılar boyun eğdi, Çinlilerin ve Rusların zaten hiç umurunda
değildi ve küresel ısınmayla doğru düzgün bir mücadele çerçevesi belirlenemedi
yine, yarım yamalak taahhütler, ne idüğü belirsiz vaatlerle geçiştirildi zirve…
Babaannem çok hasta, iç karartan haberler geliyor İzmir’den,
yaşlılık iyice büktü belini, bir türlü kalkamıyor hasta yatağından. İhtimalleri
değil buraya yazmaya, düşünmeye bile cesaretim yok. Küfürbaz, yaramaz, mübadil
babaannem benim. Nice tütün tarlalarında ter dökmüş, sırf iktidardakiler öyle
uygun gördü diye memleketi saydığı toprakları bırakıp gelmenin acısını yaşamış…
O yüzden toprağa ve gökyüzüne büyük saygı duyardı. Onun her akşam hava durumunu
hiç kaçırmadan, huşu içinde dinlemesini anlamazdım küçükken…
Nereden bileyim ekin eken insanların beklediği, evsiz
barksızların korktuğu yağmuru merak ettiğini…
Her ikisi için de, birbirine zıt dualar edecek kadar kocaman
bir kalbi olduğunu…
Babaannem yaşamayı, dünyayı, insanları seviyordu, hiç
reklamını yapmadan, öyle abartısız ve gerçek…
Dikkat ediyor musunuz, reklamcılar hemen kancayı attı
küresel ısınma meselesine, şirketler ‘iklim değişikliğiyle savaşan’ ürünler
pazarlama yarışındalar… Ekranlar tüten bacalardan, yüzen buz parçaları üzerinde
kederli kederli bakan kutup ayılarından geçilmiyor… ‘Savaşçı’ kredi kartları
bile var…
Valla ben babaanneme inanıyorum sadece…
Ve ne kadar zavallıca da olsa, su için, gökyüzü için, ayılar
için, kuşlar, ağaçlar, tütünler, nehirler için dertle, samimiyetle mücadele
eden, önlem alan insanlara inanıyorum…
Bu dünyayı biz kurtarabiliriz sadece…
Yani sen ben…