Garanti’yi terk eden
bilge! Akın Öngör

Pekçoklarımız
O’nun adını biliyor, neler yaptığını da... Garanti Bankası Genel Müdürü iken,
kariyerinin doruklarında radikal bir kararla aktif iş hayatına son verdiğini
mesela... Kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir adımla hayatına başka
bir yön veren Akın Öngör’ün adı artık ürettiği butik şarapları, yaptığı yelken
yolculukları, yeni çıkan kitabı ve daha da önemlisi sosyal sorumluluk projeleri
ile anılıyor. Öngör öyle şeyler anlatıyor ve 61 yaşına karşın öyle zinde
görünüyor ki insan O’na ister istemez gıpta ile bakıyor!..
Akın
Öngör, ikizler burcu imiş. Bu nedenle renkli, hareketli bir insan... Lider
olmak için yaratılanlardan... Öncülük etmeyi, eline aldığı işlerde ‘fark’
yaratmayı başaran biri... Düşünün ki şu an şato usulü üretim ile elde ettiği şarapların
gelirini bir okula aktarıyor olması, Harward Üniversitesi’nde ders olarak işleniyormuş!
Kendisi çıta gibi maşallah. Bir delikanlı misali, o heyecanla yaptıklarını,
yapacaklarını anlatıyor. Ferrari’sini Satan Bilge’nin Türkiye emsali adeta! Şimdi
okuyacaklarınız belki sizleri de özendirebilir. Yeni kararlar almaya. Ve her ne
olursa olsun başarmaya... Kimbilir?
Kariyerinizin
zirvesindeyken kendiniz için bir şeyler yapmaya karar verip iş yaşamınıza
nokta koymuşsunuz. Bu kararı nasıl aldınız?
İşin temel
sözcüğü öz farkındalık... Kendimizi tanıyorsanız, ne istiyorsunuz, ne size zevk
veriyor, ne sizi rahatsız ediyor, sizin sınırlarınız, kabiliyetleriniz nereye
kadar, yeteneklerinizin nereye kadar gelişmesini sağlayabilirsiniz, neler sizi
mutlu edecek kadar etkiliyor, nelerle uğraşmaktan keyif alıyorsunuz, nelerle uğraşmak
sizi stres altına alıyor, stresi yönetirken kendinizden ne maliyetler
ödüyorsunuz? Bütün bunların temelinde bu var. Öz farkındalığı geliştirmek için
de bir çaba gerekiyor. Çünkü iyi taraflarını herkes biliyor da nereye kadar iyi
olduğunu, nerede durduğunu bilmiyor! Kötü ya da yeteri kadar gelişmemiş
taraflarını tanımıyor. Buradan hareket edince ben yaşamda nelerden keyif aldığımı
biliyorum; neleri iyi yapıp nerelerde çok iyi olmadığımı biliyorum. Bu bilinci
gelişmiş bir insanım diye düşünüyorum. Öyle bakınca benim için çalışmak,
üretmek, bir güç ve para sahibi olmak ve bunu başarmak, taçlandırmak çok önemli
ama bir noktaya kadar! Başkalarıyla ayrıldığımız nokta buralarda oluyor. Ben sıfırdan
hayatımı kurmaya başladım, hazır bir imparatorluğu alıp geliştirmiş değilim. Sıfırdan
başlayıp iyi bir yönetici olacağımı biliyordum. Bana bazı fırsatlar da verildi,
ben de bunları iyi değerlendirdim. Ve iş hayatında arzu ettiğim seviyelere
geldim. Yaşamı sürdürebilmek için gerekli maddi imkanları, çok abartılı
olmayacak belirli bir seviyede elde ettim. Onu da yeterli gördüm.
Bir
dönem, en yüksek vergi verenler listesinde 30. olmuşsunuz...
Bir
profesyonel olarak Türkiye’de en çok kazanan profesyonel oldum. Ama bir noktaya
gelip hayatıma öz farkındalık ile bakınca benim için daha çok para kazanmanın
getirisinin daha az, bana her marjinal ünitenin mutluluk olarak kattığının daha
az, geldiğim güçte daha fazla güç kazanmanın her bir biriminin bana getirisi
gene daha az, buna karşılık zamanın -kendime, sevdiklerime, doğaya, güneşe,
denize, bulutlara, yeşile- bana getirisinin marjinal olarak çok daha fazla olduğu
bilincinde olduğum için o noktada bıraktım.
Sonra
ilk aşamada butik şarapçılığa mı yöneldiniz?
Öncelikle
Bodrum’da kendimize yeni bir yaşam kurduk. Orada güzel bir evimiz var, orada
koleksiyon bitkilerin, ağaçların olduğu botanik bir bahçe kurduk. Bir bağ
kurmak ve bir çiftlik sahibi olmak, şarap üretmeye yönelik üzüm yetiştirmek
konusu o zaman gelişti. Genel müdürlükten ayrılmadan önce araziyi aldım. Çok
bilimsel araştırmış değildim. O araziyi bağ haline emekli olduktan sonra
getirdim. O bağın projesini yabancı uzmanlarla oluşturdum, kurdum ve de onların
danışmanlığında yapıyorum.

Akın
Öngör’ün hayatını değiştirmesine yol açan sihirli kelime; özfarkındalık
Bağbozumunu
aileniz ile birlikte yapıyormuşsunuz galiba?
Evet,
ailece yapıyoruz. Bir bağımız var; üzümlerimizi kendi şaraphanemizde işliyoruz
ve yeni Fransız fıçılarda dinlendiriyoruz. Oraya bir bağevi yaptık. Bağbozumlarında
eşim Gülin, çocuklarımız hepimiz oradayız. Bir de Beyoba köyünden bir aile var.
Evvelden beri, çocukları, kızları birlikte çalışıyoruz. Hep beraber, üzümlerin
ölçümlerini yapıp bağbozumu yapacağımız zamanı belirliyoruz. Ertesi sabah çok
erkenden kesilmesi lazım üzümün. Arkadaşlarla haberleşip ertesi sabah erkenden
orada oluyoruz. Gün doğumu ile beraber güneş daha yükselmeden başlıyoruz
kesmeye... Üzümü sapından kestiğiniz an makasla, onun yaşam bağını alıyorsunuz.
O noktadan sonra uzun süreler geçerse, güneş altında kalırsa ezilirse,
yüklenirse, taşınırsa bu niteliklerinden kaybetmeye başlıyor üzümler. Biz
kaliteli şarap üretebilmek için şato usulü üretiyoruz. Yani bu üzümü hemen 13
kiloluk sepetlere koyuyoruz ve kesildikten 1-1.5 saat içerisinde şaraphanemize
götürüyoruz ve orada üretime alıyoruz. Şaraphanemizin içerisinde konveyörler
var. Bütün elemanlarımız, o aile, herkes hijyenik bir şekilde. Bozuk olan salkımları
ve taneleri eldivenlerimizle hemen ayırıyoruz. Ondan sonra sap ayırma
makinesine giriyor. Fakat bazen tanelerin üstünde sapları kalıyor. Bir sonraki
konveyörde onlar da ayıklanıyor. Fransız uzmanımız, danışmanız; bunu kimse
yapmaz diyor. Bu kadar titiz bir üretim. Tanka bu ayıklanmış taneler giriyor.
Çeşitli üzümlerimiz var; Cabarnet Savignon, Merlot ve Shiraz. Bunların bağdaki
bölümleri de ayrı. Bunların ayrı tanklarda fermantasyonu yapılıyor. Özel
tanklar, içinde soğutuluyor. Isıyı 6-7 derecede tutup fermantasyonu uzun yapıyoruz
ki, lezzet ve aroma kaybolmasın. Ondan sonra alıyoruz şarabımızı fıçılara
koyuyoruz; özel yeni Fransız meşesinden fıçılara. Mahsende klimatize bir
ortamda, 13-14 derece ısıda 365 gün tutuyoruz.
Şaraplarınızın
sunumu ve özellikle etiketleri de çok özel...
Şişe
Fransa’dan, mantarı yurtdışından geliyor, özel bir mantar. Etiket özel bir
tasarım; Alamet-i Fahrika’dan. Üzerinde her sene çağdaş bir Türk ressamının
resmi yer alyor. İlk resimde, Oğuz Tanyeli’nin özgün bir çalışması var. Selendi,
o bölgenin adı. Arka etikette de bunun nasıl yapıldığı, nasıl içileceği hakkında
geniş bilgi var. Bu seneden sonra bağ uzmanın da adını yazacağız. Benrad Granşan.
Benim imzam ve aldığımız izinler de bulunuyor ayrıca. Aynı zamanda her bir şişe,
numaralı ve HACCP belgesi var. Bu şaraptan 6400 şişe ürettik. 3-5 sene böyle,
bunlar bağın çocukluk döneminin ürünleri... 2004’e göre 2005 daha üstün, 2006
ondan da üstün olacağa benziyor. 2005, 6-7 bin şişe. 2006 mevsim olarak
4500-5000 şişe olacak. Yeni bağlar kurduk. Orada baktık inceledik ki, çevrede şaraplık
üzüm için daha uygun yerler var. Sarnıç isimli yerde; denizden 800 metre yükseklikte olan düz bir arazide yeni bağlar kurdum. O bağlardan 22 dönüm olan şimdi ikinci
senesini dönüyor, ötekiler birinci senesinde. Toplam 70 dönüm bağımız var. 6-7
sene sonra bunlar da devreye girdiğinde 30-35 bin şişeye çıkacağız.

Şato
usulü ürettiği butik şaraplarının gelirini, eşinin adına yaptırdığı okula
aktarıyor, Akın Öngör...
Böylesi
özel bir şarabı İstanbul’da hangi mekanlarda tatmak ve nerelerden satın almak
mümkün?
Bu butik
bir üretim. Bu şarabın özelliği aslında bölgeye yüksek katma değeri olan bir
üretimin tanıtılması. Orada sadece mısır, tütün, pamuk yapıyorlar. Biz aynı şartlarda
bağ yapıyoruz. Biz bağa baktık... En kaliteli şaraplık üzümü ürettik. Bugün İstanbul’un
önde gelen restoranlarında bu satılıyor. Birkaç tane isim vereyim. Mesela Paper
Moon’a gidin, Selendi şarabı, şarap listesinin en üstünde yer alıyor ve güzel
satılıyor. İstanbul’un en güzel balık restoranlarından Kıyı’ya gidin, bu kırmızı
şarap. Mikla örneğin. Mikla, şunu yaptı; sadece 45 liraya satıyor...
Peki
Pasifik Okyanusu’nu geçme fikri nasıl ortaya çıktı?
Ben Ortadoğu
Teknik Üniversitesi’nde okudum. O dönemlerde Sadun Bora’yı okurdum. Denizler,
denizler, denizler... Oradan özenmiştim. Üç sene önce Atlantik Okyanusu’nu, beş
kişilik bir ekip ve 20-22 metrelik tekneyle geçtim. Müthiş bir seyahat oldu. O
da apayrı bir boyut... 17 gün hiç başka tekne, hiç kara görmeden denizlerin
ortasında gece-gündüz seyir... Bu hem spor hem kişisel gelişim açısından çok
önemli. Kendiniz ile barışık olmanız, mücadeleci olmanız lazım, klostrofobiniz
olmaması lazım. Ve o da çok güzel bir seyahat olunca ben bu sefer dedim Pasifiği
geçeyim. Karayip adalarına gittiğimde, Tahiti tarafına giden bir tekne varsa
ben masraflarına iştirak edeyim, katılayım diye haber bıraktım. Sonra haber
geldi, 40 metrelik bir tekne gidiyormuş. Muazzam bir yat. Kaptanıyla biraz
pazarlık ettik, en sonunda el sıkıştık. Ben de arkadaşım Birol Kutadgu’yu davet
ettim. Ve beraber bir yolculuk yaptık. St. Barth sahilinden çıktık, Venezüela
sahilinden önce güneye gittik, Los Roques, takım adaları, Panama Kanalı’nı
geçtik, Coco adaları muazzam bir doğal park, sonra Galapagos adalarına gittik.
Fotoğraflar çektim. Markiz adalarına gittik. Bu arada 14 gün bir açık deniz
seyri... Ondan sonra Tuamotu’dan sosyete adaları, Tahiti, Bora Bora vb. Bizim
bilmediğimiz çok yerler olduğunu anladık...
Kitap
fikri, giderken aklınızda mıydı?
Bu
enterasan bir seyahat olacak deyip kendime bir fotoğraf makinesi, bir sualtı
kamera, bir de video aldım. Ayrıca günlük tutmaya başladık. Bende öyle bir
disiplin yoktur aslında. Arkadaşım ressam olduğundan gördüklerini resmediyordu.
Bu arada 1500’ün üzerinde fotoğraf, 15 saatin üzerinde video çektik. Ondan
sonra ben bunları dönünce O’nun resim defterinin boyutlarında -30x30 cm.- kitap
yaptım. Bu kitap, aslında herkesi denize özendirmek için yapıldı. Şimdilerde üç
proje üzerinde çalışıyorum. Bir yönetim kitabı yazıyorum. Bu arada Tahiti’ye
daha batıya, Avustralya’ya giden tekne varsa gelmek istiyorum diye haber bıraktım,
bekliyorum. Bir aksilik olmazsa Haziran-Temmuz’da; İskandinavya’da, fiyordlarda
yelken yapma projem var. Ve doğal hayatı korunmasına dönük, kurucularından olduğum
World Wine adlı kuruluşun Türkiye organizasyonunun başına geliyorum ki bu da
gönüllü bir görev. n