Pera Müzesi

Eskiden
Pera olarak adlandırılan Beyoğlu’na birkaç yıldır eğlencenin yanı sıra
kültür-sanat da hakim oldu. 1893 yılında ünlü mimar Achille Manoussos
tarafından Tepebaşı’nda inşa edilen ve yakın zamana kadar Bristol Oteli adıyla
anılan tarihi bina, şimdilerde “Kaplumbağa Terbiyecisi”nden “Divan-u
Lugati’t-Türk”e çok önemli eserleri ağırlıyor…



Müzenin
giriş katında yer alan ve vakıf tarafından işletilen cafe, ziyaretçilerin
dinlenip çay, kahve ve hafif yiyecekler eşliğinde mola verebilecekleri sade bir
mekan.
Türkler
insanlık tarihinin en ilginç hikayelerinden birini yazdılar. 6. yüzyılda,
Ortaçağın karanlığı Avrupa’ya çökmüşken Türk boyları bir yanda Moğollar diğer
yanda Çinlilerle komşuydular.Orta Asya steplerinden Anadolu bozkırına
ulaşmaları 300 yıllarını, Malazgirt’ten Konstantinapol’e varmaları ise 400
yıllarını almıştı. Bundan 30 yıl sonra ise II. Mehmet, Boğaz’ın kıyısında
Bizans İmparatoru’ndan kalan sarayda bir İtalyan ressamına portresini
yaptırıyordu (Gentile Bellini, 1480). Orta Avrupa’da Almanca konuşan bir halkla
karşı karşıya gelmeleri için 50 yıldan az bir süre yetti (I. Viyana Kuşatması
1529).
Orta
Asya’nın içlerinden başlayıp Viyana’ya kadar süren bu uzun yolculuk Türkleri
farklı uygarlık, dil ve kültürle karşı karşıya getirdi. Elbette farklı
mutfaklarla da...
Henüz 7.
yüzyılın sonunda Müslüman Araplarla karşılaştılar; 9 ve 10 yüzyıllarda
Bağdat’ın kuzeyine yerleşip halifelerinin askeri gücünü oluşturdular.
İran
topraklarında Harzemşah ve Selçuklu devletlerini kurdular. 12. yüzyılda
Anadolu’ya girmişler ve Bizans kültürüyle karşılaşmışlardı. 200 yıl sonra ise
Balkan halklarıyla... Onları etkilediler, onlardan etkilendiler...
Bu
karşılıklı kültürel etkileşim sadece Türklerin büyük yürüyüşünün sonucu
değildi. Başka halklar da bu topraklara gelip Türkler ve diğer yerli halklarla
kaynaştılar kendi yemek alışkanlıklarını değiştirdiler, ama Türk mutfağına da
önemli katkılarda bulundular. Örneğin 15. yy. sonunda İspanyol Yahudileri,
Osmanlı topraklarına yerleştiklerinde Seferad mutfağını da tabii ki
beraberlerinde getirmişlerdi. 19. yy. ortasında Kırım savaşının ertesinde yüz
binlerce Tatar, bundan 5-10 yıl sonra ise Çerkezler Anadolu’nun çeşitli
bölgelerine yerleştiler. Gelenekleri ve mutfaklarıyla birlikte...
19. yy
sonunda İstanbul’da yapılan bir sayımda lokantaların önemli bir kısmının,
meyhanelerin hemen tamamının Rumlar ve Ermeniler tarafından işletildiğini
ortaya koyuyordu. Daha sonraki yüzyıllarda “Türk kahvesi” olarak bilinecek Türk
usulü kahve hatta bizzat kahvenin kendisi bugünkü Tahtakale’de iki Suriyeli
Arap’ın 15. yy. başlarında açtıkları kahvehaneden tüm dünyaya yayıldı.



Pera
Müzesi henüz yeni bir müze olmasına karşın Henri Cartier-Bresson, Jean
Dubuffet, Rembrandt, Kadınlar Resimler Öyküler gibi uluslararası sergilere ev
sahipliği yapmış.
Bütün
bu örnekler bir sonuca çıkıyor:
Belki de
hiçbir halk zengin bir imparatorluk mutfağı yaratma konusunda Türkler kadar
şanslı olmadı. Bu zenginlik sadece Türklerin 1400 yıllık yolculuklarında
karşılaştıkları onlarca farklı kültürü harmanlamış olmalarından kaynaklanmıyor
aynı zamanda Anadolu coğrafyasında her biri bir ülke mutfağı sayılabilecek 5-6
bölgesel mutfağın varlığı da içinde yaşadığımız zenginliğin ne derece büyük
olduğunu ortaya koyuyor. Bizim sorunumuz ise başta bu değerin kıymetini
bilmemekte ve başkalarına sunamamakta yatıyor!..



Efsane
kitap Divan-u Lugati’t-Türk, ilk kez bu sergide yer alıyor.

Pera
Müzesi, Koç Ailesi’nin bir ferdi olan Suna Kıraç ve eşi İnan Kıraç’ın kurduğu
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür Sanat İşletmesi’nin ilk yatırımı. Bütün Koç
Ailesi gibi Suna ve İnan Kıraç da kültür ve eğitim konularına karşı son derece
hassas ve planlı bir biçimde projelerini hayata geçirmeye çalışmakta.

Kaplumbağa
Terbiyecisi