Bask’ın çelik gülü… Bilbao

Yazı/Text: BÜLENT KALE
Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR
Bask ülkesinin en büyük üç kentinden biri Bilbao.
Nervion Nehri kıyısında 700 yıl önce bir ticari liman şehri olarak kuruldu. Yakınlardaki
demir madeni sebebiyle sanayi şehri oldu. Şimdi Guggenheim Müzesi gibi yeni
mimari üsluplarla yeniden kurmaya ve tanımlamaya çalışıyor kendini. Fondaki
Bask kimliğini zedelemeden tabii...

Nervion üzerindeki Zubizuri Köprüsü geceye ışıklı güzelliğini
katıyor.

Guggenheim Müzesi’nin dış cephesi titanyum plakalarla
kaplı.
Bilbao’da yağmur yağmıyorsa ‘şirimiri’ yağıyordur” diyor
Nerea. Eski kentin barlarıyla ünlü Somera Sokağı’nda bir barda oturuyoruz.
Sütlü kahvesinden bir yudum alıyor, dışarıya bakıyor. Dışarıda şirimiri yağıyor,
yani yağmur çiseliyor. “Şirimiri de yağmıyorsa, hava kapalıdır” diye sürdürüyor
sözlerini Nerea, “Ha yağdı, ha yağacak diye bekleriz. Hava güneşliyse bu
mucizedir, herkes işlerini erteleyip parklara, meydanlara akar.” Nerea
Castro’yla Bilbao’nun içinden akan Nervión Nehri’nin iki yakasını birleştiren
sayısız köprünün en güzelinde, Zubizuri ya da Valensiyalı mimarının adıyla
Calatrava Köprüsü’nde tanıştım. Tiyatrocu arkadaşlarıyla birlikte kısa film
çekiyorlardı. Senaryosuz çekilen filmde oyuncular her seferinde yeni bir şey
uyduruyor ve ardından dakikalarca gülüyorlardı. Önce gülmekten çekemediler
filmi. Sonra birdenbire bir sağanak patladı. Hep beraber eski kentin dar
sokaklarına kaçıştık.
Nerea 23 yaşında. Sinema öğretimi görüyor. Tez olarak bir kısa
film çekmesi gerekiyor. Lisans eğitimine başlamadan önce bir sene Londra’da
kalmış. “O zamanlar çok genç olmama rağmen hiç zor olmadı” diyor Nerea, “çünkü
Bilbao Londra’ya çok benziyor.”
Nerea yalnızca iklimden bahsetmiyor, iki kentin kültüründen
de bahsediyor. Zaten Bask ülkesinin üç büyük kenti, üç büyük kültürden
etkilenmiş. Donostia bir Fransız şehrini andırıyor. Güneydeki Gasteiz tam bir İspanyol.
Bilbao ise İngiliz kültürüyle içli dışlı. İngiltere’ye önceleri demir satıp
kömür alıyor Bilbaolular. Sonra endüstriyi öğreniyorlar, demirden çelik yapmayı,
sonra çelikten gemi, silah, demiryolu ve motor yapmayı öğreniyorlar. Arada
futbolu da öğreniyorlar tabii.
Bilbao; Nervión Nehri’nin yaklaşık 10 kilometre içerisinde 700 yıl önce 15 Temmuz 1300’de Vizkaya Beyi Don Lopez de Haro tarafından
kurulmuş. İlk kurulduğunda yalnızca Kastilyalı tüccarların nehir yoluyla
getirdiği yünlerin Avrupa’ya sevk edildiği yedi sokaklı küçük bir iç liman olan
Bilbao bugün 2 milyon 150 bin nüfuslu Bask Özerk Topluluğu’nun hemen hemen yarısının
yaşadığı 1 milyon nüfuslu bir metropol.
Bilbao’nun yaşadığı bu nüfus patlamasında en önemli rolü
Nervión Nehri’nin sol tarafındaki zengin demir yatakları oynuyor. 19. yüzyıldan
itibaren fosfor oranı düşük Vizkaya demiri İngiltere’deki fabrikalara hammadde
olarak gönderilmeye başlanmış. Çıkarılan demir o kadar çoktur ki, dönemin dünya
demir üretiminin yüzde 10’una karşılık gelir. Bilbao’da bir metal endüstrisi doğar.
Çok büyük ve çok hızlı endüstrileşmeyle beraber İspanya’nın en fakir
bölgelerinden, Endülüs’ten, Extramadura’dan, Asturias’tan on binlerce insan
akar Bilbao’ya. Bilbaolular Bilbao’da azınlık durumuna düşer. Nehrin sol kıyısındaki
tersanelerin, demiryolu fabrikalarının, demir madenlerinin yakınında göçmen işçilerin
yaşadığı gecekondular kurulur. 1877’de 35 bin olan kent nüfusu 20. yüzyılın başında
yüz bini aşar. 1936 yılında iç savaş başladığında ise nüfusu beş yüz bine yakındır.
Franko’nun uyguladığı yeni kalkınma politikasıyla bir tarım ülkesinden endüstri
ülkesine dönüşen İspanya’da yine on binlerce köylü şehirlere akar. En çok da
bir sanayi bölgesi olan ve bu yeni kalkınma politikasından en çok yararlanan
Bilbao’ya. Her iki göç dalgasında da Bilbao bir taraftan içten dışa doğru
büyürken diğer yandan kent dışındaki madenlerin yakınlarındaki gecekondular da
büyümelerini kent merkezine doğru sürdürür. O zamanlar gemi ulaşımına uygun
olan Nervión Nehri’nin sol kıyısını bugün şehrin ortasında kalan La Salve Köprüsü’nden denize döküldüğü yere kadar fabrikalar kaplar.
Bilbao’nun ciğerine saplanan fabrikalardan kurtulmasının
yolu, İspanya’nın 1986’da Avrupa Birliği’ne girmesiyle açılmış. Avrupa pazarıyla
rekabet edemeyen fabrikaların çoğu kapısına kilit vurmuş. Bilbao bu terk edilmiş
fabrikaları kent yaşamına dahil etmek için yeni kent projeleri geliştiriyor,
yerlerine modern mimarinin farklı örneklerini inşa ediyor. Nervión Nehri’nin
kenarında eski bir demiryolu deposunun üzerine inşa edilen Guggenheim Müzesi bu
farklı mimarinin ilk ve en önemli örneği. 1997 yılında açılan Guggenheim daha şimdiden
şehrin simgesi. Amerikalı mimar Frank O. Gehry’nin eseri olan bu devasa müze
uzaktan soyut bir heykeli andırıyor. Yeni Bilbao’nun dikkat çeken diğer bir
modern yapısı da, Guggenheim’in biraz ilerisinde yine nehir kıyısına inşa
edilen Euskalduna Kongre Sarayı. 19. yüzyıl boyunca burada hiç durmadan işleyen,
Bilbao’nun en eski tersanelerinden Euskalduna Tersaneleri’nin yerine kurulmuş.
Adını ve biçimini buradan alıyor. Yapıldığı yerle ilintili olarak, bu
tersanelerde yapılan en son gemi şeklinde tasarlanmış. İspanyol mimarlar
Federico Soriano ve Dolores Palacios tarafından gerçekleştirilen ve 1999 yılında
açılışı yapılan eserin dış cephesi gemi yapımında kullanılan korteks çelikle
kaplanmış.
Ama bu gemi 20. yüzyıl boyunca Euskalduna Tersaneleri’nde
yapılan binlerce benzeri gibi okyanusları değil, zamanları aşmak için tasarlanmış.
Bunları Kongre Sarayı’nın önündeki onlarca biçimsiz, dallı budaklı çelik aydınlatma
direklerine dayanıp önümden nehir gibi akan araçlara bakarken düşünüyorum. Akşam
çökerken birdenbire yanan ışıklar irkiltiyor insanı. Bilbao’nun siyaha çalan
kapalı göğünün altındaki meydan birden ışığa boğuluyor. Adımlarım beni
Bilbao’nun eski kent merkezine götürüyor. Bu kadar parlak, keskin, metal,
granit, farklı, asimetrik, soğuk, gelecekten ve hayal gücünden beslenen yapı
görmenin verdiği ürpertiyi bu eski kentte atıyorum. Bu mat, değirmi, taş,
bildik, simetrik, sıcak, geçmişten, anılardan, yaşanmışlıktan beslenen binalar,
bu dar sokaklar, bu parke taşlar beni rahatlatıyor. Kendimi benzeşlerimin arasında
hissediyorum.
Eski kent 19. yüzyıl sonunda yenilenmiş. Nervion Nehri 26 Ağustos
1883’te yağan şiddetli yağmurlar sonucunda taşmış ve kenti sel basmış. Baskının
ardından şehir restore edilmiş. Şimdi eski kent tamamen turistik alışveriş mağazaları,
kafeler ve barlarla dolu. Bilbao’ya geldiğim günden beri her gün uğradığım
pansiyonumun yakınındaki bara giriyorum. Futbol ya da Athletic Bilbao fanatiği
üç kardeşin işlettiği barda herkes maç seyrediyor. Barın duvarları baştan sona
kırmızı beyazlı takımın posterleriyle kaplı. Athletic’in Lig ve Kral Kupası’nı
kazandığı 1983-84 yılından bu sezona kadar tüm takımlarının posterleri
çerçevelenmiş ve sırayla dizilmiş duvarlara. Nervión Nehri’nin denize döküldüğü
yer Portugalete, Bilbao Metropol sınırları içinde kalıyor. Burada dünyanın ilk
asma köprüsü olan Vizkaya, nehrin iki tarafını birleştiriyor. İki yanda kurulmuş
63 metre yüksekliğindeki iki iskele arasındaki raylı sistem vagonla her iki
yana insan ve araç taşıyor. Köprü bundan tam 113 yıl önce 1893’te mimar Alberto
Palacios tarafından tamamlanmış. Asansörle çıkılıp inilen bir yaya geçişi de
var. Köprünün hemen yanından denize doğru uzanan Demir İskele 1887’de, Nervión
Nehri’nin Portugalete önlerine taşıdığı çamurlara karşı bir çözüm olarak yapılmış.
Ama hızlı endüstrileşme sürecinde 1902’de bugünkü Abra Limanı açılıncaya kadar
yalnızca 15 yıl bu işlevi yerine getirebilmiş. İskelenin bittiği yerdeki deniz
fenerinden bakılınca denize açılan nehrin karşı kıyısında Bilbaolu
sanayicilerin görkemli evleri uzanıyor.
Köprüden karşıya o görkemli evlerin bulunduğu Getxo’ya geçip
ünlü mimar Norman Foster tarafından tasarlanan ve dünyanın en modern metrosu
olarak kabul edilen metroya biniyorum. Bilbaolular mimarı yüzünden metro
duraklarındaki kuvözü andıran eliptik saydam girişlere ‘Fosterito’ diyorlar.
Kent merkezinde bir Fosterito’dan çıkıyorum. Tekrar giriyorum: Dışarıda müthiş
bir sağanak var.
Bilbaolular bu yağmura alışık; en güneşli günlerde bile
yanlarında bir hırka ve bir şemsiye ya da yağmurluk taşımayı ihmal etmiyorlar.
Burada her an yağmur başlayabilir. Hava sıcak diye giydiğiniz tişörtle bir saat
sonra tir tir titreyebilirsiniz ya da hava soğuk diye giydiğiniz kazakla ter
içinde kalabilirsiniz. Orada yağmurun biraz yavaşlamasını beklerken ilk geldiğimde
uğradığım turizm ofisinde bana Bilbao hakkında bilgi veren Marta’yı hatırladım.
Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle birkaç kez tekrarlamıştı: “Dikkat et, burada
hava çok çabuk değişir.” Yüzümde aynı alaycı gülümsemeyle hep aynı cevabı vermiştim:
“Biliyorum.”
Dışarıda ‘Şirimiri’ yağıyor.

Kentin modern mimari dokusuyla uyumlu Duesto Köprüsü
sadece yayalara açık.

Bilbao bir heykeller kenti. Arenal Köprüsü’nün yanında yer
alan bu yapıt da kenti varlığıyla güzelleştiriyor.

Euskalduna Kongre Sarayı’nın ön cephesinde kullanılan aydınlatma
direkleri rüzgar gülleri şeklinde tasarlanmış.

Getxo semtindeki Portugalete Fabrikaları Nervion şehri
boyunca sıralanmış şehrin sanayi bölgesini oluşturuyor.