26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Bask’ın çelik gülü… Bilbao

 

 

Yazı/Text: BÜLENT KALE

Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR

 

Bask ülkesinin en büyük üç kentinden biri Bilbao. Nervion Nehri kıyısında 700 yıl önce bir ticari liman şehri olarak kuruldu. Yakınlardaki demir madeni sebebiyle sanayi şehri oldu. Şimdi Guggenheim Müzesi gibi yeni mimari üsluplarla yeniden kurmaya ve tanımlamaya çalışıyor kendini. Fondaki Bask kimliğini  zedelemeden tabii...

 

Nervion üzerindeki Zubizuri Köprüsü geceye ışıklı güzelliğini katıyor.

 

Guggenheim Müzesi’nin dış cephesi titanyum plakalarla kaplı.

 

Bilbao’da yağmur yağmıyorsa ‘şirimiri’ yağıyordur” diyor Nerea. Eski kentin barlarıyla ünlü Somera Sokağı’nda bir barda oturuyoruz. Sütlü kahvesinden bir yudum alıyor, dışarıya bakıyor. Dışarıda şirimiri yağıyor, yani yağmur çiseliyor. “Şirimiri de yağmıyorsa, hava kapalıdır” diye sürdürüyor sözlerini Nerea, “Ha yağdı, ha yağacak diye bekleriz. Hava güneşliyse bu mucizedir, herkes işlerini erteleyip parklara, meydanlara akar.” Nerea Castro’yla Bilbao’nun içinden akan Nervión Nehri’nin iki yakasını birleştiren sayısız köprünün en güzelinde, Zubizuri ya da Valensiyalı mimarının adıyla Calatrava Köprüsü’nde tanıştım. Tiyatrocu arkadaşlarıyla birlikte kısa film çekiyorlardı. Senaryosuz çekilen filmde oyuncular her seferinde yeni bir şey uyduruyor ve ardından dakikalarca gülüyorlardı. Önce gülmekten çekemediler filmi. Sonra birdenbire bir sağanak patladı. Hep beraber eski kentin dar sokaklarına kaçıştık.

Nerea 23 yaşında. Sinema öğretimi görüyor. Tez olarak bir kısa film çekmesi gerekiyor. Lisans eğitimine başlamadan önce bir sene Londra’da kalmış. “O zamanlar çok genç olmama rağmen hiç zor olmadı” diyor Nerea, “çünkü Bilbao Londra’ya çok benziyor.”

Nerea yalnızca iklimden bahsetmiyor, iki kentin kültüründen de bahsediyor. Zaten Bask ülkesinin üç büyük kenti, üç büyük kültürden etkilenmiş. Donostia bir Fransız şehrini andırıyor. Güneydeki Gasteiz tam bir İspanyol. Bilbao ise İngiliz kültürüyle içli dışlı. İngiltere’ye önceleri demir satıp kömür alıyor Bilbaolular. Sonra endüstriyi öğreniyorlar, demirden çelik yapmayı, sonra çelikten gemi, silah, demiryolu ve motor yapmayı öğreniyorlar. Arada futbolu da öğreniyorlar tabii.

Bilbao; Nervión Nehri’nin yaklaşık 10 kilometre içerisinde 700 yıl önce 15 Temmuz 1300’de Vizkaya Beyi Don Lopez de Haro tarafından kurulmuş. İlk kurulduğunda yalnızca Kastilyalı tüccarların nehir yoluyla getirdiği yünlerin Avrupa’ya sevk edildiği yedi sokaklı küçük bir iç liman olan Bilbao bugün 2 milyon 150 bin nüfuslu Bask Özerk Topluluğu’nun hemen hemen yarısının yaşadığı 1 milyon nüfuslu bir metropol.

Bilbao’nun yaşadığı bu nüfus patlamasında en önemli rolü Nervión Nehri’nin sol tarafındaki zengin demir yatakları oynuyor. 19. yüzyıldan itibaren fosfor oranı düşük Vizkaya demiri İngiltere’deki fabrikalara hammadde olarak gönderilmeye başlanmış. Çıkarılan demir o kadar çoktur ki, dönemin dünya demir üretiminin yüzde 10’una karşılık gelir. Bilbao’da bir metal endüstrisi doğar. Çok büyük ve çok hızlı endüstrileşmeyle beraber İspanya’nın en fakir bölgelerinden, Endülüs’ten, Extramadura’dan, Asturias’tan on binlerce insan akar Bilbao’ya. Bilbaolular Bilbao’da azınlık durumuna düşer. Nehrin sol kıyısındaki tersanelerin, demiryolu fabrikalarının, demir madenlerinin yakınında göçmen işçilerin yaşadığı gecekondular kurulur. 1877’de 35 bin olan kent nüfusu 20. yüzyılın başında yüz bini aşar. 1936 yılında iç savaş başladığında ise nüfusu beş yüz bine yakındır. Franko’nun uyguladığı yeni kalkınma politikasıyla bir tarım ülkesinden endüstri ülkesine dönüşen İspanya’da yine on binlerce köylü şehirlere akar. En çok da bir sanayi bölgesi olan ve bu yeni kalkınma politikasından en çok yararlanan Bilbao’ya. Her iki göç dalgasında da Bilbao bir taraftan içten dışa doğru büyürken diğer yandan kent dışındaki madenlerin yakınlarındaki gecekondular da büyümelerini kent merkezine doğru sürdürür. O zamanlar gemi ulaşımına uygun olan Nervión Nehri’nin sol kıyısını bugün şehrin ortasında kalan La Salve Köprüsü’nden denize döküldüğü yere kadar fabrikalar kaplar.

Bilbao’nun ciğerine saplanan fabrikalardan kurtulmasının yolu, İspanya’nın 1986’da Avrupa Birliği’ne girmesiyle açılmış. Avrupa pazarıyla rekabet edemeyen fabrikaların çoğu kapısına kilit vurmuş. Bilbao bu terk edilmiş fabrikaları kent yaşamına dahil etmek için yeni kent projeleri geliştiriyor, yerlerine modern mimarinin farklı örneklerini inşa ediyor. Nervión Nehri’nin kenarında eski bir demiryolu deposunun üzerine inşa edilen Guggenheim Müzesi bu farklı mimarinin ilk ve en önemli örneği. 1997 yılında açılan Guggenheim daha şimdiden şehrin simgesi. Amerikalı mimar Frank O. Gehry’nin eseri olan bu devasa müze uzaktan soyut bir heykeli andırıyor. Yeni Bilbao’nun dikkat çeken diğer bir modern yapısı da, Guggenheim’in biraz ilerisinde yine nehir kıyısına inşa edilen Euskalduna Kongre Sarayı. 19. yüzyıl boyunca burada hiç durmadan işleyen, Bilbao’nun en eski tersanelerinden Euskalduna Tersaneleri’nin yerine kurulmuş. Adını ve biçimini buradan alıyor. Yapıldığı yerle ilintili olarak, bu tersanelerde yapılan en son gemi şeklinde tasarlanmış. İspanyol mimarlar Federico Soriano ve Dolores Palacios tarafından gerçekleştirilen ve 1999 yılında açılışı yapılan eserin dış cephesi gemi yapımında kullanılan korteks çelikle kaplanmış.

Ama bu gemi 20. yüzyıl boyunca Euskalduna Tersaneleri’nde yapılan binlerce benzeri gibi okyanusları değil, zamanları aşmak için tasarlanmış. Bunları Kongre Sarayı’nın önündeki onlarca biçimsiz, dallı budaklı çelik aydınlatma direklerine dayanıp önümden nehir gibi akan araçlara bakarken düşünüyorum. Akşam çökerken birdenbire yanan ışıklar irkiltiyor insanı. Bilbao’nun siyaha çalan kapalı göğünün altındaki meydan birden ışığa boğuluyor. Adımlarım beni Bilbao’nun eski kent merkezine götürüyor. Bu kadar parlak, keskin, metal, granit, farklı, asimetrik, soğuk, gelecekten ve hayal gücünden beslenen yapı görmenin verdiği ürpertiyi bu eski kentte atıyorum. Bu mat, değirmi, taş, bildik, simetrik, sıcak, geçmişten, anılardan, yaşanmışlıktan beslenen binalar, bu dar sokaklar, bu parke taşlar beni rahatlatıyor. Kendimi benzeşlerimin arasında hissediyorum.

Eski kent 19. yüzyıl sonunda yenilenmiş. Nervion Nehri 26 Ağustos 1883’te yağan şiddetli yağmurlar sonucunda taşmış ve kenti sel basmış. Baskının ardından şehir restore edilmiş. Şimdi eski kent tamamen turistik alışveriş mağazaları, kafeler ve barlarla dolu. Bilbao’ya geldiğim günden beri her gün uğradığım pansiyonumun yakınındaki bara giriyorum. Futbol ya da Athletic Bilbao fanatiği üç kardeşin işlettiği barda herkes maç seyrediyor. Barın duvarları baştan sona kırmızı beyazlı takımın posterleriyle kaplı. Athletic’in Lig ve Kral Kupası’nı kazandığı 1983-84 yılından bu sezona kadar tüm takımlarının posterleri çerçevelenmiş ve sırayla dizilmiş duvarlara. Nervión Nehri’nin denize döküldüğü yer Portugalete, Bilbao Metropol sınırları içinde kalıyor. Burada dünyanın ilk asma köprüsü olan Vizkaya, nehrin iki tarafını birleştiriyor. İki yanda kurulmuş 63 metre yüksekliğindeki iki iskele arasındaki raylı sistem vagonla her iki yana insan ve araç taşıyor. Köprü bundan tam 113 yıl önce 1893’te mimar Alberto Palacios tarafından tamamlanmış. Asansörle çıkılıp inilen bir yaya geçişi de var. Köprünün hemen yanından denize doğru uzanan Demir İskele 1887’de, Nervión Nehri’nin Portugalete önlerine taşıdığı çamurlara karşı bir çözüm olarak yapılmış. Ama hızlı endüstrileşme sürecinde 1902’de bugünkü Abra Limanı açılıncaya kadar yalnızca 15 yıl bu işlevi yerine getirebilmiş. İskelenin bittiği yerdeki deniz fenerinden bakılınca denize açılan nehrin karşı kıyısında Bilbaolu sanayicilerin görkemli evleri uzanıyor.

Köprüden karşıya o görkemli evlerin bulunduğu Getxo’ya geçip ünlü mimar Norman Foster tarafından tasarlanan ve dünyanın en modern metrosu olarak kabul edilen metroya biniyorum. Bilbaolular mimarı yüzünden metro duraklarındaki kuvözü andıran eliptik saydam girişlere ‘Fosterito’ diyorlar. Kent merkezinde bir Fosterito’dan çıkıyorum. Tekrar giriyorum: Dışarıda müthiş bir sağanak var.

Bilbaolular bu yağmura alışık; en güneşli günlerde bile yanlarında bir hırka ve bir şemsiye ya da yağmurluk taşımayı ihmal etmiyorlar. Burada her an yağmur başlayabilir. Hava sıcak diye giydiğiniz tişörtle bir saat sonra tir tir titreyebilirsiniz ya da hava soğuk diye giydiğiniz kazakla ter içinde kalabilirsiniz. Orada yağmurun biraz yavaşlamasını beklerken ilk geldiğimde uğradığım turizm ofisinde bana Bilbao hakkında bilgi veren Marta’yı hatırladım. Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle birkaç kez tekrarlamıştı: “Dikkat et, burada hava çok çabuk değişir.” Yüzümde aynı alaycı gülümsemeyle hep aynı cevabı vermiştim: “Biliyorum.”

Dışarıda ‘Şirimiri’ yağıyor.

 

Kentin modern mimari dokusuyla uyumlu Duesto Köprüsü sadece yayalara açık.

 

Bilbao bir heykeller kenti. Arenal Köprüsü’nün yanında yer alan bu yapıt da kenti varlığıyla güzelleştiriyor.

 

Euskalduna Kongre Sarayı’nın ön cephesinde kullanılan aydınlatma direkleri rüzgar gülleri şeklinde tasarlanmış.


Getxo semtindeki Portugalete Fabrikaları Nervion şehri boyunca sıralanmış şehrin sanayi bölgesini oluşturuyor.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


68261 - unknown - 38.107.179.239