Hamamları nasıl bilirsiniz?

Ingres, Türk Hamamı adlı bu tablosunda, dönem dönem yaşamına
giren kadınların çoğunu resmetmiş.
Yazı/Text: LÜTFÜ TINÇ
Osmanlı’da hamam, her cins erotik çağrışıma açık olduğu
gibi, kahvehaneler misali, otoriter toplumun da ‘emniyet supabı’ idi. Burada eğlenilir,
sohbet koyulaştırılır, bol dedikodu yapılırdı.

Topkapı Sarayı hamamlarında kullanılmış bir hamam tası.
Çeyiz sandıklarında, mutlaka kaliteli sabunlar ve lifli
hamam keseleri de bulunurdu.
Türk Hamamı, yıkanma tekniğinin özelliğiyle dünya çapında
isim yapmıştır. İşte bu nedenle, temmuz ve ağustos aylarında, ‘turizm mevsimi’
paralelinde, özellikle İstanbul hamamları, bir ‘rağbet patlaması’ yaşarlar. Ama
geleneksel Türk hamamının, hem mimarisi, hem de kültürüyle, kent yaşamında,
yine özellikle İstanbul’da, apayrı bir yere sahip olması, bambaşka bir
olgudur... Bu da, her cins erotik çağrışıma açık olan Osmanlı Hamamı’nın bir
başka özelliğini, tıpkı kahvehaneler gibi, despotik toplum yapısı içinde yer
alan bir ‘emniyet supabı’ olma yönünü ortaya koyar. Evet; cami avluları ve
kahvehaneler gibi, hamamlar da, sıcak sohbetlerin yanısıra, siyasî dedikodunun
ve halkın devlet ricaline yönelik eleştirel tartışmalarının mekânı da olmuştur.
Şimdi bu işleri uzmanlık yazılarına bırakalım ve ben sizleri, bildik hamamlarda
gezdireyim…
Benim tanıdığım ilk hamam, mermer kurnası, Antep işi bakır
hamam tası, yeşil boyalı ve kısa boylu tahta taburesi, içinde güldür güldür
odunlar yanan sobası ile, dedemin Kadıköy’deki taş evinin hamamı idi.
Anneannem beni bacaklarının arasına sıkıştırıp hamam tasını
mermer kurnaya daldırarak tepemden aşağı bol bol sıcak sular dökerdi. Kirler
kabardıktan sonra, sıra ‘hart, hart’ keselemeye gelirdi. Sonra başa ‘üç sabun’,
ardından vücut sabunlanır ve ben, ‘pir-u pak’, sıcaktan alı al, moru mor
hamamdan çıkar, dedemin odasındaki ‘ayı tırnağı’ kerevete kurulur, şerbetimi
beklerdim…
Dedemin evindeki hamamda ‘soğukluk’ yoktu. Civardaki başka
evlerin hamamlarına da girip çıkmışlığım vardı; gece yatısına misafir
kaldığımızda... Onların bir bölümünde, hamamdan çıkışta, küçük bir ‘soğukluk’
olurdu. Hamamın bulunduğu kattaki sofaya çıkmadan önce, minik bir ara bölümdü
burası ve orada bir süre dinlenir, şerbet içer, hamamın sıcaklığından sonra
bedeninizi normal oda sıcaklığına geçişe hazırlardınız. Bir ‘çarşı hamamı’na
ilk kez askerde iken gittim. Gerçek bir ‘Türk Hamamı’nın ne olduğunu da,
Ayasofya Hamamı’nı (Haseki Hürrem Hamamı) gezdiğimde öğrendim…
Osmanlı hamamları, Bizans hamamlarının planına uygun bir
biçimde inşa edilmişlerdir; ancak ‘çifte hamam’ tarzı ile mimariye yeni bir
zenginlik kazandırılmıştır: Yalnız kadınlara ya da yalnız erkeklere özgü
hamamların dışında, birçok hamam, hem erkek hem de kadın müşteriler için
yapılmıştır. ‘Çifte hamam’ diye anılan bu türde, İslâm geleneklerine uyularak,
erkeklerle kadınların birbirlerine hemen hiç rastlamadan binaya girecekleri
maharetli bir plan uygulanmıştır.
Geleneksel Türk Hamamı, mimarisi ve kültürüyle, apayrı bir
olaydır. Semavi Eyice, Türk Hamamları’nın, “Değişik plan tipleri, içlerini
renklendiren mermerler, kemer ve tonozlarını süsleyen bezemeleriyle” sanat
değeri yüksek mimarî yapıtlar olduklarını belirtir.
Murat Belge de, İstanbul Gezi Rehberi’nde hamam kültürünü,
bu mekânların kentin gündelik yaşamındaki yerini vurgulayarak açıklar:
“Eskiden İstanbullu aileler normal olarak haftada bir kere
hamama giderlerdi. Bu, aile hayatında geleneksel ve özel bir gündü. Temiz
çamaşırlar, havlular hazırlanıp paketlenir, hizmetkârlara yüklenir, hamama
gidilir ve gene alay halinde eve dönülürdü.”
Evet; İslamiyet’te beden temizliği, ibadetin ilk şartıdır ve
bu yüzden Osmanlı, hamama büyük bir önem vermiştir. Ama `Türk Hamamı’nın, tıpkı
bir Fin Hamamı ya da Japon Hamamı gibi, tüm dünyaya yayılabilmiş olmasının
başka nedenleri de vardır. Bunların en önemlisi, Türk Hamamı’ndaki ‘Yıkanma
Tekniği’nin özellikleridir.
Peki, tipik bir Türk hamamında nasıl yıkanılır ya da nasıl
yıkanılırdı?.. Elbette bunun da bir merasimi vardı ve hamamda yıkanmak, öyle
her gün tekrarlanacak bir temizlik biçimi de değildi!
Önce sıcak su dökünülüp terlenir. Derideki gözenekler iyice
açılana kadar beklenir. Bunun için de alttan ısıtılan göbek taşına uzanılır.
Ardından kese faslı gelir. Tellak vücudunuzu ovalamaya başlar; ölü derileri
soyar. Eskilerin deyimiyle, ‘kabarmış kirler, şahrem şahrem dökülür.’
Bu işlemin ardından, tellak müşterisini bir güzel sabunlar;
sonra da başından aşağı tas tas su döküp ‘durular’. Sonunda müşteri, ‘soğukluk’
denilen yere geçerek serinler. Burada isteyen masaj da yaptırır, şerbet içer,
dinlenir, ter atar.
Türk Hamamı, getirdiği ‘yıkanma tekniği’ açısından tipiktir;
ama Osmanlı toplum yapısı hamama başka özellikler de yüklemiştir:
Kaç-göç ve kadın-erkek ayrımının yaşandığı bir toplumda
hamam, her cins erotik çağrışıma açık olduğu gibi, otoriter Osmanlı toplumunun
da, eğlenip rahatlama ve dedikodu yapma mekânıdır.
İşte belki de bu yüzden, Osmanlı’da, toplumun her katmanı
için farklı hamamlar vardır. Herkes ‘kendi’ hamamına gider. Zaten Evliya Çelebi
de, yarı şaka, yarı ciddi, hamamları sınıflandırmıştır:
“Eyüp Hamamı hastalara, Ayasofya Hamamı şeyhlere, Cumapazarı
Hamamı pazarcılara, Haydarpaşa Hamamı dervişlere, Fındıklı Hamamı lazlara,
Tarabya Hamamı ehli işrete, Büyükdere Hamamı balıkçılara...”

Le Barbier’den ‘Türk Hamamı’-bakır baskı.

Ercüment Ekrem Talu’dan ‘İstanbul’da Kadın Hamamları.

Edouard Debat Ponsan’dan ‘Masaj, Hamam Sahnesi, 1883.

Vanmour’dan Melling, Bartlett ve Allom’a, İstanbul’u
ziyaret etmiş bütün oryantalist sanatçılar, ‘hamam sahneleri’ resmetmişler.