Su için küçük bir masal...

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
Küçük Yağmur İstanbul’da, suları çekilmiş Boğaz’ın Haliç’e
yakın kısmındaki yüksek güvenlikli ‘Beşinci Vaha’ sitesinde, anne-babasıyla
birlikte yaşıyordu. Babası geçirdiği felç sebebiyle uçan sandalyeye mahkûm
olduğundan evi annesi geçindiriyordu. Serap Anne, komşulara su falı bakarak,
ayrıca güneş çarpması, dudak çatlaması, ağız kuruması gibi rahatsızlıklara kum
ilaçları hazırlayarak para kazanıyordu. Babası Kutup, Yağmur doğduktan kısa süre
sonra, son yağmur damlasının İstanbul’a düştüğü sene, Yedi Kurak Tepe’de
yaşayan susamış yoksulların siteye düzenlediği bir saldırıda yaralanmış ve o
esnada felç olmuştu. Yoksulların amacı sitenin, Boğaz’ın dibine kuyu açmak
suretiyle çıkarılan suyunu ele geçirmekti. Başaramamışlar, lakin siteye ve
insanlarına çok zarar vermişlerdi…
Yağmur’un en sevdiği oyun, banyoculuktu. Arkadaşlarıyla boş
bir odaya girerler ve mahsustan, uzun uzun yıkanır gibi yaparlardı. Büyükler
eskiden bu oyunun ‘ev’le ilgili farklı bir adı olduğunu anlatırdı…
Yağmur annesinden kalma resimli kitaplara bakmaya da
bayılırdı. Şehrin dört bir köşesine yayılmış uzun yeşil şeylerin ağaç,
binaların bahçelerini kaplayan rengârenk şeylerin çiçek, Boğaz çukurunu
kaplayan masmavi şeyin de deniz olduğunu bilirdi. Annesinin ‘ağaçlar hışırdar,
çiçekler kokar, sular çağlardı’ derken ne ifade etmek istediğini düşünür,
hışırtıları, kokuları, çağıltıları duymaya çalışır, fakat her defasında tuhaf
bir boşluk hissiyle baş başa kalırdı…
Yağmur’un en sevdiği arkadaşı Bulut’tu. Bulut yemyeşil
gözlü, sapsarı saçlı bir oğlandı. Anne-babasını kuş gribi salgınında kaybettiği
için sitenin yetimhanesinde kalıyordu. Bulut’un yüzünde kocaman bir kum çıbanı
olduğu için kimse onunla arkadaşlık etmek istemezdi. Zaten sitedeki büyükler de
çocuklarının yetimlerle yakınlaşmalarından hoşlanmazdı. Çünkü bu çocukların
anne-babaları genellikle salgın hastalıklardan ölmüştü ve onların da aynı
hastalığı taşıyor olmasından korkulurdu.
Ama Yağmur kimseye aldırmaz, her fırsatta Bulut’u görmeye
giderdi. Onun yeşil gözlerine, sarı saçlarına hayranlık duyar, yüzündeki çıbanı
da gayet güzel bulurdu. Hepsinden önemlisi Bulut iyi yürekli bir çocuk, sadık
bir arkadaştı…
Gel zaman git zaman, Serap ve Kutup yaşlanırken, Beşinci
Vaha Sitesi’nin kuyuları bir bir kururken, Yedi Kurak Tepe ahalisinden sağ
kalabilenlerin saldırmaya mecali kalmazken, Yağmur ve Bulut da büyüdü. Çocuksu
dostlukları, hararetli bir gençlik aşkına dönüştü. Günün birinde, ilk nemsiz
öpüşmelerinden sonra, Bulut Yağmur’a evlenme teklif etti. Yağmur da ne zamandır
bunu duymak istiyordu, elbette kabul etti. O akşam, İstanbul şehri şiddetli bir
kum fırtınasıyla sarsılırken, anne-babasına durumu açıkladı. Evde küçük çaplı
bir kıyamet koptu. Serap kızının Bulut’la evleneceğini duyunca yemek masasına
taşıdığı su dolu bardağı elinden düşürdü ve ağlamaya başladı. Bir yandan
ağlıyor, bir yandan da boşa gitmesin diye gözyaşlarını damlatacağı boş bir
bardak arıyordu. Kutup ise uçan sandalyesi ile salonda dört dönüyor, bir yandan
da öfkeyle söyleniyordu. Yağmur’un, soyunda kuş gribi taşıyan bir yetimle
evlenmesi mümkün olamazdı. Yıllar boyu bunun için mi çalışıp çabalamışlar, onca
sular içirmişlerdi?
Yağmur gözyaşları için yanına boş bir sürahi almayı da ihmal
etmeden, ağlayarak odasına koştu. Üç gün odasından çıkmadı. Çıktığında elinde
ağzına kadar tuzlu suyla dolu bir sürahi vardı. Gözyaşlarını suyu tuzdan arıtma
makinesine dökerken, anne-babasına kararını kesin bir dille açıkladı.
Evlenecekti Bulut’la. ‘O zaman defol git’ dedi babası. ‘Senin bu evde yerin yok
artık’ dedi annesi. Yağmur odasına girdi, çantasını hazırladı ve evden çıkmadan
önce kendi gözyaşlarından mamul suyu da yanına alacaktı ki, ‘Bırak onu’ dedi
babası. ‘Susuzluk neymiş öğren, nankör’ dedi annesi…
Yağmur ve Bulut, kurumayan son kuyunun yakınlarında
buluştular. Kuyuyu koruyan silahlı muhafızlara görünmemeye çalışarak
konuştular. ‘Kaçalım siteden’ dedi Bulut. ‘Kaçalım, ama…’ dedi Yağmur. Bulut
çantasından bir şişe su çıkarıp gösterince Yağmur’un yüzü güldü, cümlesini tamamlamadı.
Küçükken sitenin etrafını saran elektrikli tellerde keşfettikleri küçük bir
delikten çıkıp gittiler… Üç gün boyu, kupkuru kalmış, iskelete dönmüş, yüzleri
öfke ve acıyla çarpılmış Yeditepeliler’in şaşkın bakışları altında, toz toprak
içinde yürüdüler. Kubbesi çökmüş, minareleri yıkılmış, devasa bir camiinin
olduğu tepede boş, küçük bir ev buldular ve oraya yerleştiler. O gece Yağmur ve
Bulut, kirli vücutlarından yükselen kokuyu aşkla kamaşmış burunlarında bir kez
olsun duymadan birbirlerinin oldular… Terli vücutları, son bir haz
sarsılmasının ardından ayrılırken gök muazzam bir sesle gürledi, akıl almaz bir
sağanak başladı, dışarıdan Yeditepeliler’in vahşi sevinç çığlıkları yükseldi…
Sağanak hiç dinmedi…
Yağmur tepedeki evlerinin kapısında durmuş, tekrar suyla
dolan Boğaz’a bakıyor, gözyaşları yağmur damlalarına karışıyordu…
Bulut arkasından yaklaşıp beline sarıldı Yağmur’un, kulağına
eğilip fısıldadı:
“Artık ikimiz de yetimiz, değil mi?”
Yağmur buruk bir gülüşle döndü sevgilisine, boynuna küçük
bir öpücük kondurup cevap verdi:
“Evet, ama…”
Bir an durdu ve bu kez cümlesini tamamladı:
“… ıslağız.”