26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa

Yeşilçam filmlerinin bağımsız yönetmeni

                           

 

Yazı/Text:

TANSEL TÜZEL

Fotoğraflar/Photos: YORGO EMRE HRİSTİDİS

 

Şengün Kılıç Hristidis’in en önemli yönetmenlerimizden Halit Refiğ’le bir yıl boyunca çalışarak oluşturduğu ‘Sinemada Ulusal Tavır/Halit Refiğ Kitabı’ yeniden tırmanışa geçen Türk Sineması’nı her yönden gözler önüne serdiği gibi ülkenin siyasal, sosyal açıdan tarifsiz bir panoramasını da çiziyor. 

 

Haremde Dört Kadın; Refiğ’in çığır açan filmlerinden.

 

Refiğ’lerin evinin neşesi Gümüştüy…

 

Neşeyle parıldayan iri yeşil gözleri hala çocukluğun eşsiz ülkesinde yaşıyor… Öyle muzip, öyle canlı…  Henüz sekiz yaşındayken yaşamının doruk noktasına yerleştirdiği ‘bağımsız’ olma tutkusuyla Tramvay İdaresi’ne giderek iş peşine düşen çocuğun gözleri bunlar…  Türk Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden Halit Refiğ’i önce sinema yazarı, sonra da yönetmen olmaya iten nedenlerden en önemlisi de yine küçücük bir çocukken içine düşen kendi ayaklarının üzerinde durma ve kimseye bağımlı olmama isteği…

1960’dan 2000 yılına kadar başta ‘Gurbet Kuşları’, ‘İstanbul’un Kızları’, ‘Haremde Dört Kadın’, ‘Karılar Koğuşu’, ‘Hanım’, ‘Teyzem’, ‘Aşk-ı Memnu’, ‘Bir Türk’e Gönül Verdim’ ve ‘Alev Alev’ olmak üzere pek çok eserle hayatlarımızı etkileyen Halit Refiğ yönetmen olma öyküsünü de aynı nedene bağlıyor, “Benim hayattaki temel özelliklerimden biri de hiçbir ihtirasımın olmaması… Hırsım yok benim. Yaşam tarzı itibariyle biraz eski Stoacılara benzerim. Gençliğimde sinemayı film yapma tutkusu ile kavrulduğum için seçmedim. Neden seçtim; ‘bir meslek sahibi olmam lazım, ailemden para beklememem lazım, kimseye muhtaç olmadan yaşamam lazım. Bunu sinemada yapabilirim’ diye seçtim. Ve şu konuştuğumuz güne kadar neyim varsa, buna en büyük varlığım eşim de dahil, hepsine sinema sayesinde kavuştum.”

Eşi Gülper Refiğ’le tüm zamanların en önemli dizilerinden ‘Aşk-ı Memnu’nun yapım aşamasında tanışana dek bağımsızlığını kadınlara kaptırma kaygısı taşıyan Refiğ, “Ben kadıncıyım; bütün filmlerimde hayat, kadınların hâkimiyetinde geçer. Kendi iradem ve kendi tercihimle yaptığım filmlerin hepsinde kadınların erkeklerden ne kadar güçlü olduğu teması vardır. Bu tema başlangıçta yaptığım filmlerden ‘Haremde Dört Kadın’da çok güçlü olarak görülür. Filmdeki kadınlar hareme kapatılmışlardır, ev dışında bir hayatları yoktur ama ev içinde müthiştirler. O filmdeki kadın karakterlerin hepsi erkeklerden daha güçlüdür. Zamanla içgüdülerimin yerini bilinç aldı bu konuda” diyor ve her şeyin annesiyle başladığını söylüyor, “Benim babama karşı hiçbir yakınlığım olmadı, kötü bir adamcağız değildi ama üstümde hiçbir etkisi yoktu. Evde de annemle babam arasındaki ilişkileri görünce annemin daha kişilikli olduğunu ve vaziyete hakim olduğunu gördüm. Annemin sözü geçerdi, ne yapılacaksa ona annem karar verirdi ki, annem babamdan 25 yaş küçüktü. Bendeki ilk bağ babama değil anneme oldu ve ondan sonra da bütün hayatım boyunca kadınlara karşı hep erkeklerden daha büyük bir ilgi duydum. Kadının zekasını erkeklerden daha iyi kullandığını gördüm. Erkeklerin zeka yetersizliği karşısında kaba kuvvete başvurduğunu düşündüm. Bunu söylüyorum ama benim hayatımda çok etkili olmuş maçomsu örneklere rastlamak da mümkün, mesela Kemal Tahir. Gerçi onun da karısı her şeye hakimdi. Yaş ilerledikten ve özellikle hayat üzerinde bir muhasebe yapma zamanı geldikten sonra bunları söyleyebiliyorum. Eskiden bilinçdışı idi. Ta baştan itibaren ben hiç kimseye ya da gruba, başta ailem olmak üzere ‘bağımlı olmama yolu’nu seçmeye çalıştım. Kadın ilişkilerinde de bağımlılık söz konusu olunca bitirdim. Hâlbuki hüküm zaman içinde belirleniyor. Benim hayatımdaki çelişki bu; çok kadıncı olmama rağmen ona bağımlı olmamayı istemek. Ve zaman içinde gördüm ki yapılan her şey aslında Gülper’in istediği istikamette gelişmiş. Çok farklı bir şekilde benim hükmedilmeye karşı bir alerjim olduğunu sezip katiyen hükmetmiyor, son derece de bağımlıymış gibi davranıyormuş, bu da zeka meselesi… Kadının fendi erkeği yener.”

Yeşilçam’da 70’e yakın film üreten ve Türk Sineması’nı vareden bu oluşumu her şeyiyle sonuna dek savunan Refiğ, bedel ödemeksizin sanat yapılamayacağının da altın çiziyor, “Yeşilçam dediğimiz eşi bulunmayan bir oluşum; sermaye yok, devlet desteği yok, doğrudan doğruya halkın seyretme talebini karşılamak üzere yapılan bir sinema. Emeğin karşılığını film gösterime çıktıktan sonra kendi karşılıyor. Çok önemli bir sosyal özelliği var. Ben alafranga kültürden geliyordum ama profesyonel sinema içinde giderek Yeşilçam savunucusu haline geldim. Çünkü ben oraya ait olmak istiyorum ve varlığımı sürdürmek istiyorum ve oradaki temel manevi değerlerin benim alafrangalık dönemimdeki değerlerden farklı olduğunu görmekteyim. Ve bir gerçeği dile getirmek istiyorum. Bana ‘sen hainsin’ diyorlar. Sinema ortamına da alafranga olarak girdim. Beni o yüzden kabul ettiler. Alafranga kültürüm beni kabul ettirdi. Fakat mesleğin içinde tutunmaya çalıştığımda benim kültürümün orada bir işe yaramadığını gördüm. Düşünmek zorunda kaldım. Kırsal kesimden gelseydim düşünmek zorunda kalmazdım. Hayatta ne düşünüyorsam onları sinemaya yansıtarak yaşardım. Ben farklı olduğumun bilincine varınca o farkı aşmaya çalıştım. Çünkü benim tercihim bu memlekette yaşamak. Sistem içinde çalışırken gördüm ki, Yeşilçamın istediği iki film karşılığında, kendi istediğim bir film üretebiliyorum. İstediğini yapabilmenin her zaman bedelleri olmuştur.”

Usta yönetmen sinemanın bugününe de umutsuz ve olumsuz bakmıyor, “1980’li yıllardan bugüne kadar Türkiye, tarihinin en büyük değişim süreci içinden geçiyor. O kadar keskin bir süreç ki, adeta Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişten daha keskin. 70’li yılların sonu, 80’lerin başı itibariyle Türkiye’de sanayinin ekonomide payı tarımdakini geçmeye başladı. Bugün itibariyle rakamsal olarak Türkiye sanayileşmiş bir toplum görüntüsü vermekte. Hatta tarımın öldüğünden bahsedilmekte. Kent nüfusu kırsal nüfusu aşmış vaziyette. Ama bu rakamsal değişime rağmen Türkiye sosyal ve kültürel olarak tam bir sanayi toplumuna dönüştü mü? Hayır, bir ara dönemden geçmekteyiz. Türkiye’de bugün bir ara sınıf var ve siyaseti tayin eden ve televizyonlarda yansımasını bulan da bu hakim sınıf, ben buna gecekondu süreci diyorum. Gecekondu sürecini hakaret anlamında kullanmıyorum. Kırdan kopup kentle bütünleşememiş bir hayat tarzı. Şu anda tüm Türkiye’de, tüm büyük şehirlerde bunu görmekteyiz. Sinemaya bu açıdan baktığımızda çok önemli farklılıklar var. 1990 öncesinde sinema; tarım kültürünün hakim olduğu bir sinema idi ve ana seyircisi aile idi. Türk sinemacısı, seyircisi ile sağlam bağlar kurabilmiş ve dünya sinema tarihinde eşi olmayan bir oluşum ortaya çıkmıştı. Sermayesi olmayan, devlet tarafından destek görmeyen, doğrudan halkın film seyretme isteğine cevap veren bir sektör. 1990’lardan itibaren sanayileşme klasik sinema düzenini yani Yeşilçam’ı ortadan kaldırdı. Onun yerini televizyon antenleri aldı. Televizyoncular da birbirleriyle rekabet halinde nasıl daha çok seyirci çekebiliriz diye belli bir süreç içinde seyircinin en yoğun olduğu bölgelerin gecekondu olduğunu keşfettiler ve o kültüre hitap edecek bir yayın programına döndüler. Bu çerçeve içinde önce hedef kitleye, 15-20 yaş ortalamasındaki seyirciye hitap eden filmler yapmanın Türkiye versiyonuna girdiler. Çok büyük başarılar elde ettiler. Bugün dünyada kendi ülkesinde Amerikan filmlerinden daha çok seyirci toplayan iki ülke var, birisi Hindistan, diğeri de Türkiye. Özellikle son yıllarda burada yapılan filmler en gösterişli, en çok seyirci çeken Amerikan filmlerinden daha çok seyirci toplar hale geldiler. Bugün Türkiye’de yapılan filmler Yeşilçam dediğimiz klasik dönem filmlerinden teknik olarak çok ilerideler. Bu, ülkenin kendi iç şartlarından doğan bir durum. Objektif olarak bu başarıyı görmezden gelmek doğru olmaz. Subjektif olarak baktığımda ise şunu söyleyebiliyorum: Filmlerini bana göre yapsalardı, batarlardı. Bana göre sinema memleketle, dünyayla, doğayla ilgili olmalı. Aklı sadece kendisine takılmış insanlarla ne dostluk ederim ne de filmini seyrederim. Egosunu aşabilmiş, hayatla, sosyal çevreyle ilgilenen insanlar bana daha çekici geliyor. Bireysel ve bireyci çalışmalar beni hiç ilgilendirmiyor.”

 

Sevda Ferdağ da Refiğ’in filmleriyle ünlendi.

 

Refiğ’in yaşamını başkalaştıran eşi Gülper Hanım olmuş.

 

<< Önceki Sayfa


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


68279 - unknown - 38.107.179.236