Yeşilçam filmlerinin bağımsız yönetmeni

Yazı/Text:
TANSEL TÜZEL
Fotoğraflar/Photos: YORGO EMRE HRİSTİDİS
Şengün Kılıç Hristidis’in en önemli yönetmenlerimizden
Halit Refiğ’le bir yıl boyunca çalışarak oluşturduğu ‘Sinemada Ulusal Tavır/Halit
Refiğ Kitabı’ yeniden tırmanışa geçen Türk Sineması’nı her yönden gözler önüne
serdiği gibi ülkenin siyasal, sosyal açıdan tarifsiz bir panoramasını da
çiziyor.

Haremde Dört Kadın; Refiğ’in çığır açan filmlerinden.

Refiğ’lerin evinin neşesi Gümüştüy…
Neşeyle parıldayan iri yeşil gözleri hala çocukluğun eşsiz
ülkesinde yaşıyor… Öyle muzip, öyle canlı… Henüz sekiz yaşındayken yaşamının
doruk noktasına yerleştirdiği ‘bağımsız’ olma tutkusuyla Tramvay İdaresi’ne
giderek iş peşine düşen çocuğun gözleri bunlar… Türk Sineması’nın en önemli
yönetmenlerinden Halit Refiğ’i önce sinema yazarı, sonra da yönetmen olmaya
iten nedenlerden en önemlisi de yine küçücük bir çocukken içine düşen kendi
ayaklarının üzerinde durma ve kimseye bağımlı olmama isteği…
1960’dan 2000 yılına kadar başta ‘Gurbet Kuşları’,
‘İstanbul’un Kızları’, ‘Haremde Dört Kadın’, ‘Karılar Koğuşu’, ‘Hanım’,
‘Teyzem’, ‘Aşk-ı Memnu’, ‘Bir Türk’e Gönül Verdim’ ve ‘Alev Alev’ olmak üzere
pek çok eserle hayatlarımızı etkileyen Halit Refiğ yönetmen olma öyküsünü de
aynı nedene bağlıyor, “Benim hayattaki temel özelliklerimden biri de hiçbir
ihtirasımın olmaması… Hırsım yok benim. Yaşam tarzı itibariyle biraz eski
Stoacılara benzerim. Gençliğimde sinemayı film yapma tutkusu ile kavrulduğum
için seçmedim. Neden seçtim; ‘bir meslek sahibi olmam lazım, ailemden para
beklememem lazım, kimseye muhtaç olmadan yaşamam lazım. Bunu sinemada
yapabilirim’ diye seçtim. Ve şu konuştuğumuz güne kadar neyim varsa, buna en
büyük varlığım eşim de dahil, hepsine sinema sayesinde kavuştum.”
Eşi Gülper Refiğ’le tüm zamanların en önemli dizilerinden
‘Aşk-ı Memnu’nun yapım aşamasında tanışana dek bağımsızlığını kadınlara
kaptırma kaygısı taşıyan Refiğ, “Ben kadıncıyım; bütün filmlerimde hayat,
kadınların hâkimiyetinde geçer. Kendi iradem ve kendi tercihimle yaptığım
filmlerin hepsinde kadınların erkeklerden ne kadar güçlü olduğu teması vardır.
Bu tema başlangıçta yaptığım filmlerden ‘Haremde Dört Kadın’da çok güçlü olarak
görülür. Filmdeki kadınlar hareme kapatılmışlardır, ev dışında bir hayatları
yoktur ama ev içinde müthiştirler. O filmdeki kadın karakterlerin hepsi
erkeklerden daha güçlüdür. Zamanla içgüdülerimin yerini bilinç aldı bu konuda”
diyor ve her şeyin annesiyle başladığını söylüyor, “Benim babama karşı hiçbir
yakınlığım olmadı, kötü bir adamcağız değildi ama üstümde hiçbir etkisi yoktu.
Evde de annemle babam arasındaki ilişkileri görünce annemin daha kişilikli
olduğunu ve vaziyete hakim olduğunu gördüm. Annemin sözü geçerdi, ne
yapılacaksa ona annem karar verirdi ki, annem babamdan 25 yaş küçüktü. Bendeki
ilk bağ babama değil anneme oldu ve ondan sonra da bütün hayatım boyunca
kadınlara karşı hep erkeklerden daha büyük bir ilgi duydum. Kadının zekasını
erkeklerden daha iyi kullandığını gördüm. Erkeklerin zeka yetersizliği
karşısında kaba kuvvete başvurduğunu düşündüm. Bunu söylüyorum ama benim
hayatımda çok etkili olmuş maçomsu örneklere rastlamak da mümkün, mesela Kemal
Tahir. Gerçi onun da karısı her şeye hakimdi. Yaş ilerledikten ve özellikle
hayat üzerinde bir muhasebe yapma zamanı geldikten sonra bunları
söyleyebiliyorum. Eskiden bilinçdışı idi. Ta baştan itibaren ben hiç kimseye ya
da gruba, başta ailem olmak üzere ‘bağımlı olmama yolu’nu seçmeye çalıştım.
Kadın ilişkilerinde de bağımlılık söz konusu olunca bitirdim. Hâlbuki hüküm
zaman içinde belirleniyor. Benim hayatımdaki çelişki bu; çok kadıncı olmama
rağmen ona bağımlı olmamayı istemek. Ve zaman içinde gördüm ki yapılan her şey
aslında Gülper’in istediği istikamette gelişmiş. Çok farklı bir şekilde benim
hükmedilmeye karşı bir alerjim olduğunu sezip katiyen hükmetmiyor, son derece
de bağımlıymış gibi davranıyormuş, bu da zeka meselesi… Kadının fendi erkeği
yener.”
Yeşilçam’da 70’e yakın film üreten ve Türk Sineması’nı
vareden bu oluşumu her şeyiyle sonuna dek savunan Refiğ, bedel ödemeksizin
sanat yapılamayacağının da altın çiziyor, “Yeşilçam dediğimiz eşi bulunmayan
bir oluşum; sermaye yok, devlet desteği yok, doğrudan doğruya halkın seyretme
talebini karşılamak üzere yapılan bir sinema. Emeğin karşılığını film gösterime
çıktıktan sonra kendi karşılıyor. Çok önemli bir sosyal özelliği var. Ben
alafranga kültürden geliyordum ama profesyonel sinema içinde giderek Yeşilçam
savunucusu haline geldim. Çünkü ben oraya ait olmak istiyorum ve varlığımı
sürdürmek istiyorum ve oradaki temel manevi değerlerin benim alafrangalık
dönemimdeki değerlerden farklı olduğunu görmekteyim. Ve bir gerçeği dile
getirmek istiyorum. Bana ‘sen hainsin’ diyorlar. Sinema ortamına da alafranga
olarak girdim. Beni o yüzden kabul ettiler. Alafranga kültürüm beni kabul
ettirdi. Fakat mesleğin içinde tutunmaya çalıştığımda benim kültürümün orada
bir işe yaramadığını gördüm. Düşünmek zorunda kaldım. Kırsal kesimden gelseydim
düşünmek zorunda kalmazdım. Hayatta ne düşünüyorsam onları sinemaya yansıtarak
yaşardım. Ben farklı olduğumun bilincine varınca o farkı aşmaya çalıştım. Çünkü
benim tercihim bu memlekette yaşamak. Sistem içinde çalışırken gördüm ki,
Yeşilçamın istediği iki film karşılığında, kendi istediğim bir film
üretebiliyorum. İstediğini yapabilmenin her zaman bedelleri olmuştur.”
Usta yönetmen sinemanın bugününe de umutsuz ve olumsuz
bakmıyor, “1980’li yıllardan bugüne kadar Türkiye, tarihinin en büyük değişim
süreci içinden geçiyor. O kadar keskin bir süreç ki, adeta Osmanlı’dan
Cumhuriyet’e geçişten daha keskin. 70’li yılların sonu, 80’lerin başı
itibariyle Türkiye’de sanayinin ekonomide payı tarımdakini geçmeye başladı.
Bugün itibariyle rakamsal olarak Türkiye sanayileşmiş bir toplum görüntüsü
vermekte. Hatta tarımın öldüğünden bahsedilmekte. Kent nüfusu kırsal nüfusu
aşmış vaziyette. Ama bu rakamsal değişime rağmen Türkiye sosyal ve kültürel
olarak tam bir sanayi toplumuna dönüştü mü? Hayır, bir ara dönemden
geçmekteyiz. Türkiye’de bugün bir ara sınıf var ve siyaseti tayin eden ve
televizyonlarda yansımasını bulan da bu hakim sınıf, ben buna gecekondu süreci
diyorum. Gecekondu sürecini hakaret anlamında kullanmıyorum. Kırdan kopup
kentle bütünleşememiş bir hayat tarzı. Şu anda tüm Türkiye’de, tüm büyük
şehirlerde bunu görmekteyiz. Sinemaya bu açıdan baktığımızda çok önemli
farklılıklar var. 1990 öncesinde sinema; tarım kültürünün hakim olduğu bir
sinema idi ve ana seyircisi aile idi. Türk sinemacısı, seyircisi ile sağlam
bağlar kurabilmiş ve dünya sinema tarihinde eşi olmayan bir oluşum ortaya
çıkmıştı. Sermayesi olmayan, devlet tarafından destek görmeyen, doğrudan halkın
film seyretme isteğine cevap veren bir sektör. 1990’lardan itibaren sanayileşme
klasik sinema düzenini yani Yeşilçam’ı ortadan kaldırdı. Onun yerini televizyon
antenleri aldı. Televizyoncular da birbirleriyle rekabet halinde nasıl daha çok
seyirci çekebiliriz diye belli bir süreç içinde seyircinin en yoğun olduğu
bölgelerin gecekondu olduğunu keşfettiler ve o kültüre hitap edecek bir yayın
programına döndüler. Bu çerçeve içinde önce hedef kitleye, 15-20 yaş
ortalamasındaki seyirciye hitap eden filmler yapmanın Türkiye versiyonuna
girdiler. Çok büyük başarılar elde ettiler. Bugün dünyada kendi ülkesinde
Amerikan filmlerinden daha çok seyirci toplayan iki ülke var, birisi Hindistan,
diğeri de Türkiye. Özellikle son yıllarda burada yapılan filmler en gösterişli,
en çok seyirci çeken Amerikan filmlerinden daha çok seyirci toplar hale
geldiler. Bugün Türkiye’de yapılan filmler Yeşilçam dediğimiz klasik dönem
filmlerinden teknik olarak çok ilerideler. Bu, ülkenin kendi iç şartlarından
doğan bir durum. Objektif olarak bu başarıyı görmezden gelmek doğru olmaz.
Subjektif olarak baktığımda ise şunu söyleyebiliyorum: Filmlerini bana göre
yapsalardı, batarlardı. Bana göre sinema memleketle, dünyayla, doğayla ilgili
olmalı. Aklı sadece kendisine takılmış insanlarla ne dostluk ederim ne de
filmini seyrederim. Egosunu aşabilmiş, hayatla, sosyal çevreyle ilgilenen
insanlar bana daha çekici geliyor. Bireysel ve bireyci çalışmalar beni hiç
ilgilendirmiyor.”

Sevda Ferdağ da Refiğ’in filmleriyle ünlendi.

Refiğ’in yaşamını başkalaştıran eşi Gülper Hanım olmuş.