Bizans surları boyunca Sirkeci’den Halkalı’ya

Yazı/Text: ESMAHAN AYKOL
Fotoğraflar/Photos: YUNUS EMRE AYDIN
Sirkeci-Halkalı banliyö treninde İstanbul, bütün haşmeti
ve garibanlığıyla önünüzden akıp geçer. Bizans’ın deniz surlarından hala ayakta
kalanları; trenin yarattığı sarsıntıyla devriliverecekmiş gibi duran, yana yatmış
ahşap evleri, konakları; 1960’lardan kalma derme çatma inşa edilmiş apartmanları;
Kumkapı’nın meşhur meyhanelerini; Kazlıçeşme’deki
bomboş arazileri, bostanları... Bambaşka bir açıdan şehr-i İstanbul’u görmeye
hazırlanın. Ama her şeyin ötesinde her kesimden insanı görmeye hazırlanın...

Sirkeci-Halkalı hattında günde 100 bin kişi yolculuk
ediyor. 100 bin yorgun insan; komi, garson, ayakkabı boyacısı, emekli, kalfa, öğrenci
veya tezgahtar. Banliyö trenlerini kullananlar onlar.
Boğaz’ın altından geçen raylı bir tüp geçidi ve Gebze ile
Halkalı arasındaki tren hattının iyileştirilmesini öngören Marmaray projesi
2010 senesinde tamamlanacak. O zamana kadar Sirkeci-Halkalı banliyö trenlerinin
akıbeti belirsiz. 2008 Mart itibarıyle rayların bakıma alınacağına, trenlerin
iki yıl boyunca çalışmayacağına dair gazetelerde çıkan haberler, çok geçmeden,
böyle bir projelerinin olmadığını söyleyen Devlet Demiryolları tarafından
yalanlandı. Şimdilik belirsizlik sürüyor.
Sirkeci-Halkalı hattında çalışan 22 tren, günde 102 sefer
yapıyor, yaklaşık 100 bin yolcu taşıyor. 100 bin yorgun insan demek bu. 100 bin
komi, garson, ayakkabı boyacısı, emekli, kalfa, öğrenci, tezgahtar. Banliyö
trenini kullanan onlar. Sahil yolundan, özel araçlarıyla gidiyor daha çok
parası olanlar. Her gün yolcuların beş binden fazlasının, duvar deliklerinden,
kesik tel örgülerden geçerek trene bedava bindiği; rayların üstünde dolaşarak
hayatlarını tehlikeye attıkları söyleniyor. Devlet Demiryolları’nın güvenlik
personeli, onardıkları tel örgülerin aradan bir gün geçmeden yeniden
kesildiğinden, istasyonların duvarlarında delikler açıldığından yakınıyor. 1,3
YTL İstanbul’da toplu taşıma ücreti.
Demiryollarının güvenlik personeli istihdam etmesi yeni bir
şey. Hırsızlık, yankesicilik ve sarkıntılık olaylarının artmasının ardından,
birkaç yıl önce doğan bir ‘işkolu’. Güvenlikçiler, şüphelendikleri yolcuların
üstünde döner bıçağı, kelebek, kılıç, ameliyatlarda kullanılan neşter ve bir de
tabanca ele geçirmişler şimdiye dek. Son zamanlarda artan önlemlerle birlikte
banliyö trenlerinin tehlikesi azalmış, sık seyahat edenler gene de hava
karardıktan sonra, daha boş olan en ön ve arka vagonlara binmemek gerektiğini
söylüyor.
Zaten, eğer turistik bir seyahat yapmaksa maksadınız, en geç
güneş batarken trende olmanız gerek. Daha önceden, 1890’da Alman mimar
Tachmund’un inşa ettiği gar binasında biraz dolaşmanız, güzelim –ama maalesef
pek berbat işletilen- Sirkeci Gar Lokantası’nda bir çay içmeniz tavsiye olunur.
Daha çok İstanbul görmek isteyenler, trenin gidiş yönüne göre sağda bir koltuk
kapmalıdır. Trenin tuhaf bir tirşe yeşili rengindeki iç aksamına, plastik
koltuklara, kapılardan sarkan çocuklara, çoğunluğu erkeklerden müteşekkil diğer
yolculara, paslanmış imdat frenine, açılıp kapanmayan pencerelere, az
ilerinizde oturan ve tuhaf sesler çıkararak yerlere tüküren deliye, İstanbul
vapurlarının olduğu gibi banliyö trenlerinin de vazgeçilmezi tükenmez kalem ve
limon sıkacağı satıcısına ise boş verin derim ben. Ne de olsa, birazdan
önünüzden İstanbul, bütün haşmeti ve garibanlığıyla akıp geçecek, şimdi ondan
başka hiçbir şeye yer olmamalı kalbinizde. Bizans’ın deniz surlarından hala
ayakta kalanları; trenin yarattığı sarsıntıyla devriliverecekmiş gibi duran,
yana yatmış ahşap evleri, konakları; 1960’lardan kalma derme çatma inşa edilmiş
apartmanları; Kumkapı’nın meşhur meyhanelerini; Kazlıçeşme’deki bomboş
arazileri, bostanları... Bambaşka bir açıdan şehr-i İstanbul’u görmeye
hazırlanın.
Sirkeci’den bindiyseniz banliyö trenine, önünüzdeki ilk
durak Cankurtaran’dır. Uzaktan, meydanın tam ortasındaki Erol Taş’ın kahvesi
görülür. Kumkapı’da, eğer akşamcıların demlenmeye başladığı bir saate
getirdiyseniz yolculuğunuzu, sokaklara taşan ud seslerini duyarsınız. Yenikapı,
adı üstünde, yenidir. IV. Murat zamanında açılmıştır. Pek çok tuhaf eğlence
merkezinin varlığının yanısıra, Bizans döneminde Teodosios limanı olduğu
günlerden beri, İstanbul deniz ulaşımının da kilit noktalarından biridir. Adı
Kocamustafapaşa olan durak, aslında Samatya’dadır, kentin hala
çokkültürlülüğünü koruyan semtlerinden biridir burası. Tren istasyonunun
altındaki geçitle aynı yerde olduğu tahmin edilen eski Samatya Kapısı artık
ortada yoktur, meydandaki Develi Kebapçısı’nın ışıkları ise trenin içinden bile
seçilir. Bir sonraki durak, Yedikule’dir. Seferden dönen Bizans
İmparatorları’nın şehre girdiği Altın Kapı (Porta Aurea) işte buradadır. Tıpkı
Osmanlı zamanında zindan olarak da kullanılan ve semte adını veren Yedikule
gibi. Kazlıçeşme, yakın bir tarihe kadar şehrin ana mezbahasının yanısıra, pek
çok deri tabaklama atölyesine evsahipliği yapmıştır. Şimdi, karşınızdaki
gözalabildiğine bomboş arazi, eski atölyelerin yeridir. Bu yolculuğun şehre
dair en ilginç kısmını da Kazlıçeşme ile birlikte arkanızda bırakmış
sayılırsınız. Bundan sonra, pencereden dışarı baktığınızda görüp göreceğiniz,
orta sınıfın yaşadığı apartmanların balkonlarıdır. Trenden inebilirsiniz
elbette. Ama trende kalıyorsanız, artık gözünüzü diğer yolculara çevirmenizi
tavsiye ederim ben. Onların yüzünde de İstanbul’a dair pek çok hikaye
yazılıdır. Öyledir.

Bu hattaki insanların tek tek yüzüne baktığınızda tümü İstanbul’a dair pek çok
hikaye bulacaksınız.