Başka kentler, başka denizler rehberliğinde Murat Belge

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL
Yazar, çevirmen, gurme, öğretim üyesi Murat Belge’nin
yeni kitabı son beş yılda geçtiği dünyanın çeşitli noktalarını kapsıyor. Ve
geçtiği ülkeleri özel kılan pek çok şeyi birinci cildini beş yıl önce yayımladığı
‘Başka Kentler, Başka Denizler’in ikincisinde okurla paylaşıyor.

Ünlü sanatçı Petra Rau’nun inceliklerle bezeli muhteşem
eseri Belge’nin tüm ‘başka’larını kavrıyor.
Onun medeniyetiyle tanışanlar bilir. Bir kitabını, bir
yazısını okuyanlar, rehberliğinde İstanbul gezilerine çıkanlar, öğrencileri,
dostları; fikirlerini, görüşlerini paylaşmayanlar bile… Murat Belge’nin tüm
gözlemleri, fikirleri ve yaptıkları insana insanca ve ayrımsız bir yaklaşımı
içerir. Belge’nin ilkini 2002’de çıkardığı ‘Başka Kentler, Başka Denizler’
adını verdiği, konferans, seminer ve bazen yalnızca gezi amaçlı gezilerinin
gözlem ve deneyimlerinden oluşan kitabının ikinci cildi İletişim Yayınları’ndan
çıktı.
Murat Belge ne kadar sıklıkta giderse gitsin başka hiçbir
şehri İstanbul kadar bilemeyeceğinin altını çizerken üslubuna bu nedenle “orası
öyledir, burası böyledir”den çok, “oraya gittim, buraya baktım”ın egemen
olduğunu söylüyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika Cumhuriyeti,
Almanya, İspanya, Portekiz, İsveç, Belçika, Kore ve Dubai’ye yer verdiği kitabı
“oraya gittim, buraya baktım”ın çok ötesinde güzellikleri içeriyor elbette. İlk
kez 1961’de ziyaret ettiği ve bir yıl yaşadığı, 1994’ten itibaren de pek çok
kez çeşitli vesilelerle gittiği Amerika’nın psikolojik, sosyolojik ve kavramsal
değişimlerinin tümünü anı, dedikodu ve anekdotlarla içiçe geçen bir örgüyle
aktarıyor. Zamanın öğüttüklerini bildiriyor.
Seyahatleri boyunca gittiği ülke ve şehirleri değişse de
değişmeyen savsaklamaları, kaytarmaları hiç atlamıyor. Daha doğrusu tüm bunlara
takılıveriyor: İşte Chicago’dan Philadelphia’ya kasırga nedeniyle gecikmeli
geçiş öyküsü ve Belge’ye çağrıştırdıkları: “Ertesi gün alana vardım ki,
havayolu şirketim değişmiş, ama saati değişmemişti. ‘Peki ya bagaj?’ dedim.
Çünkü çantayı orada bırakmıştım. ‘Otomatikman öbür uçağa gider,’ dediler.
Arama, tarama, bir yığın tatsız iş. Binmeden önce ‘kasırga nasıl?’ diye
sormuştum ve ‘o zaten buralarda değil’ cevabını almıştım. Yolda giderken de
teşerrüf etmedik. Sonra Philadelphia’ya inince orada da kimsenin kasırgadan
haberdar olmadığını öğrendim. Ama neyse, onu öğreninceye kadar… Uçaktan bagaj
çıkmadı. Sonuna kadar bekledik tabii; sonra da ‘kayıp eşya’ formları doldurduk.
(…) Bavul iki gün sonra ben giderken gelebildi. Şimdi bu aksilikleri bahane
edip Amerika üstüne gene birkaç genelleme yapayım. Kendi başıma keyif kaçırıcı
işler gelmesinin gıcığı değil bunu bana söyleten, ama sahiden bunu bana
söyleten, ama sahiden bir tuhaf beceriksizlik egemen olmuş gibi, Amerikan
toplumuna. Bu belki çok iyi teknolojiyle, gene bütün dünyanın ilerisinde
giderek, pek çok işi tıkır tıkır yürütmenin kaçınılmaz bir ‘yan sonucu’; ne
kadar marjinal olduğunu da bilemiyorum. Beklenmedik bir aksama olunca onu yoluna
koymaları çok güçlük çıkarabiliyor. Bir de çalışan insanların işlerine karşı
dikkat ve sorumluluk duyguları epey zayıflamış gibi geldi. Şüphesiz abartıyor
olabilirim. Bir kısa gezinin rastlantıları üstüne ne kadar sonuç çıkarılabilir?
(…) Bütün bunlar 11 Eylül’den altı ay kadar sonra. Onunla ilgili her şeyi
yapıyor ya da yapıyor görünmek için çabalıyorlar. Çünkü toplumun ihtiyacı var,
‘bütün tedbirler alındı görüntüsüne. Ayakkabımın içine bakmayı beceriyorlar.
Gene olayın etkisiyle ‘herkese kimlik sorarız’ havasına girip viski vermeden
önce yaşımın uygun olduğunu kesinleştiriyorlar. Ama kaybettikleri bavulumu bir
türlü ulaştıramıyorlar.”

San Francisco’nun ‘alameti farikası’ kablolu tramvaylar.
San Francisco
Belge’nin gözünde San Francisco; Birleşmiş Milletler
Anlaşması’nın imzalandığı yer olması açısından önemli. II. Dünya Savaşı’nın
ardından gerçekleşen olayları aktarırken kenti çok özel kılan ‘alamet-i
farikaları’ndan tramvayın hikayesini de öyle zevkle aktarıyor ki, insanın gidip
de binesi, yokuşları aşası geliyor:
“San Francisco’nun tepeleri, yokuşları, baştan beri
sorunmuş. Manzara için tercih edilecek birçok yer, yokuştan ötürü boş
duruyormuş. 1873’te Andrew Hallidie adında bir İskoç bu sistemi keşfetmiş.
Sistem aslında teleferik gibi, füniküler temeline dayalı. Araba kendini
götürmüyor. Götüren, yeraltında giden kablo. Bu kablolar durmadan çalışıyor ve
dönüyor. Arabanın bir tutamacı var, bu kabloyu yakalayan ve ona yapışan.
Böylece, tutunarak tırmanıyor, tepeye varınca, gene tutunarak aşağıya iniyor.
Bütün bu işi, yarı yolda, şimdi aynı zamanda müze olarak çalışan merkezden
ayarlıyorlar. Kabloları orası çalıştırıyor.
(…) Hallidie, gümüş madenlerinde geliştirdiği sistemi kente
başarıyla uygulayınca bir yığın taklitçisi çıkmış. O ara yüzlerce tramvay gidip
geliyormuş. Sonra, otomobil gelişince bu sistemler gözden düşmüş ve şirketler
birbiri ardınca kapanmış. Son kalan da neredeyse kapanıyormuş ama kentin
nostaljikleri ve turizmcileri birarada kampanya yapıp engellemiş, tramvayın
devamını sağlamışlar. Çok da iyi etmişler. Yoksa o yokuşlarda insan mahvolur.”

Durban’da çocuk çok ve bu çocukların kurduğu çeteler konuklara şehrin içinde adım
attırmıyor.
Afrika-Durban
Çocukluğundan beri Afrika’nın üzerinde büyük bir etkisi
olduğunu ve bu etkinin nedenininse belki ‘İki Çocuğun Devrialemi’ olduğunu
düşünen Belge, ünlü Hollywood filmlerinde merak edilen hayvanların teker teker
gösterilmesinin de bu etkide payı olduğunu sanıyor. Sonraları olanlar
çocukluğun masal Afrika’sından çok daha farklı olsa da çocukluk imgeleri hep
aklında kalarak gidiyor ilk Afrika gezisine. İlk durak Güney Afrika-Durban.
“Otelle konferans merkezi arasını hemen hemen her seferinde
yürüyerek geçme kahramanlığını gösterdim. Bu konferanslarda herkes adını
göğsünde, yakasında filan taşır ya. Burada sıkı sıkı, ‘Sakın, sokakta takmayın’
diye uyarıyorlar. Çünkü o zaman yabancı olarak daha kolay hedef haline
geliyorsunuz. Çocuk çetelerinin de sözü ediliyor ki, akla yakın. Bıçakla,
çakıyla gelince çocuğu, büyüğü fark etmiyor. Böylece, metazori, kentin oldukça
küçük bir yerini görmekle yetindim. Hayat hakkında bir fikir edinmek için
süpermarkete filan da girdim o sırada. Dünyanın herhangi bir yerinde
göreceğimiz örneklerden pek farkı yok. Peynir bölümlerinde en harcıalem
Hollanda ve İngiliz çeşitlerinden başka bir şey yoktu, örneğin. Ve hiç
zeytinyağı yok, hiç! Oysa zeytin de yetiştiriyorlar diye duymuştum. Sıvıyağ
olarak palmiye yağı kullanıyorlar da. Feci bir şey, bana göre. Durban’da kent
nüfusu 700.000 kadar. Çevreyle birlikte bir milyonu geçiyor. Bu nüfus içinde
Hintlilerin oranı hayli yüksek. Hindistan dışında yaşayan en kalabalık Hintli
topluluk olarak da ilginç. İlk olarak 1860’larda, beş yıllık bir sözleşmeyle
çalışmak üzere buraya getirilmişler-bir Britanya sömürgesinden ötekine! Çoğu
Madras çevresinden ve aşağı kastlardan insanlarmış. ‘Coolie’ denilen, sonraları
Asya’dan gelen bütün işçileri anlatan kelime, Tamil dilinde ‘ücret’ demek olan
‘küli’den geliyor. Güney Afrika tabii o zamanlar da esmer tenli insanlar için
cennet değildi. Ama anlaşılan Hindistan’a ve kastlarının getirdiği
kısıtlamalara dönmemek için, beş yıl bitince, burada kalmayı seçmişler. Ama
beyazlar Hindistan’dan yeni göçmen gelmesini engellemişler. (…)
Durban’da dilenen yoksul beyazlar olduğunu gören Belge, daha
önce siyahların ümüğüne basıp sefaletten başlarını kaldırılmalarına meydan
bırakılmadığını ve ne yapıp ne edip beyaz ırkın şerefini ayakta tuttuklarını
söylerken, durumun açıklamasını da yapıyor; “Şimdi, kimin altta kimin üstte
kalacağı kapitalizmin kendi kurallarına göre belirlenince bu durum da
değişmiş.”
Murat Belge ve ‘Başka Kentler, Başka Denizler’ okunduğunda
insanı yer yer başkalaştırmasının yanında tatlı tatlı ama derinden sarsarak
etkiliyor. Gitseniz de, gitmeseniz de…