Bir tür halk kulübü: Kahvehane

Yazı/Text: LÜTFÜ TINÇ
“Osmanlı toplumunun nabzı kahvehanelerde atardı”
demek, yanlış olmaz. Buralarda sohbet mahalle dedikodusuyla sınırlı kalmaz,
‘devlet katına kadar’ yükselirdi.

Meddahlar, hikâye anlatıcılar, saz âşıkları ve şairler,
kahvehanelerin vazgeçilmez çehreleri arasındaydılar. Sokağa taşan mahalle
kahvelerinde nargile, sohbetin ayrılmaz bir parçasıydı.
İstanbul’da ilk kahvehaneler Kanunî döneminde, 1554 yılında
açılır. Osmanlı tarihçilerine göre, “Halep’ten ‘Hakem’ namında bir herif ve
Şam’dan ‘Şems’ adında bir zarif” bu işi yaparlar.
Yer, Tahtakale’dir. Zirveyi yakalamış imparatorluğun kalbi
‘Dersaadet’te, ticaret hayatının merkezinde açılan bu iki kahvehane, büyük
rağbet görür. Aslında bu rağbet, İstanbul’da bu ‘dükkânların’ açılmasından önce
de kahve tiryakiliğinin yaygın olduğunun göstergesidir.
Ancak kahvehane, başkadır. Bu mekânda sadece kahve içilip
çubuk ve nargile tüttürülmez! Kahvehanelerin farklı toplumsal işlevleri vardır.
Hatta bu işlevlere göre, sınıf sınıf kahvehane vardır: Esnaf kahveleri, âşık
kahveleri, tulumbacı kahveleri, merkezî yerlerdeki büyük kahvehaneler,
kıraathaneler ve tabiî, mahalle kahveleri…
Mahalle kahvehanelerinin işlevini ve oluşum sürecini, Osman
Nuri Ergin, çok güzel özetler:
“Namaz vakitlerinden evvel camiye gelen, fakat kapısını
kapalı bulanlar yahut iki namaz arasındaki vakti geçirmek isteyenlerin bir
müddet oturması ve beklemesi için, ilk önce her camiin yanında birer yer tahsis
edilmiş ve Hicret’in 10’uncu asrında Yemen’den kahve gelince, buralarda kahve
içilmesi âdet haline gelmişti. Ve ondan dolayıdır ki, adına kahvehane
denmiştir.”
Evet; bu iyiniyetli açıklama, belki de işin başlangıcını
gösterir; ama Osmanlı yönetimi kısa sürede fark edecektir ki, kahvehaneler ve özellikle
de o küçük mahalle kahveleri -ki örneğin Süheyl Ünver, bunları ‘bir tür halk
kulübü’ diye adlandırır- kendi otoritesi karşısında bir ‘muhalif’ güç
oluşturmaktadır âdeta…
Mahalle hayatının merkezindeki caminin yanında, bu caminin
cemaati için, ‘sivil’ bir uzantıdır mahalle kahvesi…
Böylece kahvehane, ilk kurulduğu tarihten başlayarak,
Osmanlı insanının hayatına yeni bir ‘sosyalleşme’ getirmiştir. Evde, çoluk
çocuğun arasında ya da camide cemaatin içinde, cami avlusunda pek konuşulamayan
konular, kahvehanenin kuytu köşelerindeki sedirlerde konuşulurdu.
Sohbet mahalle dedikodusuyla sınırlı kalmaz, ‘devlet katına
kadar’ yükselir; siyaset yapılırdı. Yani Saray’da, o günlerin iktidar
mücadeleleri içinde, herkes kendine bir ‘taraf’ seçerdi.
Örneğin, 17. Yüzyıl’a kadar sürüp giden yeniçeri-sipahi
rekabeti ve zaman zaman patlak veren isyanlarda, şu yeniçeri ağasını ya da
sipahilerin tarafını tutan şu veziri destekleyenler, kendilerine mahalle
kahvelerinde taraftar ararlardı. Çoğu isyanlar da, bu kahvehanelerde
planlanırdı.
Saray da ‘tedbir’ alırdı elbette! Hafiye kullanılır; küçük
mahalle kahvelerine dokunulmaz, ama ‘ibret olsun diye’, merkezî yerlerdeki
belli başlı büyük kahvelerden birkaçı kapatılırdı. Fetva defterlerinde bu
kapatmaların örneği boldur.
‘Büyük kahvehaneler’ diye sözünü ettiğimiz kahveler, kentin
önemli meydanları civarında, ana caddelerde bulunan, her tabakadan farklı
insanların gelip gittikleri, hem ‘gediklileri’ yani sürekli müşterileri, hem de
bol miktarda ‘gelgeç takımı’ müşterisi olan yerlerdi.
Bunların bir kısmı, ‘çayının nefaseti’ ve ‘kahvesinin
kıvamı’ ile ün yapmışlardı. Şehzadebaşı semtinin kahvehaneleri, bu anlamda, çok
ünlü idi.
Şehzadebaşı deyince, akla Direklerarası ve tabiî ki
İstanbul’un Ramazan kültürü gelir. Ramazan deyince de kahvehane!
Çünkü Osmanlı başkentinin Ramazan gecelerinde halk sokaklara
dökülür, kahvehaneler de, sahura kadar açık bulunurdu. Ramazan kahvehaneleri,
resimlerle süslenir ve rengârenk kâğıt fenerlerle donatılırdı.
Eğer Ramazan kışa rastlamışsa, İstanbul’un özellikle çalgılı
kahveleri, geceleri çok şenlikli, çok canlı olurdu. Kentin hemen her semtinde,
böyle bir çalgılı kahve bulunurdu. Bunlara, ‘semaî kahveleri’ de denirdi.
Konunun meraklısı Osman Cemal Kaygılı’ya kulak verirsek,
çalgılı kahvelerde mani, semaî, koşma, destan ve kalenderîler okunduğunu;
bunları okuyanlar gibi, yazan ya da düzenleyenlerin de çoğunlukla tulumbacılar
olduğunu öğreniriz.
Bu nedenle bu kahveler, “tulumbacı kahveleri” diye de
adlandırılırdı.
Çalgıcı kahvelerde, oyuncular da vardı. Oyuncular ya
aralarda ya da saz söz faslı bittikten sonra oyunlarına başlarlardı. Bu
oyunlar, çiftetelli, köçek, ağırlama, kasap, düğün havası, bıçak oyunu ve
zeybekti. Ramazan geceleri dışında da meddahlar, hikâye anlatıcılar, saz
âşıkları ve şairler, kimi kahvehaneleri sık sık şenlendirirlerdi. Aslında
toplumsal eleştiri ve hiciv dozu da içeren Karagöz de, sırf Ramazan gecelerine
has bir seyir değildi. Karagöz oynatan büyük kahvehanelerden mahalle kahvesine,
Tanzimat öncesi Osmanlı toplumunun nabzının kahvelerde attığını söylemek,
yanlış olmaz.
Belki de bu yüzden, Amadeo Preziosi’den Brindesi’ye,
İstanbul’a gelen oryantalist sanatçıların hemen hepsi, mutlaka kahvehaneleri
resmetmişlerdir. Ama bana sorarsanız, Hoca Ali Rıza’nın resmettiği ‘gönlü
ferah’ Boğaziçi sahil kahveleri de, Osmanlı toplumunun en önemli iletişim
kaynağı sayılabilecek o uğultulu kent kahvelerinin öteki yüzüdür.

Bursa’nın ilk kahvesi ve (altta) 19.yüzyıl gravürlerinde, İstanbul’daki
liman kahveleri.

Bir Preziosi çizimi.