Ingmar Bergman Michelangelo Antonioni Mühür ve Kamelya…

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
‘Yaratmak’ kelimesinin, ‘Hâşâ, yaratmak Allah’a mahsus’
cümlesiyle karşılanmasından ince bir zevk alırım. O zevke derin bir saygı da
eşlik eder. İçinde yaşadığı bütün bu kaotik âlemin bir yaratıcının elinden,
zihninden ve lütfundan çıkmış olduğunu düşünmek, kendisinin yaratılandan ibaret
olduğunu bilmek kimi rahatlatmaz ki? Hele, kadim bir beceriksizliğe mahkûm bir
türün mensubu olarak, attığı her adımın ilahi bir dengeye her daim yarardan çok
zarar getirdiğine tanık olmuşsa insan… Bundan sonra yüce katlardan dünyaya
düşecek olan kutsallığın, bir kitaptan ziyade, dev bir klima olmasını
diliyorum. Bizim bozduğumuzu O’ndan başka tamir edebilecek hangi kuvvet var
başka?
Müslümanların siyasi ve dini liderleri, ‘yaratmak’ eylemiyle
iştigal etmekten, yaratıcı ile rekabete girmiş görünmekten korkarlardı
vaktiyle. O yüzden yaratıcıya armağan ettikleri mabetler dışında tek bir yüksek
yapı bulamazdınız İslam ülkelerinde. Camilerin kubbeleri ve minareleri göğe
kast ederken, hükümdar mekanları iki yana meylederdi. Camiler dik ve yüksek,
saraylar yatay ve alçaktı. Bugün yüksek olan plazalar, alçaklığı üretmelerine
rağmen. Ruhlarımızın giderek pespayeleşmesiyle, haysiyet gömleğimizin iki
yakasının biraraya gelmemesiyle bunun bir alakası olsa gerek…
Yaratıcının parçası olduğumuz âlemlere vücut verirken
kahkahalar attığını sanmıyorum. Acılı, sıkıntılı ve zor bir işti bana kalırsa.
Bilhassa insanın ne tür yıkımlara yol açabileceğini biraz olsun
kestirebildiyse, ‘Hem yaratır hem ağlarım’ mealinde bir şarkıyı usul usul
mırıldandığını da tahmin etmek güç değil. Bu yüzden yaratmak kabiliyetini
yarattıklarının bir kısmıyla paylaşıp, bu ağır mesuliyeti hafifletmek istemiş,
böylece insanın kendisini erkenden, şuursuzca yok etmesine karşı bir tür
sigorta akıl etmiş olması da mümkün…
Cümle âlemler içinde bir toz zerreciği olan dünyada önemli
saydığım sadece iki şey var: Biri insanın vahim yaşama biçimini, var olma
sistematiğini kökünden değiştirip tekrar doğanın dürüst bir parçası haline
gelmesi, böylece kendisiyle birlikte bütün yeryüzünü mezara gömmekten kaçınması
ihtimali… Dilerseniz buna ‘büyük devrim’ de diyebilirsiniz. Diğeri ise hakiki
kurtuluşa giden yolda yarattığı eserler. Dilerseniz buna da ‘irili ufaklı
devrimler’ diyebilirsiniz…
Benim için her iyi sanat eseri, müstakil bir devrimdir.
Louis Ferdinand Celine’in ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ romanı
sözgelimi, okuyanda savaşa dair en küçük bir inanç ve coşku bırakmayarak kendi
devrimini gerçekleştirir…
Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanı, kendimize has
saydığımız bütün ‘heybetli ve yüce’ milli özelliklerin genel geçer bir insanlık
hali olduğunu öyle bir anlatır ki, tek bir marş söylemeye mecaliniz kalmaz…
Leonard Cohen’in ‘Famous Blue Raincoat’ şarkısında
varolmanın şehvetini ve kederini aynı anda hissedersiniz, nefesiniz kesilir…
Cemal Süreya’nın ‘Üvercinka’ şiiriyle okyanuslar yüzer,
çöller yürür, aktan karaya bütün renklere uğrayıp beşikten bir mezar
görürsünüz…
Bu yazıya, bir gün arayla ölen iki büyük yönetmen vesile
oldu: Ingmar Bergman ve Michelangelo Antonioni.
Onlar şimdi parçası olmayı seçtikleri yaratmak işinin
kaynağında, o muazzam meçhulün kollarındalar.
Sırasıyla, seksen dokuz ve doksan dört senelik bereketli
ömürlerinde biriktirdiklerini, var ve yok oluşun büyük manası nihai kurtuluşu
mayalasın diye bize bıraktılar.
Belki O’na birer hediye de götürmüşlerdir yanlarında: Bir
mühür ve bir kamelya…
