ViYANA

Yazı/Text: EMEL ÇELEBİ
Fotoğraflar/Photos: YELİZ ERKOÇ
Gezilecek yer çok, zaman az, ‘sanat uzun hayat kısa’
olsa da ne gam… Unutmayın: Viyana, Avrupa’nın en önemli müzik merkezlerinden
biri.
Buraya yalnızca en popüler gece kulüplerinden Jazzland
ve Joe Zawinul’s Birdland’da canlı müzik dinlemek için bir-iki günlüğüne
gelenler de var…
Neden olmasın?

Viyana’da insan eliyle yaratılan güzelliklerin tümü doğanın
en seçkin bitkileriyle bezeli.
Klimt tablolarını görmek isteyenler için yalnızca iki günlük
paket turların bile düzenlendiği Viyana’da avare avare gezip fotoğraf çeken
turistlerden kimse rahatsız olmuyor, oturma izni olmayan göçmenler ve
bitpazarında eski eşya satan Romanların dışında. Daracık sokaklar, meydanlar,
eski kent merkezini turlayan faytonlar, Tuna boyu, ünlü sokak kafeleri, parklar
ve tabi ki müzeler hep turist dolu. Bu canlı ortamda gezerken bir an için
günlük hayatın içine karıştığınız sanısına kapılabilirsiniz aslında. Ama, ne
çare… Yalnızca dans, müzik, sinema, tiyatro, sergi gibi kültürel
etkinlikleriyle değil, doğası, mimarisi, tarihi ve eğlence hayatıyla da ilgi
çeken böyle albenili bir kente yalnızca birkaç günlüğüne uğrayınca, -her ne
kadar kaçınmak isteseniz de- rehber kitap ve haritada önce turistik yerleri
işaretleyip sonra yola revan oluyor insan…
“Bu binayı çok mu sevdin?” Orta yaşı çoktan geçmiş,
güleryüzlü bir Viyanalı bey yanıma yaklaşıp soruyor. Mimar F. Hundertwasser’in
80’li yılların ortasında, şehir planlama ofisinden özel izin çıkartıp geometri,
simetri, dik açı ve genel geçer mimari özelliklere meydan okuyarak yarattığı
Hundertwasserhaus’un önündeyiz. Binanın yükseldiği daracık sokakta şık bir kafe
ve kartpostal, kupa, bez çanta, anahtarlık vs. gibi turistik eşya satılan küçük
bir dükkan da bulunuyor. Fotoğraf makinesini indirip gülümsüyorum ben de:
“Evet, çook!” Ve böylece sanırım istenen cevabı da vermiş oluyorum. “Bakın, şu
yan taraftaki sarı evi görüyor musunuz? Ben kırk senedir burada yaşıyorum.
Artık bu binayı –Hundertwasserhaus- görmekten bıktım, usandım!..” deyip
uzaklaşıyor. Ardından bakakalıyorum.
Doğrusu, hak vermemek elde değil. Öte yandan dünyanın dört
bir yanından gelen tur gruplarının her gün bu daracık sokağa nasıl doluştuğu,
binanın bilmem ne kadar turist çektiği övüne övüne anlatılıyor. Belli ki
Hundertwasserhaus kimilerine “Doğa mimar olsaydı, ancak bu kadarını yaratırdı,”
dedirtip parmak ısırtmayı sürdürecek… Binanın içine girmenize izin yok, ancak
ormanda yüründüğü izlenimi veren kıvrımlı taban ve duvarları, toprak ve bitki
kaplı olduğu söylenen bir çatısı var. Özellikle engebeli olarak düzenlenmiş
sokakta biraz vakit öldürüp balkonlarından, pencerelerinden dışarı taşan ağaç
ve çalıları, rengarenk boyanmış ön cepheyi takdir edebilirsiniz tabii. Yine de
binaların doğanın yaratısı değil de insan işi olduğunu gözardı etmek mümkün
olmasa gerek.
Pek çoğumuzun doğadaki hassas dengenin insan eliyle nasıl da
bozulduğunun farkına varıp kuraklık korkusuyla yüzleştiği şu günlerde, sıradan
Viyanalıların en övündüğü şeylerden biri ta Alpler’den evindeki musluğa gelen,
içilebilir nitelikteki kaynak suyu. Ama belli ki turizmciler için bu şimdilik
satılacak bir şey değil. Onlar dünya çapındaki pazarlamacılarla elele verip bir
imaj tazeleme yarışına girmişler. Aradıklarını da lunaparkta bulmuşlar: Ferris
adlı dev bir dönme dolap. Billboard kampanyalarında New York’un Özgürlük Anıtı,
Paris’in Eiffel Kulesi neyse Viyana için de Ferris Dönme Dolabı odur, fikri
işleniyor. Hedef kitle de belli: Turistler… Yani artık, Viyana’ya gelen
herkesin kırmızı kabinli bu dev dönme dolabı görmesi hedefleniyor. Biz de gidip
gördük tabii… 67 metre yüksekliğindeki bu heybetli demir konstrüksiyon, 19.
yüzyıl sonlarında İmparator I. Franz Josef’in anısına dikilmiş. Kısa sürede
kentte yaşayanların buluşma mekanı haline gelen ve pek çok filme arka plan
yaratan bu tarihi dönme dolaba dair üzücü bir de anekdot var: İnşa edilmesinden
bir yıl sonra, yoksulluğa dikkat çekmek isteyen Marie Kindl adlı bir kadın,
kabinlerden birine kendini asıyor.
Bugün, dönme dolabın hemen yanıbaşında küçük bir lunapark
kurulmuş. Adrenalin yükselten yapay eğlence tarzı size göre değilse, az ötedeki
koruda yürüyüşe çıkabilirsiniz. Bir zamanlar geniş çayırları ve ormanlarıyla
imparatorların avlağı olan bu bölge (Prater), halen ağaçlıkları, golf ve futbol
sahaları, tenis kortları ve bisiklete binme, yürüyüş, piknik yapma alanlarıyla
yeşil bir seçenek sunuyor. Aslında, Viyana’da doğaya kaçmak hiç de zor değil.
Saray ve müzelerin bahçeleri, adım başı rastlayabileceğiniz parkların yanı sıra
Tuna Nehri ortasında -sel taşkınlarına karşı- insan eliyle yapılan 20 km uzunluğundaki yapay ada ile çevresindeki kanal su sporlarına uygun sonsuz kumsalları, ya da
güneşin altında uzanıp tembellik yapabileceğiniz yeşil alanlarıyla şehir
ortasında tatil havası estiriyor. Doğuda, Tuna kıyısındaki Lobau ise bir ulusal
park: Sık ormanları, geniş çayırları var. Nadir flora ve faunasıyla el değmemiş
bir cennet olsa da yürüyerek ya da bisikletle, üstelik bedava rehberli turlarla
gezilebiliyor.
Temiz hava ve bol güneşten payını alanlar isterse bir
metroyla medeniyete hemen geri dönebilir. Göz korkutmak gibi olmasın, ama kent
merkezindeki MQ (Museumsquartier), yani Müzeler Bölgesi’ni dolu dolu gezmek
için birkaç günü gözden çıkarmak gerek. Bir zamanların kraliyet ahırlarını da
kapsayan ve 60 bin metrekarelik bir alana yayılan MQ, yirmiden fazla müze
barındırıyor. Egon Schiele tablolarını içeren dünyanın en geniş koleksiyonu ile
Klimt ve Kokoschka’nın eserlerini buradaki Leopold Müzesi’nde görmek mümkün.
Müzeler kompleksindeki geniş avlulara kurulan rengarenk güneşlikli kafeler ve
Eylül’e kadar asla kaldırılmayan, halka açık rahat koltuklar da hem turistler
hem de Viyanalılar için yazlık bir başka cazibe merkezi. İmparatorluk
Sarayı’nın içinde yer alan Efes Müzesi ve sanat koleksiyonlarıyla ünlü
Albertina Müzesi de mutlaka haritada işaretlenip görülmesi gereken yerlerden.

Muhteşem binaları, doğa harikası parkları, sınırsız sayıdaki kafeleriyle
turizmin gözbebeği Viyana’yı faytonlarla gezebilmek de mümkün.