Berger ‘King’

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
Karamsar vakitlerimde, yazmanın aslında insanların
dünyasındaki bir tür uğursuz aktin taraflarından olmak anlamına geldiğini
düşünürüm... Birileri plazalarda dünyanın canına okumaya aday işler bağlarken,
birilerine de hayatın bekçiliğini yapmanın düştüğünü... İhtiras karşısındaki
vicdanın, tüm insanlık için bir yaşama alanı, bir teneffüs imkânı
sağladığını... Yani yazmanın bozanlara karşı yapanların, galiplere karşı
mağlupların, saldıranlara karşı savunanların işi olduğunu... İnsanların
tarihine, düşlerine, acılarına ve sevinçlerine dair, bugün bize malumat ve
idrak veren tek bir imparator anlatısı biliyor musunuz? Anlatmak imparatorun
yanındaki soytarının, sarayın tepeden baktığı viranede yarı aç yarı tok yaşayan
hırpaninin görevidir...
İşte bu bana bazen perde arkasındaki kötü niyetlerin
oluşturduğu, bazen de öyle kendiliğinden oluşan can sıkıcı bir akit gibi
görünüyor... Hazza ve güce ulaşabilenler varlıklarını, altlarında ezilenlere
zorla aldıkları nefesleri harflere, notalara, renklere dönüştürebilme izni
vererek sürdürüyorlar... Ejderha misali karbon gazı üreten şirketlerin
bienallere sponsor olması gibi... İstenirse yüz binlerce insanın hayatını
kurtarabilecek üç kuruşluk ilaçları, vahşi bir piyasa mekanizması içinde tonla
paraya satanların, caz festivalleri düzenlemesi gibi... Afrika'da o ilaçları
alamadığı için AIDS'ten ölen küçük çocuğun kulaklarında yankılanan bir saksafon
sesi... Sanat işlediği güzellikle kara vicdanları arıtma işlevini üstlenirken,
o kara çocuğun bir mezarının bile olmaması...
Peki bu aktin kapsama alanından nasıl çıkılır? Sanatçı
yarattıklarının ihtiras ile vicdan arasında sahte bir denge oluşturmasını nasıl
engelleyebilir? Hayatı ve eserleriyle bu soruya cevap verebilen pek az sanatçı
var. İşte John Berger onlardan biri... Berger'e tanıklık etmek, dünyayı adım
adım felakete sürükleyen ihtiras ve kâr denkleminin nasıl kırılabileceğini
anlamak bakımından paha biçilmez ipuçları sunuyor...
O aktin dışına çıkmanın kendini silebilmekten geçtiğini
gösteriyor Berger ve King (Kral) adlı muhteşem romanının Batı'daki baskılarına
ismini koymuyor sözgelimi...
Toprağa bağlılığın, tabiata saygılı ve sadık bir şekilde
geçinebilmenin mümkünlüğünü, kazma tutmaktan nasırlaşmış elleriyle anlatıyor...
Berger Fransa’da bir köyde, kendi yiyeceğini kendi yetiştirerek karnını
doyuruyor...
İnsanın mazisine sahip çıkmasının, kendisine yaşatılan
acıların, onca acıya rağmen koruduğu sevme yeteneğinin, inandığı bütün
değerlerin izini harf harf, dakika dakika sürebilmesinin önemini gösteriyor
Berger... ‘Buluştuğumuz Yer Burası’ adlı otobiyografik kitabında, Batı'nın tüm
uygarlık iddialarını gerisin geri yüzüne çarpıyor... Annesinin yasını muazzam
bir zarafetle tutarak, sevdiği kadınlara, yaşanan ortak hazların, üzüntülerin
ve sevinçlerin hepsi için bir nevi teşekkür sunarak yapıyor bunu...
John Berger yaratmanın, yazmanın şehvetini iliklerinde
hissettiriyor muhatabına...
Ve bunu sadece kendi kuvvetiyle yapıyor, sponsorla değil...