26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Çınarlı mavi bir liman
      



Yazı/Text: BÜLENT KALE
Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR

 

Bacımınkiler gibi gök gözlü şehrim/ İstanbulum/ Seni düşünüyorum/...Bakıyorum Moskova pencerelerinin birinden/ Seni düşünüyorum memleketim, / Memleketim, Türkiye’m seni düşünüyorum/ Zaten bir dakika çıktığın yok aklımdan/...



Nazım ‘çınarlı kubbeli mavi bir liman’ın dışına ilk kez çıktığında İstanbul’un böyle bir adı olduğunu bilmiyordu, aslında kimse bilmiyordu; İstanbul’a bu ismi yıllar sonra Nazım kendisi verecekti, İstanbul’u çok seviyordu: 18 yaşındaydı. 1920 yılı sonu, kış başıydı. Üç arkadaşıyla önce Sirkeci’den vapurla İnebolu’ya geçerler, yolculuk 75 saat sürer, oradan Ankara’ya geçeceklerdir. Nazım’ın deyişiyle ‘İstanbul Denizi’ işgal kuvvetlerinin gemileriyle doludur: ‘...İstanbul denizinin içinde kefaldan, uskumrudan, torikten çok denizaltının kaynaması da umurumda değil. Anadolu’ya gidiyorum...’ İstanbul işgal altındadır. Ayrılık hüzünlüdür. Yol arkadaşlarından birinin başını vapurun lombozuna yaslayıp: ‘İstanbul’u bir daha göremeyecek miyiz, gitmek var, dönmek yok mu?’ diye ağladığını anlatır. Ama kendisi de yasak olmasına rağmen vapurun güvertesinden İstanbul’a belki de son kez olabileceğini düşündüğü bir bakış atmadan duramaz: ‘Sarayburnu’na, (Galata) köprüye, kurşun kubbelere, tığ gibi minarelere, Taşkışla’ya son kere şöyle doya doya bakmadan İstanbul’dan ayrılmaya da gücüm yetmedi zaten.’

Bu ilk hazin ayrılık kısa süre sonra coşkulu bir tanışmaya dönüşür. Önce Galatasaray, sonra Nişantaşı Sultanisi’nde okumuş, Osmanlı Valisi Nazım Paşa’nın torunu, Matbuat Müdürü Hikmet Bey’in oğlu Nazım Hikmet Anadolu’yla, memleketiyle tanışır. Arkadaşı Valâ Nurettin’le İnebolu’dan Ankara’ya dizboyu karın içinde dokuz gün dokuz gece yürüdükleri yolculuklarında, dillerinde birlikte yazdıkları coşkulu bir ‘Yol Türküsü’ vardır: ‘Alnımızda yanar gençliğin tacı/ yorgunluğun anasını satarız/ ... / Sabah buradaysak, akşam ordayız/ günlerin peşinde bir hovardayız/ ...’

Ardından uzun, karmaşık bir rota, her şey çok hızlıdır: Bolu –Trabzon –Batum –Tiflis –Moskova. Yıl 1921. İstanbul şairi Nazım döllenir. Yaşı 19’dur. Dokuz yıl sonra o verimli yılın anısına şu şiiri yazar: ‘.../ Sen,/ benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım/ 19 yaşım.’ 3 yıl Moskova’da kalır, devrime tanıklık eder. 1924’te Türkiye’ye döner ama İstiklal Mahkemeleri’nin gazabından kurtulmak için 1925’te tekrar Moskova’ya gitmesi icap eder. 1927’deki aftan sonra, kış başlarında Türkiye’ye döner. Batum’dan Hopa’ya ayak basar basmaz Hopa Cezaevi’ne konur ama kısa süre sonra bırakılır. İstanbul’a gelir, ‘oğlu komünist’ olduğu için memuriyetten uzaklaştırılan ve artık Kadıköy’de Süreyya Paşa Sineması’nın müdürlüğünü yapan babası Hikmet Bey’in Bahariye’deki evine yerleşir.

Nazım 1928’den 1931’e kadar Resimli Ay mecmuasında çalışır; başlangıçta ‘musahhih’ olarak girer işe, sonra derginin sayfalarını bağlamaya, çizimlerini yapmaya ve dergide kendi şiirlerini yayınlamaya başlar. Tek bildiği işi ilk defa özgürce yapar. Yine o tek sermayesiyle, kafası, yüreği ve kalemiyle çalışır, şiirler yazar ama artık şiirleri yayınlayabiliyordur. Edebiyatın putlarına karşı kavga verir, edebiyat dünyasını sarsan hicivler yazar. Resimli Ay yavaş yavaş sol düşünceli genç edebiyatçıların uğrak yeri olur. Nazım’ın ilk kitapları yayınlanır: ‘835 satır’, ‘Sesini Kaybeden Şehir’, ‘Jakond ile Si-Ya-U’. Hatice Pirayende ile ilişkisi başlar. Şiirleri plaklara alınır. İstanbulluların kendi şiirlerini dinlediğini, ezberden okuduğuna bizzat şahit olur. Mest olur.

‘Hayatımın en mutlu günleri, o günlerdi.’ der o dönem için. Nazım o yıllarda ‘dostların arasında, güneşin sofrasında, kavganın ortasında’dır. Ama hayatın kafayla, yürekle, kalemle örtüştüğü bu dönem kısa sürer, Resimli Ay kapatılır, Akşam gazetesi için Orhan Selim adıyla fıkralar yazar, ayrılmak zorunda kalır, polis peşindedir. İçeri alınmadan kısa bir süre önce kadınlı erkekli bir grup bir gece Moda burnuna gider, sahile uzanırlar, şu şiiri söyler orada: ‘Delikanlım!/ İyi bak yıldızlara/ Belki bir daha onları göremezsin/ Belki bir daha/ yıldızların ışığında/ Kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...’

Nazım 1931 sonunda içeri alınır; bir süre İstanbul Tevkifhanesi’nde, sonra da Bursa’da yatar. Bu sırada Piraye’yle birlikte Erenköy’de Mithat Paşa Köşkü’ne yerleşmişlerdir ama evli değillerdir henüz. 1934 yazında çıkar. 31 Ocak 1935’te Piraye’yle Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde evlenir. İpek Film Stüdyosu’nda çalışmaya başlar, senaryolar yazar. Sonra işyerine yakın olmak için Avrupa yakasına taşınırlar. Önce Cihangir’de bir daireye ardından, Valikonağı Caddesi’ne. 17 Ocak 1938’de içeri alındığında burada ikamet ediyordu. Nazım artık yılmıştır bu tevkiflerden. Bir ay sonra 19 Şubat 1938 tarihli mektubunda ilk ve son defa şöyle yazar Piraye’ye: ‘...Eğer bu badireden kurtulabilirsem seni ve çocuklarımı alıp herkesten uzak, İstanbul’un ıssız bir tarafına çekileceğim ve geri kalan ömrümü yalnız sana ve edebiyata hasredeceğim...’ ‘Çocuklar’ Pirayende’nin kızı Suzan ve oğlu Memet Fuat’tı. Ama bu badireden kurtulamaz. Nazım’a 28 yıl verirler. Nazım memleketi cezaevlerinden dolaşır: Ankara – İstanbul – Çankırı – Bursa. Bu arada Piraye Nişantaşı’ndan tekrar Erenköy’e taşınmıştır.

Nazım’ın Türkiye’de cezaevlerinden yazdığı şiirlerde İstanbul çok sık görülmez. Daha doğrusu İstanbul Piraye olmuştur, ‘.../ Sevgilim senin mekanın olan/ Ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam/ Sırtımda torbamın içinde götürdüğüm/ Ve evlat acısı gibi yüreğimde,/ Senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...’ ve her zaman Piraye’yle anılır:‘.../ Vay anam vay, ne kadar güzelsin/ Gülüşünde İstanbul’un abuhavası/ İstanbul’un lezzeti bakışında...’ yahut ‘.../ Sen diyorum İstanbul geliyor aklıma/ İstanbul diyorum sen/ Sen şehrim kadar güzelsin/ Şehrim senin kadar acılı./...’

Nazım 12 yıl sonra, 15 Temmuz 1950’de açlık grevleri, dilekçeler, yurtdışı baskıları sonunda afla çıktığında Piraye’yle ayrılmıştı. Münevver Berk’le beraberdi, Mühürdar’da ahşap bir evde oturuyorlardı. 26 Mart 1951’de bir oğlu oldu; adı Memet. Sonra başına askerlik belasını sardılar. Sivas-Zara’ya asker olarak göndermek istediler. Ve Nazım bir gece karısını, oğlunu, memleketini, İstanbul’unu ve Türkçesini bırakıp yine bir vapurla yurtdışına kaçtı. Tarih 17 Haziran 1951. Önce Romanya, oradan Moskova.

Nazım’ın asıl İstanbul şiirleri gurbetten yazdığı şiirlerdir. Orada artık memleket yıldızlardan da gençliğinden de daha uzaktır. İstanbul’dan ayrıldıktan 4 ay sonra ‘... Bacımınkiler gibi gök gözlü şehrim/ İstanbulum/ Seni düşünüyorum/...’ diye yazar: ‘.../ Bakıyorum Moskova pencerelerinin birinden/ Seni düşünüyorum memleketim, / Memleketim, Türkiye’m seni düşünüyorum/ Zaten bir dakika çıktığın yok aklımdan/...’ Nazım gurbettedir. Türkiye’ye dönememek, karısını ve oğlunu görememek, İstanbul sokaklarında Türkçeyi duyamamak, sokaklarda Türkçe konuşamamak hürriyetiyle hürdür. Daüssıla ölümden beterdir. Acılar katlana katlana büyür. Nazım’ın oğlu fotoğraflarda büyür. ‘Bir şehir, bir sokak bir ev’ vardır ‘ahşap bir ev, uzak mı uzak.’ Ve devam eder: ‘Yatıyor minderde bir çocuk/ Benim oğlan, sarışın tombul/ Misafir yoktu, kimseler yok/ Pencerede fakir İstanbul/..’ ve ‘ağlayıverir Münevver usulcacık...’

Ve ‘memleketinden uzak hasretlerle delik deşik şair’ sonunda pes eder, 1956 sonunda mefistoya sunar ruhunu, yalvarır: ‘Hasretlik cana yetti/ Pes!/ Beni istanbuluma götürsün bir saatlik....’ Gurbetlik zor zanaattir ‘Üsküdar Cezaevi’nin görüşme yerini bile arar’ Nazım. Ve 1957’de seyahat ettiği ‘karşı yalıdan memlekete Memed’e seslendiği; Memet, Memet’ diye ünlediği Varna deli eder onu: Tıpkı Türkiye gibidir, Türkçesi bile vardır: ‘Şu Varna deli etti beni/ Divane etti/ Domates, yeşil biber, kalkan tavası,/ Radyoda ‘ha uşaklar!’ Karadeniz havası/ Rakı kadehte aslan sütü, anason/ Uy anason kokusu,/ Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...’

Ve şair git gide ümidini yitirir. Hem geçirdiği kalp krizleri, hem de Türkiye hükümetinin vurdumduymazlığı karamsarlığını artırır: ‘Çok yorgunum, beni bekleme kaptan/ Seyir defterini başkası yazsın./ Çınarlı, kubbeli mavi bir liman,/ Beni o limana çıkaramazsın...’  İstanbul’a bir isim verir ve artık o günden sonra yavaş yavaş İstanbul olur. Gülhane Parkı’nda ne bizim ne de polisin farkında olduğu bir ceviz ağacı olur; başı köpük köpük bulut, içi dışı deniz, budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz, tam yüz bin eliyle dokunur bize, İstanbul’a, tam yüz bin gözüyle seyreder bizi, İstanbul’u. Yani ‘çınarlı kubbeli o limanı’, İstanbul’u...

 





<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


68659 - unknown - 38.107.179.240