Rüzgarın güzel kızı…

Yazı/Text: ESMAHAN AYKOL
Fotoğraflar/Photos: ÖMER KOKAL
Alaçatı’daki eski Rum evlerinin birçoğu sapasağlam
ayakta duruyor. Dar, Arnavut kaldırımı sokakların iki yanında taş evler, taş
bahçe duvarları... Ama tek meşhur yanı evleri değil Alaçatı’nın; sörfçülerin
bayıldığı rüzgarı da...

Alaçatı sırtlarında, tepelerde yeldeğirmenleri var. Tesadüfi
değil. Dünyanın en iyi rüzgar alan yerlerinden biri burası. Rüzgar sörfü
yapanların en çok tercih ettiği koylardan. Korunaklı, dalgasız bir deniz, dibi
kum, rüzgar canlı. Ama daha fazlası var Alaçatı’da. Şiir gibi: İnsanın içine
işleyen, sarsan, hüzünlendiren belki. Hüzün, göçlere dair. Buralarda doğup,
başka topraklara gitmek zorunda kalanların ardında bıraktığı; bambaşka yerlerde
doğup, buraya sürülenlerin yanında getirdiği hüzün. Her göç öyküsü hüzünlü
değil mi? Hele de zorunlu bir göçse. Her göç, içinde bir zorunluluğu
barındırmıyor mu ki?
Alaçatı’ya ilk yerleşenler İyonyalılardı. MÖ 7. ve 6.
yüzyılda. Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı döneminde de Alaçatı’da hemen sadece
Rumlar yaşadı. 1895 senesinde yapılan bir nüfus sayımında burada yaşayan 13 bin
845 kişiden sadece 132’sinin Müslüman olduğunu söylüyor kaynaklar. Şarapçılıkla
geçinirmiş Alaçatı köylüleri. Bundan bir asır önce, burada üretilen şaraplar
ihraç edilirmiş... Dünyanın en iyilerinden biri olarak bilinirmiş... Alaçatı
kiliselerinin duvarlarını üzüm salkımı kabartmaları süslermiş... O zamanlar.
1923’de, Lozan Antlaşması çerçevesinde Türk ve Yunan
hükümetleri arasında imzalanan nüfus mübadelesi anlaşmasından önce, 1914’de,
Balkan Savaşları’ndan kaçan Makedonyalı göçmenlerin gemiyle Çeşme’ye
gelmesinden paniğe kapılan Rumlar, kayıklara binerek Alaçatı’yı terk etmişler.
Sakız Adası’na sığınmışlar. Rumlardan boşalan evlere ise Makedonyalı
Müslümanlar yerleştirilmiş. Selanik’ten, Makedonya’nın Karacaova bölgesinden,
Girit ve İstanköy adalarından da göçmenler gelmiş sonraları. Şarabın tadını
bile bilmezmiş çoğu bu yeni gelenlerin. Değil ki bağcılığı. Tütün
yetiştirmişler bağları söküp. Kavun. Hayvancılık yapmışlar.
Yeni gelenler, evlere dokunmamışlar. Neyse ki! Bu evlerin
birçoğu, şimdilerde ‘eski Rum evi’ deniyor onlara, sapasağlam ayakta duruyor
Alaçatı’da. Dar, arnavutkaldırımı sokakların iki yanında. Taş evler... Taş
bahçe duvarları... Teneke saksılarda sardunyalar... Son yıllarda, bir kısmı
restore ediliyor, restauranta, cafeye, pansiyona dönüşüyor bu evlerin. İstanbul
fiyatlarıyla kahve satılıyor. Olsun. Alaçatı Belediyesi, Alaçatı halkının artık
tütün ve kavun yetiştirmediğini, hayvancılıkla iştigal etmediğini duyuruyor web
sayfasında. Turizm, yeni gelir kaynağı bölge halkının. Bir de esnaflık. Ne
demekse?
En büyük şansı Alaçatı’nın, yıllarca unutulması oldu.
1970’lerin ikinci yarısında başlayan yazlık site furyasından, 80’lerde Ege ve
Akdeniz kıyılarının yağmalanarak mahvolmasına neden olan otel, motel
inşaatlarından kurtuldu. Böylece, köy karakterini koruyabildi. Paha biçilmez
olan da bu işte: Köyün karakteri. Diğer köylerin karakteri yok oldu çünkü.
Sahil kasabalarımız birbirine benzeyen amorf yerlere dönüştü. Alaçatı nadide
elbette. Fotoğraflarına bakınca insanın yüreği titremiyor mu?
İzmir’in 72 km batısında Alaçatı. İkinci Dünya Savaşı’nın
sonuna kadar, eski şehrin birkaç kilometre uzağındaki liman, İzmir’den giden
malların gemilere yüklendiği ana liman olarak kullanılırken, savaşın ardından,
bu özelliğini yitiriyor. Allahtan! Unutularak, bir köşecikte uykuya
yatabilmesini bu gelişmeye borçlu çünkü. Zaman, bu kadar mı bir köyün lehine
işler? İşliyor işte. Yaz tatillerini burada geçiren Alaçatı sevdalısı birkaç
köşe yazarının yazılarından tanındı. En çok da Haşmet Babaoğlu. Onun adı
anılmadan bir Alaçatı yazısı düşünülemez bu yüzden. Bir beş yıl olmuştur
sanırım. Yazarlardan çok önce ise, rüzgar sörfçüleri keşfetmişti bu köyü. Daha
doğrusu, sörfe uygun rüzgarını, bir zamanlar İzmir’in ana limanı olan
limanını... Şimdilerde ‘Windsurfing Holidays in Alaçatı’ ilanları ile dolu her
yer. ‘Alaçatı Surf Paradise’ da, Alaçatılıların promosyonu yaptığı slogan.
Rüzgarı meşhur ya Alaçatı’nın. İsminin de rüzgarıyla
ilintisi var. Alaçatı, ‘alaca atlı’nın söylene söylene yuvarlanmış hali.
Zamanında bu bölgede hüküm süren Bey’in alaca renkli bir atı varmış. Bey’in
atının sırtında, rüzgarda hayvanın yelesi savrularak geldiğini gören köylülerin,
birbirlerine ‘Alaca atlı geliyor’ dediğini, zamanla, köyün adının Alaçatı
kaldığını söylüyorlar. Eski ismi ise Agrilia. Onun hikayesi nedir bilen yok.
Rumlar, Sakız Adası’na kaçtılar. Çok oluyor.
Damla sakızı, bir Sakız Adası’nda yetişiyor, bir de buralarda.
Rüzgar sörfü yapmaya ya da taş evlerden birinde gecelemeye, sokaklarda
dolaşmaya, buz gibi denizde yüzmeye gitmişken Alaçatı’ya, sakızlı kahve de
içmeli. Yanında sakızlı kurabiye.
