Sultan Süleyman’la Mimar Sinan’ın ‘muhteşem’ eseri

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ
Fotoğraflar/Photos: UMUT KAÇAR
Süleymaniye’ye ister deniz tarafından gidin; tarihi
hanların, hamamların, garip bekar odalarının arasından geçerek, ister kara
tarafından İstanbul Üniversitesi’ni, botanik bahçesini, büyük kütüphaneyi
görerek; külliye bir anda karşınıza çıkacaktır. Gelmiş geçmiş tüm zamanları,
tüm endişeleri arkanızda bırakarak sizi kendine, tarihe, tarih olmaya çağıracaktır.

Süleymaniye İstanbul Üniversitesi’ne yakınlığı nedeniyle öğrencilerin
de mekanıdır ve İstanbul’un en ucuz ve leziz yemekleri tarihi duvarlarla
çevrili avlularla büyük bir keyifle yenilir.
Adı Süleyman’dan geliyor: Bir ülkeyi dünyanın en büyük ve
aynı zamanda en bayındır, en mamur imparatorluğu yapandan. Süleyman: Kanun
koyucu, sultan… Ancak hayalinin, düşüncesinin, tepeden tırnağa hayata
geçirilmesinin ardında başka bir adamın, başka bir büyük ismin imzası var;
Mimar Sinan. Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan’ı karşısına alıp kendine yakışacak
bir külliye yapmasını istedikten sonra Sinan tam bir yıl, dört mevsim boyunca
dolaşmış İstanbul tepelerinde. Bir yıl düşünmüş, dünyanın en görkemli, en zarif
camii ile külliyesini nerede, nasıl yapacağını ve bu yapıların çevresinde
oluşacak en karakteristik Osmanlı semtinin nasıl kendiliğinden var olacağını…
Sinan’ın o yıllar ne düşündüğünü, cami inşaatı bittikten 20 yıl sonra anlamış
İstanbullular. Çünkü İstanbul’da semtlere bağlı kent kültürü Sinan’ın karar
verdiği yerde başlamış; yedi tepenin üçüncüsünde, Süleymaniye’de…
Üç yılda atmış Mimar Sinan, Süleymaniye’nin temellerini.
Sonra bir yıl beklemiş temelin, taşların yerine oturmasını. Tam yedi yıl sürmüş
caminin inşası. Kanuni Sultan Süleyman dahil herkesin sabrı tükenmiş,
dedikodular sarmış dört yanı. Ancak yıl 1507’ye geldiğinde sonuç, Süleyman’ın
lakabının aynı olmuş: ‘Muhteşem.’
Semte adını veren, Süleymaniye Camii, bu büyük İslam mabedi
aslında, medrese, kütüphane, hastane, hamam, imaret, hazire ve dükkanlardan
oluşan Süleymaniye Külliyesi'nin bir parçası olarak inşa edilmiş. Cami,
doruktaki Osmanlı kültürünün, mimarisinin en karakteristik eseridir ve insan
düşüncesinin estetik ve kültürle bileşiminden ortaya çıkan neredeyse mucizevi
bir yapı olarak kabul edilir. Günümüzden beş yüz yıl önce yapılan camii
İstanbul’un gördüğü hiçbir depremden etkilenmemiştir. Sağlamlığının yanısıra
mimarının düşünce biçimini yansıtan pek çok ilgi çekici özellik taşır. Camii,
içindeki kandil islerini temizleyecek hava akımına uygun inşa edilmiştir
mesela. Yani camiden çıkan isler ana giriş kapısının üzerindeki odada mürekkep
yapımında kullanılmak üzere toplanır. Yapının içindeki akustik de dillere
destandır. Mimar Sinan, cami içinde sesin iyi yayılması ve duyulması için
farklı bir teknik kullanır. Bunun için öncelikle caminin bütün kubbelerini çift
kubbe seklinde yaptırıp, ortadaki büyük kubbenin altına, içeriye doğru açık
durumda, derinlikleri 50 metreye ulaşan, ağızları 5 metre olan küpler yerleştirmiştir. Bu küplerin bir kısmı küçük kubbelerin köşelerinde ve sarkıtların
altında durur. Bütün bunlara zeminde, sesi yansıtmak için bıraktığı tuğlalardan
boşluklar da eklenince Süleymaniye Camisi’nin etkileyici akustiği ortaya çıkar.
Caminin kıble tarafında bulunan Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinin kubbesi,
yıldızlarla donanmış gökyüzü imajını vermesi için, içeriden, metalik plakalar
arasına yerleştirilmiş pırlantalarla süslüdür.
Bu estetik, kültürel ve mimari özellikleri anlatılmakla
bitmeyecek cami ve külliyesinin yapımından kısa bir süre sonra bu yapıların
etrafında kendiliğinden doğan bir semttir Süleymaniye. Ancak yine de Sinan, bu
önemli cazibe merkezinin çevresindeki kentsel dokunun akış yönünü de çizmekten
geri durmamış, tepelerden aşağı doğru, birbirinin önünü, manzarasını
kapatmayacak şekilde, doğanın eğimine göre planlanmış, tabiatla barışık bir
kent hayalini gerçekleştirmiş Süleymaniye’de. Dönemin ileri gelenleri,
matematikçileri, sanatkarları, mimarları, ticaret erbabı, paşaları, ulemaları
bu semtte yer kapmak için birbiriyle yarışmış. Öyle söylenir ki, Süleymaniye’de
oturmak isteyenler devlete ayrıca para verir olmuşlar. Süleymaniye’nin dört
asırlık binaları işte bu hava içinde günümüze ulaşmış. Semtin ahşap mimarisi bu
yıllardan itibaren tüm imparatorluğa yayılmış. Şimdilerde korumaya alınan bu
evleriyle Süleymaniye arada bir yerde: Korunmaya alınan tarihi bir semt
olmakla, İstanbul’un ürettiği anda tüketip başka bir şeye dönüştüren havası
arasında bir yerlerde duruyor. Bir yanda betonarme binalar arasında sıkışmış,
çökmekte olan ahşap yapılar, diğer yanda bu tarz mimari üzerinde çalışan
çeşitli ülkelerin üniversitelerinden gelen mimarlar, diğer yandan da büyük
emekler verilerek hazırlanan ama hayata geçirilemeyen koruma projeleri, bu
projeler üzerinde çatışan çıkar ilişkileri, didişmeler, politik hesaplaşmalar...
Süleymaniye’ye ister deniz tarafından gidin; tarihi
hanların, hamamların, garip bekar odalarının arasından geçerek, ister kara
tarafından İstanbul Üniversitesi’ni, botanik bahçesini, büyük kütüphaneyi
görerek; külliye bir anda karşınıza çıkacaktır. Gelmiş geçmiş tüm zamanları,
tüm endişeleri arkanızda bırakarak sizi kendine, tarihe, tarih olmaya
çağıracaktır, sanki her adımda Yahya Kemal’in bu yapıya adadığı dizeleri
eşliğinde:
“Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık, / Yürüyor,
durmadan, insan ve hayalet karışık: / Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her
kapıya. / Giriyor birbiri ardınca, ilahi yapıya. Tanrı’nın mabedi her bir
tarafından doluyor / Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.”
Yahya Kemal Beyatlı