ŞAM Yedi kapılı şehrin sokaklarında…

Çöldeki bir vaha kadar güzel Palmira antik kentinin sokakları şimdi ıssız.
Yazı/Text: OYA BERK
Fotoğraflar/Photos: ERSİN DEMİREL
Müslümanlığın hakim etkisi görülse de, Suriye
‘dinlerin ve kültürlerin barış içinde yaşadığı’ bir ülke olmayı hedefliyor. Şam’da
yaptığımız yürüyüş turunda, yolumuz Hıristiyan mahallesine düşüyor. Bu bölgede
Ortodoks, Katolik ve Ermenilere ait birkaç kilise bulunuyor. Mithat Paşa
Caddesi’ndeki antikacıları dolaşıp Doğu Kapısı’ndan (Bab-ı Şarki) geçiyoruz. Şehrin
tam yedi kapısı var. Daracık sokakların, taş evlerin, evlerin ortalarındaki
geniş avluların birbirine açılarak büyülü bir yol oluşturduğu yedi kapı...
Adları da kendileri kadar güzel; Doğu Kapısı, Cennet Kapısı, Barış Kapısı, Küçük
Kapı, Sevinç Kapısı…

Eski kentin içerisinde yer alan Emeviye Camii Müslüman dünyasının en
önemli yapılarından biri.
Kurulduğu günden bugüne insan yerleşiminin kesintisiz
sürdüğü, dünyanın en eski başkenti Şam. Yaklaşık dört bin yıllık bir tarihten söz
ediyoruz. Efsane o ki, Hz. Muhammed Mekke’den dönüşünde Şam’ı kuşatan
tepelerden kenti seyredip hayran kalmış, fakat ziyaret etmek istememiş.
Nedenini soranları ‘Cennete yalnızca bir kez gitmek istiyorum, o da öldüğüm
zaman’ diye yanıtlamış. Şam eski ve yeni kent olmak üzere iki bölüme ayrılıyor.
Yeni kent modern yapılarıyla pek cennete benzemese de, Şam’ın merkezinde yer
alan ‘eski kent’ buram buram tarih kokuyor. Görkemli camiler, çeşmeler, kubbeli
yapılar, sütunlar… Farklı kültürlerin bıraktıkları izlerle dolu daracık taş
sokakları yürüyerek dolaşmaya karar veriyoruz. İnsan yüzlerini, günlük hayatını
yaşayanlar için sıradan ama bir gezgin için olağanüstü sayılabilecek
ayrıntılarını yakalamanın tek yolu bu.
Bir zamanlar kente hayat veren Barada Irmağı şimdi
kahverengi bir su halinde akmakta usul usul. Eski kentin kalbindeki Şam
Kalesi’nin güneyinde yer alan Hamidiye Çarşısı, 1863’te Sultan Abdülhamit
tarafından yaptırılmış. Zenginle yoksulun aynı çatı altında buluştuğu çarşıda,
el işi ipekler, sedef kakma tavlalar ve kutular, gümüş, altın, zümrüt ve yakut
gibi taşlarla işlenmiş değerli hediyelik eşyaların satıldığı dükkanların hemen
yanı başında, başörtüsü satan bir başka dükkana rastlayabilirsiniz.
Kalenin doğusunda, İslam dünyasının en muhteşem eserlerinden
biri olan Emeviye (Umayyad) Camii yer alıyor. Dünyanın en büyük camilerinden
biri olan yapının tarihi oldukça eskilere dayanıyor. MÖ 9. yüzyılda Aramilerin
tanrıları Hadad için inşa ettikleri tapınak, Roma döneminde Jüpiter tapınağı
olarak genişletilmiş. Bugünkü cami duvarlarının büyük bir bölümünü tapınak
kalıntıları oluşturuyor. M.S. 705 yılında, kalıntılar olduğu gibi yıkılarak
caminin inşasına başlanmış. Tüm duvarlar değerli mozaikler ve taşlarla
kaplanmış, ahşap tavan işlemeleri altın kakmalarla süslenmiş.
Müslümanlığın hakim etkisi görülse de, Suriye ‘dinlerin ve
kültürlerin barış içinde yaşadığı’ bir ülke olmayı hedefliyor. Kent içinde
yaptığımız yürüyüş turunda, yolumuz Hıristiyan mahallesine düşüyor. Bu bölgede
Ortodoks, Katolik ve Ermenilere ait birkaç kilise bulunuyor. Mithat Paşa
Caddesi’ndeki antikacıları dolaşıp Doğu Kapısı’ndan (Bab-ı Şarki) geçiyoruz.
Şehrin tam yedi kapısı var. Daracık sokakların, taş evlerin, evlerin
ortalarındaki geniş avluların birbirine açılarak büyülü bir yol oluşturduğu
yedi kapı... Adları da kendileri kadar güzel; Doğu Kapısı, Cennet Kapısı, Barış
Kapısı, Küçük Kapı, Sevinç Kapısı.
Sokakların hareketliliği, günlük yaşamın koşturmacası bizi
hayal dünyasından biraz uzaklaştırsa da, eski Şam evlerini dolaşırken yine zamanın
içinde savrulup gidiyoruz. Tavan ve duvar süslemeleri, mermer mozaik ve sedef
kakma yer döşemeleri, iç avlulardaki çeşmeler muhteşem ayrıntılarla bezenmiş.
İç dekorasyon ise oldukça tanıdık: Divanlar, ipek yastıklar, İran halıları,
porselen ve cam eşyaların saklandığı dolaplar, sedef kakmalarla süslenmiş çeyiz
sandıkları... Şam’ın özgün mimarisini en güzel yansıtan örneklerden biri de
Azem Sarayı. Geçmişte Şam valisi Azem Paşa’nın özel rezidansı olarak kullanılan
yapı, şimdi bir etnografya müzesi olarak hizmet veriyor.
Hicaz tren istasyonu Şam’daki önemli Osmanlı eserlerinin
arasında yer alıyor. Proje ile İstanbul’un, Şam üzerinden kutsal Mekke ve
Medine şehirlerine bağlanması hedeflenmiş. 1914’de patlak veren 1. Dünya Savaşı
ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, demiryolunun tamamlanmasına izin vermemiş.
Şimdi Hicaz tren istasyonu binası, görkemli tavan işlemeleri ve sembolik kara
treniyle turistleri ağırlıyor.
Büyük bir dikdörtgen çizerek Şam’ın eski şehrinde yürüyüş
turumuzu tamamladık. Akşam karanlığı bastırmak üzere, Hamidiye Çarşısı’nda ve
civar sokaklarda seyyar satıcıların boy gösterme vakti şimdi. Şehir derin bir
uykuya gömülene kadar çınlayacak sesler sokaklarda. Akşam yemeğinden sonra
tavla ve domino oynanan bir kaldırım kahvesinde, nargile dumanları arasında
yudumladığımız sıcacık çaylar içimizi ısıtıyor.
Ertesi gün sabah, efsanevi kraliçe Zenobia’nın kenti
Palmira’yı görmek için yola koyuluyoruz. Kral Odainat, Roma ordusunu yenilgiye
uğratmasına rağmen öldürülünce, yerini alan karısı Zenobia, bağımsızlığını ilan
etmiş. Günün her saatinde öyle, ama özellikle gündoğumları ve günbatımlarında
Palmira gizemli bir kente dönüşüyor. Etrafını çevreleyen çölün ortasından
yükselen bir serap kent o. Şehirdeki kalıntıların büyük bir çoğunluğu MS 2.
yüzyıla tarihleniyor, ama ilk yerleşimin MÖ 2 bin yıla kadar uzandığı tahmin
ediliyor. Bölge Çin ve Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan eski ‘İpek Yolu’ üzerinde
önemli bir durak sayılıyor.
Akşam günbatımını izleyerek ayrılıyoruz Palmira’dan. Şam’da
yediğimiz yemeğin ardından küçük bir tatlı kaçamağı yapmaya karar veriyoruz.
Şeker ve tatlıcı dükkanlarına Şam’ın neredeyse tüm caddelerinde
rastlayabilirsiniz. ‘Şambaba tatlısı’ ve ‘şamfıstığı’ gibi Türkçe’ye girmiş
sözcüklerin, tatlılarla ilgili olmasına şaşmamak gerek. Vitrininde burma
tatlısından yapılmış küçük bir tepe olan tatlıcıyı gözümüze kestiriyoruz.
Karışık bir tatlı tabağı hem gözümüze, hem de midelerimize bayram ettiriyor.
Şam’a bir saat uzaklıktaki Maalula köyündeyiz sonraki gün.
Dağların kayalık yüzüne kurulmuş köyün en önemli özelliği, İsa’nın dili olarak
bilinen Aramice’nin halen konuşulduğu bir yer olması. Köyün en önemli
yapılarından biri olan St.Tekla Manastırı’nı dolaştıktan sonra, kayaların
içindeki doğal bir tünelden geçerek tepeye, St. Serge Kilisesi’ne çıkıyoruz.
Şam’da son günümüz bir veda gezisi gibi geçiyor. Artık
‘bizim mahalle’ saydığımız sokaklarda dolaşıp, rengarenk ayrıntılarla süslenmiş
otobüslere biniyoruz. Eski devlet başkanı Hafız Esad ve oğlu Beşar Esad, devlet
binalarının cephelerini kaplayan kocaman resimleri ve meydanlardaki
heykelleriyle Şam’ın heryerinde varlıklarını duyumsatıyorlar. Kenti çevreleyen
tepelerdeki evlerin ışıkları, gökyüzüne dağılmış ateş böcekleri gibi gecenin
içinde parıldıyorlar öylece. Kasiyun Dağı’nın eteklerindeki kentten ayrılırken,
çocukluğumdan kalan bir söz takılıyor dilime: ‘Bundan iyisi Şam’da kayısı’.

Dünyanın zaptedilmesi en zor kalelerinden biri olarak nitelendirilen
'Şövalyeler Kalesi' (Crac des Chavaliers) Hama kenti yakınlarında.

Camii