İpuçları
Vadim o kadar ölümcüldü ki!

Üstü açık arabamızla püfür püfür esmesi beklenen rüzgarın anlam değiştirip
insanı cayır cayır kavurduğu Arizona’yı geçip, Nevada eyaletine varıyoruz.
Hedefimiz Death Valley National Park, yani Ölüm Vadisi Ulusal Parkı. Nasıl olur
da ‘ölüm ve park adları yan yana gelir?’ sorusu kafamızda, Death Valley’e
giriyoruz. Bizi buhara çevirip havaya karıştıracak denli yüksek sıcaklık ve
önümüzde uzayıp giden altın sarısı kumla kaplı çöl, sorularımızı yanıtlamakta
gecikmiyor.
13.400 km2
alanla Alaska dışında, Amerika’nin en büyük parkı olan Death Valley küçük bir
ülke konumunda. 1849 yılında California’da altın aramaya çıkan Amerikalılar,
Sierra Nevada civarına geldiklerinde doğanın karşı konulması güç zorluklarıyla
karşılaşmışlar. Bir bölümü kavurucu sıcaklıktaki çöl, bir kısmı tuz gölü, bir
bölümü de keskin taşlardan oluşan kanyonlar ve yüksek dağlarla çevrili vadiyi
geçerken çok sayıda kayıp verilmiş. Ve bunun ardından vadi Death Valley yani
Ölüm Vadisi olarak anılmaya başlanmış. Zamanında bu çöllerde altın arama uğruna
hayatlarını kaybeden insanları düşünürken birden yol kenarında duran klimalı
arabamıza gözüm takılıyor. Zaman zaman eskiye özlem duysam da, o zamanın şu an
olmadığı kesin. Gözü okşayan çölde vakit geçirmek her ne kadar eğlenceli olsa
da yakıcı güneş ve üzerine ayakkabıyla bile basmanın zor olduğu kavurucu
kumlarla kaplı tepeleri ardımızda bırakarak vadide ilerliyoruz. Bu arada sıcağa
hiç aldanmamak lazım çünkü güneş battığı anda dondurucu bir soğuk başlıyor. Şimdilerde
müze olarak kullanılan, boraks çıkarılan madene doğru yürüyoruz tuzla kaplı
alanı geçerek. Bir zamanlar katırların çektiği vagonları görünce geçmişi yine
ardımda bırakıp ilerlemeyi tercih ediyorum.
Yeni
hedefimiz muhteşem manzarasıyla ünlü Zabriskie Point adlı tepe. Sıcağın da
etkisiyle “Allahın vadisi, taş-toprak için mi buralara geldik?” nevinden için
için mızmızlanırken manzarayı görünce mest oluyorum. Görüntü kelimelere sığmaz,
o kadar muhteşem. İnanılmaz güzellikteki kayalar üzerinde uzayıp giden vadi ve
vadiyi saran dağlar, ürkütücü olduğu kadar insanı alıp bambaşka yerlere
götürüveren bir güzelliğe sahip. Death Valley National Park, çölün, kayaların,dağın,
taşın bile nasıl çekici kılınabileceğinin kanıtı, yılda 800 bin ziyaretçisi
var.
Cenaze Dağları,
Azap Çayı, Cehennem Kapısı, Ölü Adam Geçidi, Tabut Tepesi, Açlık Kanyonu, Şeytan
Golf Kursu... Parkta bulunan bazı noktalara verilen isimler bunlar... İçinde
bulunduğunuz vadinin ismi Ölüm olunca hiç de tuhaf gelmiyor.
Dünyanın dört
bir yanından gelen ziyaretçiler içinde Almanlar, Fransızlar ve tabii ki
Japonlar ilk sıraları alıyorlar. Parkın bazı bölümlerinde büyük uyarı levhaları
yer alıyor, ki şöyle: Benzininizi, arabanızın yağını stokladınız mı? Yeterli
suyunuz var mı (hem kendiniz hem arabanız için)?
Yıl boyunca
ortalama sıcaklığın 48-50 derece civarında seyrettiği Furnace Creek bölgesinde
yaşayan halk 40 dereceyi çok serin buluyor.
Death Valley
olimpik yüzme havuzlu otellerden, golf alınına, hediyelik eşya mağazalarından
restoranlara içerdiği pek çok unsurla ‘çöl içinde vaha.’
Uzunluğu 200 kilometre olmasına karşın 20 kilometre genişliğinde. En yüksek bölge 3352 metreyken Bad Water,
deniz seviyseninin 86 metre altında ve Batı Yarımküre’nin en düşük noktasında
yer alıyor. Çölde göçmen kuşların yanısıra çöl koyunları, geyik, çakal, tilki
ve porsuklar da yaşıyor. Aşırı sıcaklarıyla ünlü olsa da kışın vadinin bazı
bölgelerine yolları kapatacak denli kar yağabiliyor. İlkbahar ve sonbaharda yağan
yağmurlar bazı kanyonların taşmasına neden olabiliyor. Turistlerin en çok
tercih ettiği mevsimler de bu zamanlar, zira hava sıcaklığı 30 derece civarında
seyrediyor. Bu vadide elinizi ayağınızı nereye koyacağınıza dikkat edin, çünkü
kaya ve kumlar ateşten birer topa dönüşüyor. 1994 yılında turizme açılan park
3-4 günde gezilebiliyor. Ama sadece bir gününüz varsa Furnace Creek bölgesinde
yoğunlaşmanız tavsiye olunur. İki gününüz varsa parkın kuzeydoğusundaki Scoot’s
Castle ve Mesquite San Dunes/ Stovepipe Wells bölgeleri görülebilir.

Scotty’s Castle
Mutlaka
Görülmesi Gerekenler;
Dante’s
View: Parkın batısında yer alıyor ve kar beyazı tuzla kaplı vadi görüntüsü
muhteşem.
Zabriskie
Point: Yine parkın batısında yer alan bölgeden görülen manzaraya The
Badlands adı verilmiş. Erozyonlar sonucu kırılan tabakanın değişik şekiller
alması ile inanılmaz görüntüler ortaya çıkmış.
Racetrack
Valley: Parkın güneyinde bulunan kurumuş göl tabanının bulunduğu bölge.
Jeolojistlere göre güçlü rüzgarların etkisiyle ince tabakalı buz ya da çamur,
kayalar üzerindeki bu etkiyi yaratmış.
Ubehebe
Crater: 3000 yıl kadar önce volkanik dağların lav püskürtmesi sonucunda oluşmuş
bir krater.
Scotty’s
Castle: Bu bir kale. Çöllerin, kraterlerin, dağların ortasında kalenin ne işi
var demeyin. Siz de Chicagolu işadamı Albert Johnson gibi 2 milyon dolarlık bir
kale yaptıracak kadar zenginseniz neden olmasın? Diğer bir zengin işadamı
Walter Scott tarafından yapılan altın madeninin yatırımcısıyken burayı ziyaret
eden ve madeni hiç görmeden vadiye aşık olan Johnson, çöl havasının sağlığına
iyi gelmesi ve eşinin de tavsiyesiyle kanyonda kalacak bir mekan inşa ettirmeye
başlamış. 1925 yılında yapımına başlanan mekan dünya savaşının getirdiği
ekonomik zorluklar nedeniyle altı yıl sonunda yarım kalmış. Johnson bugün dahi
bitirilememiş olan sarayda 1954 yılına kadar yaşamış. 82 yaşında ölen Johnson’ın
külleri köpeğiyle tepelere savrulmuş. 25 odalı saray antikalar ve değerli sanat
eserleriyle süslü.
