Tenisin yeni altın çocukları Sırbistan’dan

Yazı/Text: AHMET GÜRCAN-HAKAN ÖNEŞ
20 yaşındaki Sırp Novak Djokovic, Montreal Turnuvası’nda
arka arkaya Nadal ve Federer’i yenerek şampiyon olurken 22 yaşındaki Jelena
Jankovic WTA sıralamasının 3 numarasına yerleşti. Bu arada 20 yaşındaki Ana
Ivanovic, 2007 Roland Garros’da Kuznetsova ve Sharapova’yı süpürerek finale çıktı.
Bu üç isim bu aralarda birbirlerine de motivasyon kaynağı olarak Sırp tenisi
için bir sinerji yaratmış durumdalar.

İnanması güç olsa bile aslında çok da uzak olmayan
zamanlarda artık unutulmaya yüz tutan ‘Yugoslavya’ diye bir ülke vardı... Ta
II. Dünya Savaşı’ndan devreden; –nasıl öyle kalabildiyse- ‘Ulusal Kahraman’
Tito’nun yarım asra yakın süren ‘hükümranlığı’ ve ‘zamk etkisi’ ile ayakta
duran... Sonra Tito öldü, sonra devran döndü; SSCB efsanesi bile tarihe
gömülürken Yugoslavya da, alttan alta sürdüğü birdenbire ortaya çıkan ağır
etnik, dinsel ve yöresel ayrımlarıyla inanması güç ama tam altı federasyonuna
birden ayrı ulusal kimlik ve isimler alarak bölündü. Eski federasyonu hep
‘beslediğini’ hissettiğini nihayet dillendiren Hırvatistan ve Sırbistan gibi
federasyonun eski büyük eyaletleri, tarihte zaten yeri olan ama bastırılmış
fanatizm sınırlarında gezinen milliyetçilikleriyle kendilerine özellikle sahip
çıktılar. Sonunda önemli bir olay çıkmasa da kura azizliğiyle ortaya çıkan ilk
Sırbistan – Hırvatistan futbol milli maçını tüm dünyanın yüreği ağzında
beklediği hala hatırlarda...
Şimdi sular biraz durulmuşa benziyor ve bu iki yeni -görece-
büyük ülkenin insanları birbirleriyle oynamadıkları sürece birbirlerine gene
‘eski kardeş’ statüsüyle biraz sempati ile bakıyorlar. (En azından Eurovision
puanlamaları bizi öyle zannettiriyor.) Denklemi tenis dünyasına çevirirsek
‘Hırvat’ Ivanisevic’in sahnelerden çekilmesinden sonra, ‘Yugoslav’ adını baştan
beri en çok sahiplenen Sırpların son yıllardaki çıkışını görmezden gelmek
mümkün değil. ‘Tenis kökenleri’ farklı ve bambaşka yerlerden gelse ve aslında
bambaşka yerlerde yaşasalar da; sonuçta alemde yarışan; ‘kız-erkek’; dünyanın
ilk 10 tenisçisinin üç tanesinin adlarının yanında ‘Serbia’ yazıyor. Nüfusu,
kendilerine hasetle bakan ve ‘hava’ları çok daha abartılı pek çok ülke ile
kıyaslanırsa hayli mütevazı olan; ama başta basketbol olmak üzere genetik
olarak zaten spora sırrı çözülememiş bir yatkınlıkları olan bu ülkenin şu an
gündemdeki üç tenis yıldızına -açıkçası; göreceksiniz, pek ortak payda
bulamasak da- yakından bir bakış atıyoruz.
70’li, 80’li yıllardaki nostaljik Borg - Connors veya Borg -
McEnroe düelloları; ki bunlar siyah-beyaz televizyon döneminde bize ulaşan
unutulmaz Wimbledon finallerinin bir kısmıydı; hala pek çok (orta) yaşlı
insanın hatırındadır. Uzun sarı saçları ile hippy görüntüsünün yanında çelik
gibi iradesi, dahî oyun görüşüyle o soğukkanlı İsveçliyi ve gene onu tahtından
indiren ve hatta nörotik NewYorklu personasıyla tenisi bırakmasına sebep olan
büyük John McEnroe’yu kim unutabilir… Bu oyuncular dünyada tenisin altın çağını
başlatan gerçek tenis sanatkarlarıydı. Koydukları standartlar, örnek
oluşturdukları modeller, tenisin her şeyden çok bir karakter ve ruh oyunu
olduğunu dünyaya anlatmıştır. Bunlara kızlarda Steffi Graf, klas Çek asıllı
raket Martina Navratilova ve özellikli Monica Seles’i de ilave etmek gerekir. Zira
o dönemin ardından şu anda Novak Djokovic, Jelena Jankovic ve Ana Ivanovic’le
en bereketli dönemini yaşayan Sırp (Yugoslav) ekolünün tohumları Seles’in
80’lerin sonu, 90’ların başlarında sergilediği olağanüstü hırsı ve kazandığı
şampiyonluklarla atılacaktı. O tarihlerde Yugoslav bayrağı altında tenis
oynayan Seles’in elde ettiği inanılmaz başarılar, doğal olarak, kendisini
televizyondan seyreden birçok küçük Yugoslav çocuğu gibi Djokovic, Jankovic ve
Ivanovic’e ilham kaynağı oldu. Zaten, gerek oyuncu çeşitliliği, gerekse
enteresan karakterleriyle tenis dünyasının en zevkli zamanları olarak seyreden
90’lı yıllar, bu çocuklar için bir şans olmuş; Sampras, Agassi gibi üstadları
ve bunun yanında Edberg, Becker gibi zarif oyuncuları takip ederek büyümüşler,
olgunlaşmışlardır.
Bu isimlerin birer birer emekliye ayrılmalarının ardından da
İsviçreli olağanüstü raket Roger Federer’in devri, yani halihazırda içinde
bulunduğumuz son dönem yaşanıyor. Salise sektirmeyen çok isabetli İsviçre
makinesi Federer ve en büyük rakibi İspanyol sokak savaşçısı genç oyuncu Rafael
‘Rafa’ Nadal, bugünkü tenis sahnesinin baş aktörleri. Gerçi son 2-3 senedir
süregelen ve ‘İspanyol Boğası’nın toprak kortlardaki üstünlüğü, İsviçrelinin
ise onun dışındaki bila istisna her türlü zemin ve şarttaki hakimiyetinden
(betan, taraflex, rebound ace, çim, salon vs.) kaynaklanan kendini tekrarlama
hali, erkekler tenisinde neredeyse sıkıcılık sınırlarıyla flört etmeye
başlamıştı.
İşte tam bu sıralarda, 2007 Ağustos itibariyle 20 yaşındaki
genç Novak Djokovic’ten bir patlama geldi. ATP klasmanının 3 no’lu oyuncusu,
çok prestijli Montreal Turnuvası’nda arka arkaya Nadal (ATP 2) ve Federer’i
(ATP 1) yenerek şampiyon oldu ve üçüncü bir isim olarak ikilinin hegemonyasını
tehdit edebilecek bir unsur olarak varlığını hissettirdi.
Sırp tenisinin bu seneki çıkışında iki çok çekici genç
hanımın da hakkını teslim etmek gerekir. 22 yaşındaki Jelena Jankovic; ki hafif
çekik gözleri, muntazam yapısı ve esprili tavırlarıyla herkesin sempatisini
toplamış bir oyuncu; WTA sıralamasının 3 numarasına yerleşmiş vaziyette. 20
yaşındaki Ana Ivanovic, 2007 Roland Garros’da sırayla Kuznetsova ve
Sharapova’yı süpürerek finale çıktı. Finalde Belçikalı ‘enfant prodige’, harika
çocuk Justine Henin’e karşı kaybetti ama güleryüzü, hanımefendi hali, tatlılığı
ve enerjisiyle dünya tenis gündemine oturdu ve WTA klasmanında da ilk 5’e
girdi. Bu üç isim bu aralarda birbirlerine de motivasyon kaynağı olarak Sırp
tenisi için bir sinerji yaratmış durumdalar.
Üçlü, bu yazı kaleme alınırken senenin son US Open’ında boy
gösterdiler ve özellikle Novak Djokovic genç kariyerinin en büyük başarısına
imza atarak ilk kez bir Grand Slam finali oynadı. Federer-Djokovic karşılaşması
Arthur Ashe stadyumunu dolduran yaklaşık 24.000 kişi gibi televizyonlarının
başında maçı izleyen milyonlarca sporsver için de merak konusuydu. Özellikle
ilk setin sonlarına kadar fevkalade servis atmasına ve şu anda dünya tenisinin
efendisi olan Roger Federer’i çok zorlamasına rağmen, Montreal’in aksine bu kez
tie-break’leri kaybederek rakibine 3-0 (7/6, 7/6, 6/4) boyun eğmekten
kurtulamadı. Ama her şeye rağmen bu US Open finali Djokovic’i, Nadal’dan sonra
Federer’e ikinci bir rakip ve önde gelen üçüncü bir isim olarak dünyaya kabul
ettirdi. Kritik puanları oynamayı biraz daha iyi öğrenmesi ve file önü oyununu
geliştirmesi durumunda ise önümüzdeki yıllarda İsviçreli’nin canını çok daha
fazla yakacak hiç kuşkusuz. (Djokovic ilk setin sonunda 6-5 ve 40-0 öndeyken,
üstelik kendi servisinde arka arkaya set puanlarını çok kötü oynamak suretiyle
seti kapatmaya muvaffak olamadı. Sırp oyuncunun bu maçtan çıkaracağı çok
dersler olması lazım.) Kızlarda ise turnuva beklendiği gibi Justine Henin’in
zaferiyle sonuçlandı. Asıl büyük zaferini, yarı finalde buraya gelirken iki
Sırp kızını ardı ardına turnuva dışında bırakmış formda Venus Williams’a karşı
kazanan Belçikalı, finalde ise Kuznetsova’yı 6/1, 6/3 çok rahat süpürerek US
Open’da 2. kez şampiyon oldu. Sırp kızların formda oldukları dönemde Venus’e
çarpılmaları, daha katedecekleri mesafe olduğunu gösteriyor. Teniste çok önemli
bir özellik olan çabukluk, ki Justine Henin’in en büyük silahı, Ivanovic’de
bulunmuyor. Jankovic’in ise kendisinden daha ‘power’ / güç tenisi oynayan
oyunculara karşı (tam da Williams kardeşler gibi) bir süre sonra pilinin
bittiği ve direnemediği ortaya çıktı. Bu departmanlardaki eksikliklerini
kapatabilmeleri halinde Jankovic’in de Ivanovic’in de uzun ve başarılı bir
kariyer için yolları açık görünüyor.
Us Open’ın tamamlanmasıyla, 2007 sezon sonu “Masters”
turnuvaları için, yani senenin final safhası için start verilecek. Raketler
önce 2-3 hafta Uzakdoğu’da (Çin, Japonya, Bali vs.) mücadele ettikten sonra
Kasım ortasına kadar Avrupa salon turnuvalarını oynayacaklar. Daha sonra seneyi
ilk 8’de bitiren oyuncular Masters Cup’larda son kez karşı karşıya gelip seneyi
noktalayacaklar ki; bu üç Sırp genci de bu turnuvalar için yerlerini daha
şimdiden ayırmış durumdalar.
Ana Ivanovic

6 Kasım 1987, Belgrad doğumlu. İsviçre, Basel’da yaşıyor.
1.86 ile en uzun kızlardan biri, 72 kilo. Sağ elle ve çift el back-hand
oynuyor. İdolleri Monica Seles ve Roger Federer. Profesyonelliğe 2003’te geçti.
En büyük Grand Slam başarısı, Justine Henin’e kaybettiği bu yılın Roland Garros
finali. İngilizce biliyor.
Jelena Jankovic

28 Şubat 1985, Belgrad doğumlu. Florida’da yaşıyor. 1.77
boyunda, 61 kilo. Sağ elle oynuyor, back-hand’i çift el. Günümüzün en meşhur ve
en iyi coach’larından Nick Bolittieri’nin keşiflerinden biri. İngilizce ve
Belgrad’da diplomatik Fransız okuluna gittiği için Fransızca konuşuyor, piyano
çalıyor. Şu an nasıl beceriyorsa Belgrad’da üniversitede de okuyor.
Profesyonelliğe 2002’de geçti.
Novak Djokovic

22 Mayıs 1987, Belgrad doğumlu. Monte Carlo’da yaşıyor. 1.87
boyunda ve 90 kilo. Sağ elle oynuyor, back-hand’i çift el; favori vuruşu da
paralel back-hand. Favori zemini sert ama gene de kendi oyununu ‘all around’
yani tüm kortlara uygun buluyor. İdolü Pete Sampras. Profesyonelliğe 2003’de
geçti. Sırpça dışında İngilizce ve Almanca konuşuyor.