Adnan Kazmaoğlu ile
e-Söyleşi
Uğur Tanyeli: Bir zamanlar Erken Modernistler
mimarlık alanıyla yapı üretim alanının eşanlamlı olduğu biçiminde
özetlenebilecek bir görüş geliştirmişlerdi. Mimar, tasarlanabilir her şeyi
tasarlayacaktı. Aynı mimarın kitlesel konut gereksinmesine yanıt vermenin
ötesinde, müze, kültür merkezi, anıt, kent, villa, hatta otomobil, koltuk –akla
daha ne geliyorsa– her tür nesneyi yetkiyle gerçekleştirebileceğine ciddi ciddi
inanıldı. Bugünse mimarlık alanı ve mimar kimlikleri radikal bir parçalanma
yaşıyor gibi. En azından, kitlesel konut ve alışveriş merkezi türünden,
modernitenin varettiği yapı türleri ile “butik” denebilecek tekil yapıların
tasarım ve planlaması, ayrı mimarlara verilen görevler olmuş gibi gözüküyor. Ne
dersin?
Adnan Kazmaoğlu: Modernizm dünya ölçeğinde büyük bir
dönüşümün adı.
Bu hareketin başaktörlerinden mimarlar, “tasarlanabilecek
her şeyi tasarlayarak” toplumsal hayatı tasarlama, toplum mühendisliği yapma
noktasına kadar geldiler. Toplu konuttan koltuğa, koltuktan kahve fincanına
kadar tüm fiziki çevreyi tasarlayarak yaşamı biçimlemek, değiştirmek mimarın
kutsal görevi gibiydi. “Yaratma” fiiliyle yarışan bir tasarlama fiili ortaya
çıktı. Bu yüzden mimari tasarım genleşerek “tasarım” üst başlığına dönüştü. 40’lı
yıllardan 70’li yılların sonuna kadar her tasarım alanı bakirdi. Mimarların
“Tasarım Tanrıları” olmaya heveslenmeleri çok normaldi.
Hatta mimarların 70’li yıllarda daha da siyasallaşarak
düşüncenin ve toplumsal düzenin tasarımına girişmeleri, tasarım erkinin ihtiras
sınırlarını anlatıyor. Günümüzde taşlar büyük ölçüde yerine oturdu. Dünyada da
Türkiye’de de her şeyi birden tasarlamak sınırlı hevesler olarak kaldı.
Mimarlığın enstrümanları ile yakın bağlantılı “grafik tasarım”, detaylarla
örtüşen endüstriyel tasarım her zaman mimarların ilgi alanı içinde olacak, ama
artık büyük ölçüde uzmanlaşma yaşanıyor. Mimarların kulvarını toplumsal talep
belirliyor. Metropolleşmeyle birlikte işlerin çapları büyüdü ve çeşitlendi.
Mimarlar tesadüfi veya kararlı olarak çalıştıkları alanlarda ayrışarak
uzmanlaşıyorlar. Toplu konut yerleşmelerinin, ticari yapıların, turizm
yapılarının, tekil butik yapıların ayrı mimarları var artık. Ama yine de
ekonomik kaygılar ve tasarım hevesleri nedeniyle “her işi yapma” arzuları sönmüş
değil.
İmkanlar elverdiğinde, konuya kavramsal yaklaşım getiren
teorisyen, şehirci, mimar, endüstriyel tasarımcı, grafik tasarımcı, peyzaj ve
çevre tasarımcısı birlikte çalışabilmeli. Bu görev alanlarının sıralanması bile
artık bir ayrışım ve uzmanlaşmanın oluştuğunu gösteriyor.
UT: İnsanın giderek “yuva” (home) üretemez hale
geldiği, onun yerine “konut” teriminin işaret ettiği bir domestik dünyada
yaşamaya başladığımız görüşü kuramcılar arasında oldukça yaygın. Bunun hiç
değilse iki nedenini ya da bunlarla bağlantılı iki olguyu tarif etmek kolay.
Birincisi, özellikle en gelişmiş ülkelerde yuvanın toplumsal arkaplanını
oluşturan aile yapıları çözülmesini tamamlamış gibi. İkincisi, daha
tarihöncesinden başlayarak ev merkezli olarak oluşturulmuş tüm kutsallıklar,
kültler, sabit değerler inanılırlıklarını yitirmiş durumdalar. Deyim
yerindeyse, ev sekülerleşe sekülerleşe yuva olma niteliğini yitirip konuta
doğru evrildi. Yerleşme ve konut planlayan biri olarak bunun mimara ne gibi
konum değişiklikleri ve sorumluluklar getirdiğini düşünüyorsun? Kuşkusuz,
sözünü ettiğim tarihsel değişime inanmadığını da söyleyebilirsin.
AK: Evet, tanımladığın olgular değişimin temelini
oluşturuyor. Moderniteyle başlayan yeni dünya düzeni, endüstri devrimine kadar
olan bütün sosyal kavramları altüst etti. Büyük aile, anne, baba ve çocuktan
oluşan çekirdek aileye dönüştü. Şimdi çekirdek aile de parçalanıyor. Doğal
olarak bu değişim beraberinde yaşam tarzı ve değerleri de farklılaştırıyor.
Dünya nüfusunun aşırı artışı, yaşam kavramlarını değişime
zorluyor. Yuvadan konuta dönüşüm çizgisini giysilerimizin başına gelenle
paralel okuyabiliriz. Terzi, butik, konfeksiyon değişimi, yuvadan konfeksiyon
konuta geçişi örnekleyebilir. Ev-yuva, belirli değerlere sahip bir ailenin
kabuğuydu veya onlar için tasarlanıyordu. Yaşam alanlarının evrilmesinde
gözardı etmememiz gereken büyük bir olgu var. Ev-yuva alanı daralırken dış
yaşam alanı çok zenginleşti, çeşitlendi. Yeme-içme, eğlence, konaklama ve her
türlü rekreasyon imkanı, insanları evin kabuğunu kırıp daha yaygın ve açık
yaşamaya yöneltiyor. Bir anlamda
“iç aile” küçülürken “dış aile”nin çok büyüyüp geliştiğini
söyleyebiliriz.
Bu durumu kolaylaştıran teknolojik destekleri araba, cep
telefonu, dizüstü bilgisayar, mp3çalar dış yaşamı giderek baskın kılıyor.
Ancak, “konut” adıyla tanımladığımız yaşam alanı,
sahibi/kullanıcısı kişisel anlamda bilinmeden tasarlanıyor. Mimari tasarım
gözlemsel, sezgisel, istatistiksel ve ticari değerlerle belirleniyor. Tasarım,
bedenin özel değer ve biçimlerine göre değil; 36, 40, 44 beden seri
standartlarında şekilleniyor.
Alım-satımda da muhatabınız giysi tasarımcısı değil,
tezgahtar oluyor. Mimarlar, kişiye özelden seri üretime dönüşen talebin
sorunlarına artık çözüm üretme konumundalar. Bence Türkiye’de bu duruma çok
hazırlıksız yakalandılar.
Son yıllara kadar mimarlık okullarında pek toplu konut
projesi yaptırılmazdı. Ancak, mezun olduktan sonra yapılan işin %90’ı konuttur.
Kaç mimarın payına kültür merkezi, okul, hastane, spor kompleksi, havaalanı
projesi yapmak düşer? Konut ve konut yerleşmeleri hayatın içinde ağırlıklıdır.
Mimarların genellikle okulu bitirdiklerinde konut yerleşimleri üzerine hiçbir
bilgi ve donanımları yoktur. Siyasi erk ve müteahhitler de bu konulara geniş
çaplı ölçekte yeni başladılar, yeni öğreniyorlar. Artık genellikle konut ve
konut yerleşmeleri kişilerce veya sosyal devlet kavramında resmi kuruluşlarca
yapılmadığından, mimarın spekülatif kazanç ile kamusal yararın dengesini
kurması temel bir sorumluluk ve beceri işi oluyor; bu da eğitimden başlamak
üzere donanım ve deneyim gerektiriyor.
UT: Türkiye’de son yıllarda, özellikle 1990’lardan bu
yana konut sektörü büyük sermaye, büyük müteahhit, geniş parsel, yüksek teknik
hizmet içeriğiyle karakterize oluyor. Oysa kısa bir süre önceye kadar bu alanı
tanımlayan küçük sermaye, küçük müteahhit, küçük parsel ve minimal bir teknik
hizmet boyutuydu. Değişimin getirdiklerini mimarın yeni dönemdeki rolü
bağlamında yorumlar mısın?
AK: Konut sektörünün büyümesi ve çaplı projelerin
gündeme gelmesi, mimarların kentsel gelişime kentsel tasarım ölçeğinde yaklaşma
kapılarını açtı. Bu bir yanıyla mimarın etkinliğinin artması gibi görülse de,
metropolleşme sürecinde konuların giderek büyümesi mimarların kontrolü
kaybetmelerine sebep oluyor.
Özellikle metropolleşen kentler metropol parametreleriyle
gelişiyor. Kent planlama ve mimari tasarım arkadan yetişiyor. Gerçekçi bir
tavır koyabilmek için önce metropolleşmeyi doğru anlamak gerekiyor. Örneğin,
eski formatlarla bakarak yüksek yoğunluklu yüksek katlı binaları yadsıyarak bu
değişimi değerlendiremeyiz. Mimarlar bu güçlü değişim enerjisini doğru
yönlendirmelidir.
Yerel yatırımcıların yanısıra globalleşen sermayenin likit
fazlası, önümüzdeki günlerde daha açık görebileceğimiz gibi, yerleşme yatırımlarına
akarak, biz yuvadan konuta dönüşümden yakınırken konutu hisse senedine,
mimarları da bu piyasanın brokerlarına dönüştürecek.
UT: Yukarıda özetlediğin dönüşümü de dikkate alarak
ve kitlesel ölçekli konut üretimi konusunu çok iyi bilen biri olarak, bize
kısaca işverenle ilk diyalog evresinden başlayarak bir konut sitesinin nasıl
planlanıp inşa edildiğini, bu süreçlerde hangi aktörlerin rol oynadığını
anlatabilir misin? Bunu yaparsan, mimarlığı soyut bir dünyada sadece
tasarımcının zihninde varoluyormuş gibi düşleyenleri de aydınlatabilirsin.
AK: Öğrencilik yıllarımızda konuya “konut sorunu”
olarak bakıyorduk. Hatta benim şehircilik dönem ödevim “Türkiye’de Konut
Sorunu”ydu. Kamusal yarar ağırlıklı çözümler arıyorduk. Üniversitedeki hocalık
yıllarımda ise belediyeler ve kooperatifler yoluyla “konut sorunu”nun çözülme
yöntemlerini aradık. Kartal-Soğanlık belediyesine 15.000 konutluk toplu konut
yerleşmesi projesi yaptık. Tamamen açık planlaması olan “site”leşmemiş bir
yerleşmeydi. Belediye planı, arsayı ve altyapıyı hazırlıyor, kooperatifler
tahsis edilen yapı alanlarında konut yerleşmelerini gerçekleştiriyordu. Her
şeyin örgütlenip faaliyetin başladığı sırada belediye başkanı ara askeri
rejimde “komünistlik”ten hapse atıldı. Daha sonra üniversitede döner sermaye
yoluyla, inşaat şirketi olmayan büyük gruplara toplu konut projeleri yaptık.
Bu dönemde, yine kooperatif yapılaşmalarında olduğu gibi,
60’lı ve 70’li yılların aileye yaptırılan rant apartmanları çerçevesinde kalite
arayışıyla kamusal yararı gözeten,
“en çok ne satar?”dan ziyade “kimlere uygun olmalı?”yı
araştıran, kapsamlı çalışmalar yapılıyordu.
Tekil ev-apartmandan toplu yerleşmelere kapsamlı olarak son
20 yıl içerisinde geçtik. Toplumcu ekonomi hayallerinden sosyal devlete, oradan
liberal ekonomiye dönüşen ortamda çözümler arıyoruz. Şimdi artık toplu konut
yerleşmeleri büyük inşaat şirketleri eliyle yapılıyor. Muhataplar değişti,
ihtiyaç sahipliği “müşteriye” dönüştü, konut da ticari metaya.
Kentsel ve mimari tasarım açısından kooperatifler yoluyla
üretilen çözümlerde birebir kullanıcıyla ilişkili olma hali, inşaatçı olmayan
büyük şirketler örneğinde sosyal araştırma niteliğindeki çalışmalardan çıkan
kullanıcıyı tanıma hali, artık şimdi büyük inşaat şirketlerinin yaptırdığı
“pazar araştırması”na, hedef kitleyi bulmaya dönüştü.
Geçtiğimiz son 4 yıldır nerdeyse haftada bir şöyle
müracaatlarla karşılaştık:
“1.000 konutluk arsamız var, buraya iyi bir konut yerleşmesi
yaptırmak istiyoruz, ya da 2.000 konutluk yerimiz var, değişik bir yerleşme
yapmak ve marka olmak istiyoruz, sizinle çalışabilir miyiz?” Bunların ciddi
olanlarıyla tasarım ve uygulama süreci şöyle gelişiyor: Firmalar, araştırma
şirketlerine kendi arsalarına yönelik “pazar araştırması” yaptırıyorlar. Buna
bağlı olarak hedef kitle tayini yapıyorlar. Bu kitleye hitap edecek konut
büyüklükleri ve kalitesi belirlendikten sonra, mimardan kendilerine uygun
inşaat teknikleriyle bu kitleye uygun tasarım yapması talep ediliyor. Bu arada
devreye şirket sahibinin ve üst düzey yöneticilerin istek ve görüşleri, arsa
kat karşılığı alınmışsa, arsa sahibinin istekleri gündeme geliyor. Dahası,
şirkete bağlı veya bağımsız pazarlama gruplarının kendi satış alışkanlıklarına
uygun talepleri geliyor. Bütün bu istekleri bir cümleyle özetlersek: Tasarım;
arsanın emsalini son santimetrekaresine kadar kullanarak, kolay, süratli ve
ucuz inşa edilecek, piyasanın değişkenliğine cevap verebilir esneklikte olacak,
pahalı ve kolay satılabilecek, değişik ve şirket imajını tanımlayacak nitelikte
olacak.
Tasarım başladığında imar parametreleri devreye giriyor.
Özellikle toplu konut yerleşmeleri bağlamında yetersiz, yapılan meslek dışı
müdahalelerle giderek kötüleşen imar yönetmeliği; muğlak, kullanımı yorum
gerektiren yangın yönetmeliği; abartılı, mühendisliğe yer bırakmayan deprem
yönetmeliği.
Ve arkadan bütün bu yönetmelikleri uygulayan imar
bürokratlarının tutumları ve yorumları tasarımı yönlendiriyor.
Son olarak da görevleri çok doğru tanımlanmamış yapı denetim
firmaları devreye giriyor. Bütün bu parametreler arasındaki dar alanda mimar
tasarımını yapmak ve projesinin kavramsal değerlerini en az hasarla kurtarmak,
kente, kamusal yarara yönelik tavrına yol bulmak zorunda.
UT: Senin sadece konut siteleri tasarlamadığını
biliyorum. Örneğin, büyük konut-işyeri-çarşı kombinasyonları planladığından
haberliyim. Bu iki farklı yapı türünü ya da konuyu ele alıyor olman,
organizasyona dair karmaşıklık ve planlama sorunları bağlamında bunların
ilişkili veya benzer konular olabileceğini düşündürtüyor. Ne dersin?
AK: Evet, alışveriş merkezi-ofis, bunlarla birleşik
rezidans ve hatta otel fonksiyonlarını içeren kompleks projeler tasarladık son
dönemlerde. Bu tarz projeler genellikle kentin merkez arsalarında talep
ediliyor. Bu projelerde büyük çaplı yaygın konut yerleşmelerinin planlama ve
tasarıma dair karmaşa ve problemleri benzer şekilde, ama daha konsantre bir
alanda seyrediyor. Tabii ki bu tür yapılar kentin bir parçası, bir röperi
olmaya daha müsait. Fonksiyonlarının gereği olarak, ticari yanlarının ötesinde
kamusal ve kente ait olma nitelikleri de ağır basıyor. Eski kent dokusu ve
yakın çevresiyle ilişkileri baskın parametreler olarak devreye giriyor.
Uzun soluklu, daha çok ve hızlı kullanılan yapılar olmaları,
kentle işlevsel ve görsel olarak daha etkileşim içinde bulunmaları tasarımsal
karmaşıklığı ve sorumluluğu artırıyor. Ben özellikle İstanbul gibi bir
metropolde, altyapıyı yeterli kılarak kentin konsantre edilmesini, merkez
bölgelerinin çok fonksiyonlu yapılarla gündüz-gece kullanılır olmasını; aşırı
yaygın altyapısı ve belediye hizmetleriyle başedemediğimiz, ulaşımı akıldışı
çözümleri davet eden yerleşme modeline tercih ediyorum.
Amerikan modeli “downtown-otomobil-suburb” çizgisine çok
paralel olan gelişimi yaşam ve kent ekonomisi açısından çok sorunlu buluyorum.
Kentlerde hızlı, kolay ve ekonomik ulaşılabilirlik, “toplu yaşam zekası”nın en
belirgin parametresidir. Bu bağlamlarda çok fonksiyonlu yapılar, salt konut
yerleşmelerine göre kentin rantabl kullanılmasına katkıda bulunuyorlar,
tasarımsal giriftlikleri de o ölçüde artıyor.
UT: Ben aslında bu tür karmaşık programlı yapıları
olumlu ya da olumsuz birer gerçeklik diye ele almıyorum. Bunlara şimdilerde
deniz taşıma konteynerlerine referansla, “urban container” diyenler de var. Her
tür kültür, ticaret, rekreasyon, barınma vs işlevini, hiçbir kültürel
hiyerarşiye tabi tutmadan aynı inşai bünyenin içinde “demokratik” denebilecek
bir biçimde biraraya getirmenin erdemlerinden bile söz edebilirim. Eskisi gibi,
örneğin, ticaretin –diyelim ki– kültürün kutsallığını bozacağını düşünmek artık
yeğlenmiyor; en azından bazı kuramcılar tarafından. Sana Tokyo Operası’nın alt
katındaki “fast food court”tan söz etmiştim, hatırlarsan. Böyle bir gelişmeyi
nasıl değerlendirdiğini bilmek isterdim.
AK: Belki de 1900’lerin başında ortaya çıkan gelecek
önerileri ile 60’lı ve 70’li yılların fütürist “high-tech” megastrüktürlü,
karmaşık işlevli bina ve kent kurguları önerileri, Sant’Elia’nın “Citta
Nuova”sından, Archigram ve metabolistlere, oradan da Foster’ın karmaşık
programlı kapsamlı binalarına uzanan çizgi gerçekleşmeye başladı. Tam anlamıyla
tanımladığın karmaşıklıkta değilse de, biz içinde 990 daire; alışveriş,
rekreasyon ve spor tesisleri, restoranlar ve fastfood üniteleri, sinemalar,
gösteri alanları bulunan “giant” bir bina yaptık. Böyle bir binanın talep
edilir olması, büyüklüğü, işlevlerinin karmaşıklığı yadırgatıcı da olsa, yaşam
biçiminin değişimine dair birtakım ipuçları veriyor.
Tabii ki bu tür karmaşık yapı programlarını nüfus artışı,
metropolleşme, her türlü toplumsal aktivitenin demokratikleşerek yaygınlaşması
ortaya çıkarıyor. Metropolün formatı çokludur, kozmopolittir. İnsan karmaşası
gibi konut yerleşme ve bina çeşitliliği de adeta istemdışı gelişir, oluşur.
İstanbul gibi bir metropolde mağara devrinden Ortaçağ’a,
modern zamanlardan uzay-bilişim çağına kadar ayrı kesitlerde yaşayan insanlar
var. Yaşam biçimlerinin konfederasyonu gibidir metropoller. Bu kalabalık,
karmaşık kent yapısı; konutu, ticareti, rekreasyonu, kültürel işlevleri
birlikte içeren bina formlarını ve beraberinde toplumsal ve kavramsal
çelişkileri gündeme getiriyor.
Senin satır arasında işaret ettiğin ikilem, bazı sosyal
grupların ve faaliyetlerin seçkinleştirilmesi ile toplumun ve kültürel
faaliyetlerin demokratikleşmesi ve homojenleşmesi arasında yaşanıyor.
Bu toplumsal çelişki, elit-elit olmayan, soylu-avam
ayrımları bütün unsurlarıyla birlikte değişiyor, dönüşüyor. Örneğin, benim
ailemin mentalitesinde ticaret alt sınıf bir iş sayılır, tüccar pek “makbul”
adam kabul edilmezdi. Oysa üretim kadar, hatta daha fazlasıyla her şeyi ticaret
belirliyor. Pratikte bütün toplumsal faaliyetlerin katalizörü, sürükleyicisi
ticaret.
Günümüzde artan tüketim ivmesi bütün alışılmış yaşam
kavramlarını zorluyor. Dolayısıyla, 20. yüzyılın sonlarına kadar ayrık
alanlarda yer alan kültürel faaliyetler, ticaretle bütünleşmek ve kast düzenini
değiştirmek zorunda kalıyor.
Bir yandan klasik müziğin, operanın, tiyatronun, görsel
sanatların “halk” katmanlarına yayılmadığından şikayet etmek, bir yandan da
çağın getirdiği demokratik, işlevsel, kültürel yanyanalığı yadsımak büyük
çelişki değil mi? Yüzyıl sonuna kadar operaya, konsere giderken giyilen
kılıkların günümüzde kot pantolona kadar indirgenmesi, “kutsiyetin” akıbetini
tanımlıyor.
Asıl anlamıyla “kutsallığın” yıkıldığı çağımızda sanatsal ve
kültürel kutsallığın da yıkılması kaçınılmaz. Zaten çağdaş müzik, opera,
tiyatro, görsel sanatlar, edebiyat ve felsefe bu kutsallığı çoktan yıktı. Belki
bu yıkım ve dönüşümün fiziki mekanlar, binalar ve kentlere yansıması geç kaldı.
Toplumların sosyoekonomik yapısı kentlerin fiziki mekanında açığa çıkar,
görünür hale gelir. Bu bağlamda “urban container” veya “bina kent” diye
adlandırabileceğimiz kompleks yapılarda bütün toplumsal işlevlerin biraraya
gelmesini, olması gereken, geç kalmış bir durum diye tanımlayabiliriz. Eğer
kültürel faaliyetlerin hedefi halk kitleleriyse, onları bu faaliyetlere
çekebilecek, alıştırabilecek her enstrüman mubah olmalıdır. Bu, yaşam
hazlarının sadece seçkinlerin değil, yaygın halk kesimlerinin de hakkı
olduğunun sindirilmesi ve içselleştirilmesiyle paralellik taşır.
Çok işlevli kompleks yapılar, esasında varolan yaşam formunu
konsantre edip, işlevleri daha etkileşimli kılar. Beyoğlu-Taksim aksını
düşünürsek; burada kültür, ticaret, rekreasyon, barınma birarada yaygın olarak
var. Bu alanın dev, kompleks bir binada konsantre edildiğini hayal edersek
“aynılığı” görebiliriz.
Bütün bu nedenlerden ötürü, Tokyo Operası’nın altında
“fast-food court” olmasını yadırgamıyorum. Bunlar yaşamın değişimini,
dönüşümünü yansıtıyor. Bu tür alışılmadık yanyanalıkları yadırgamayı “eskiye ve
seçkinliğe özlemle” özdeşleştirebiliriz.
UT: Seninle daha önce konuştuğumuz için, bu konu
hakkında kafa yorduğunu biraz biliyorum. Türkiye veya İstanbul konut alıcısının
konut beklentileri üzerine, neyi nasıl talep ettiği üzerine neler
söyleyebilirsin?
AK: Bu sorunun cevabı çok kanallı.
Çok farklı talep kesimleri var. Çok hoş olmasa da konut
pazarlamacıları bu talep profillerini A plus, A, B plus, B, C plus, C...
şeklinde kategorize ediyorlar. İmkanlara bağlı talep çeşitlemesi oluşuyor. Ama
genelde, hangi kesim olursa olsun, özlem “en fazla alan” ve “en lüks malzeme”.
Talep ve kullanımda çelişkileri örneklersek; yerleşme ortasında kapsamlı yeşil
alan olsun, buraya bakan balkonlar, teraslar olsun isteniyor, ama sonra
balkonlar ve teraslar kapatılıp evin alanına katılıyor. Biz son dönemde
konutları önceden kapatılmış balkonlu, yani doğramaları açıldığında balkonlaşan
biçimde tasarlıyoruz. Bir projede salona bağlı balkonu açılır kapanır, mutfağa
bağlı balkonu kapatılmaması için dairesel formlar yaptık. Ama onu da kapadılar.
350 m2’lik villa yapıyorsunuz, bahçeye açılan mutfak ve salonla doğrudan
ilişkisi, korunaklı verandası olan. Satın alındığında ilk yapılan verandayı
kapayarak salona katmak oluyor.
Çok kapsamlı sosyal tesisler isteniyor, açık-kapalı spor
alanları, kapalı-açık yüzme havuzları, fitness center, sinema salonu, market,
kafe gibi reklam, pazarlama ve medya yoluyla “yaşam tarzı” olarak pompalanan bu
talep, geriye ağır bir aidat olarak dönüyor.
Bu tesislerin de en fazla %25 kapasiteyle kullanıldığını
görüyoruz.
Son dönemde dairelerde muhakkak iyi bir endüstriyel mutfak;
vitrifiyesi, seramikleri, bataryaları kaliteli banyolar; soyunma odalı,
banyolu, hatta saunalı ebeveyn odaları isteniyor; klima ve otomasyon sistemleri
içeren akıllı ev(!) adeta standart hale gelmeye başladı. Ama hala ısı yalıtımı
ve ısı paylaşım teknolojisinin çok gelişmiş olmasına rağmen, merkezi sistem
yerine “kombi” ve özerkleşmiş ısıtma sistemleri bilinçsizce tercih ediliyor.
Toplu yaşam alanında ayrık ve bireysel yaşama(!) arzusu hala çok baskın.
Çelik daire kapısından alarm sistemlerine, kamera kontrollü
çevre duvarlarına, siteyi koruyan güvenlik firmalarına kadar çok abartılı,
sapkın ve paranoyak bir güvenlik talebi var.
Bu alan ve lüks iştahının yanısıra, toplumsal değişimin
getirdiği sağlıklı talep olarak iyi düzenlenmiş 1 oda 1 salon, 2 oda 1 salon
gibi küçük dairelere eğilimin arttığını da görüyoruz. Ekolojiyi, ülke
ekonomisini, en azından yakın çevreyi gözeten talep ve arz henüz gerçekleşmedi.
Hala daire kapısından ötesini umursamayan bir konumdayız.
UT: Christopher Berry’ye göre, “lüks, toplumsal
yaşamın grameridir”. Yani, toplumsal katmanlaşmanın sistematiğini ve yaşamın
kalitesini ve hatta anlamını tanımlayan ya da dışavuran olguların başında lüks
geliyor. Bu bağlamda bakılırsa, bugünün Türkiye’sinde, en azından konutta açığa
çıktığı kadarıyla, lüks açısından yeni bir dönem mi açılıyor? Toplumun
gramerinin radikal biçimde değişmekte olduğu söylenebilir mi?
AK: Toplumsal yapıyı “lüks” grameri üzerinden okumak,
toplumsal yaşam kurgusunu çözümlemek, bizi çok gerçekçi göstergelere
ulaştırabilir. Lüksün ne kadar reel, ne kadar sanal olduğu, ne kadar
hakedildiği, içselleştirildiği, ne kadar göstermelik olduğu, sınırları, diğer
yaşam standartlarıyla yanyanalığı, homojen veya heterojen olması başlıbaşına
bir sosyolojik çözümleme ölçütü olarak kullanılabilir.
Lüksü “yüksek yaşam” standardı olarak tanımlarsak, lükse
duyulan özlemi toplumsal kalitenin itici gücü sayabiliriz. Türkiye’de lüks önce
ve kolay olarak arabada, sonra büyük ölçüde konutta dışavurmaktadır
diyebiliriz. Ferrari, Maserati, Lincoln, Bentley, Cadillac, Jaguar, Mercedes
gibi arabaların en çok satın alındığı ülkelerden biriyiz. 4x4 ciplerin her
çeşidini İstanbul’un istisnasız her bölgesinde görebilirsiniz. Hangi toplumsal
tavır çerçevesine sokarsanız sokun, Nişantaşı’nda terziye, kuaföre hummer ciple
gelinebiliyor(!).
Konutta lüksün dışavurumu yaygın olarak 90’lı yıllarda
başladı, 2000’li yıllarda taşarak görünür oldu. 90’lar öncesi yaşantıya oldukça
paralel kısmi, tekil ev ölçeğinde oturmuş bir lüks arayışı; iyi konum, büyük
mekan kullanımı, iyi teknik ve malzeme ile yapılmış yapılar, lüks malzeme ile
“dekore” edilmiş, ithal lüks mobilya ve beyaz eşya ile donatılmış evlerle daha
da tırmandı; 2000’li yıllarda yaygınlaşarak konut siteleri ölçeğinde artan bu
toplumsal tavır, toplum gramerinin kapsamlı bir şekilde değiştiğinin belirgin
bir göstergesidir. Belki dekoratörleri değil, ama kesinlikle mimarların büyük
çoğunluğunu şaşırtan bir lüks talebi ortaya çıktı.
Nümerik örnekleme yaparsak; sadece bizim büromuz 2000
yılından bugüne kadar 10.000’e yakın konut birimi planladı. Henüz 5.000 kadarı
inşa edildi ve satıldı. Bu konutların satış değerleri 200.000 ile 1.000.000
dolar arasında değişiyor, ama ağırlıklı olarak da 300.000 doların üstü. Bizim
dışımızda yapılanların da çokluğunu göz önüne getirirsek, yüksek değerde,
pahalı konut arz ve talebinin ne kadar yaygın olduğunu görürüz.
Ben bile bunca zamandır konuyu her yönüyle bilip, takip
ediyor olmama rağmen, her defasında bu kadar çok sayıda 500.000 dolarlık
daireyi kimler alır, nasıl satılır diye merak ediyor, ne kadar kolay ve çabuk
satıldığını görünce de şaşırıyorum. İçi gayet iyi yapılmış 600.000 dolarlık dairelerin
içleri, çoğu defa sonradan yıkılıyor ve üstüne 200-300.000 dolar daha masraf
yapılıp “dekore” ettiriliyor.
İster sapkın, ister doğrusal deyin, ama bütün bunlar “toplum
gramerinin” radikal biçimde değişmekte olduğunun, büyük dengesizliklerle birlikte
tüketim ağırlıklı yeni bir yaşam döneminin açıldığının göstergeleri.
UT: Artık biraz da doğrudan mimarlığa değinelim.
Başlangıç olarak şunu soracağım: Senin apartman türü konut yapılarının
özellikle ortak mekanlarında ve iç sirkülasyon alanlarında, katlar boyunca
yükselen derin hacimlere yer veriliyor. Neredeyse Piranesi gravürlerinde
rastlanan türden bir anıtsallık gözlemliyorum. Bunu bir de simetrik şemaları
yeğlemenle birlikte düşününce, anıtsallık etkisi daha da belirginlik kazanıyor.
Ne dersin?
Ya da bir açıklaması var mı?
AK: Evet, yaptığımız çoğu yapıda ortak mekanlarda
boşluk-doluluk hacim hareketleri yapıyoruz. Öyle bir his verse de, ortaya çıkan
sonuca anıtsallık demeyelim. Bunu daha ziyade dairenin kapısı dışındaki
alanları da önemsetmek, buraların da herkesin yaşam alanının parçası olduğunu
anlatmak için yapıyorum. Biliyorsun, hala aldığı lüks dairenin önünde
ayakkabılarını çıkarıp bırakan kullanım formatındayız. Ortak alanların
niteliğinin artmasının esas yaşam kalitesini artırdığını göstermeye, anlatmağa
çalışıyoruz.
Bu yaklaşımı sadece iç mekanda değil, dış mekanda bina
kütlelerine yerleşimin tasarımında da sürdürüyoruz. Yerleşimin kent içinde bir
“yer” olmasını, kent içinde tarif edici bir röper oluşturmasını, kullanıcısı
tarafından daire bazında değil de, bir bütün olarak benimsenmesini istiyoruz.
Malum daha çok cami, kilise, alışveriş merkezi, hükümet konağı, büyük ofis
binaları gibi yapılar kentsel röperleri oluştururlar. 15 milyonluk şehirde
yaygın tekdüze konut alanlarında konut yerleşimleri yoluyla da kentsel tarifler
kurulmalıdır, düşüncesindeyim. Kadıköy yakasının “alışmış Kadıköylüler”
dışındaki insanlar için ne kadar röpersiz olduğunu göz önüne getirirsek,
kentlilik hissini artıran dış mekanı benimsetecek tasarım tavrının önemini;
meydansız, dış yaşamsız ortamımızın kentsel simgelere olan gereksinimini daha
iyi algılayabiliriz.
Projelerde çoğu zaman simetrik şemalar kullanmamız,
yaptığımız binaları kent içinde belirgin kılma isteğimiz, klasik anlamda
simetrik plan şemalarının anıtsallık etkisini artırdığı gerçeğiyle örtüşse de,
simetri kullanmak genelleşmiş tasarımsal tercihimiz değil. Bazen yapı ekonomisi
ve tekniği nedeniyle, bazen eşdeğerlilik arama kaygısıyla, bazen deprem
tesirlerine dayanımlı, dengeli strüktür şeması arayışından ötürü simetri
kullanıyoruz. Sonuç olarak, bu tasarım tavrı modern mimarlığın içinde de
simetrik şemalarla çözümler üretilebildiği savına dönüşüyor.
UT: Ancak, son projelerinden anladığım kadarıyla,
simetrik çözümler yerlerini daha rastlantısal –sen sevmiyorsun, ama daha az
anıtsal– biçimlenmelere de bırakıyorlar. Ne dersin?
AK: Anıt kente, kişiye, bir olguya saygı ve estetik
değer katmak için yapılan bina veya plastik öğeyse tamam, ama dominantlığı
vurgulamak için tariflenen anıtsallığı sevmiyorum diyebilirim. Ancak, bu
bağlamda konut ve konut yerleşmelerini anıtsallaştırdığımı kabullenirim. Ama
tabii ki simetri anıtsallığın tek parametresi değil. Ayrıca “rastlantısal”,
organik biçimlerle de anıtsallık elde edilebilir.
Evet, son projelerimiz yapı programları gereği simetrik
yaklaşımla rastlantısal düzenlemeler arasında gidip geliyor. Konutlarda
konuların çapının büyümesi ile daire tipleri ve türlerinde çeşitlilik arayışını
istemli olarak planlara ve cephelere yansıtıyoruz. Özellikle yüksek ve kapsamlı
konut yapılarında 1+1, 2+1, 3+1 ve dubleks dairelerin yanyana, üstüste
gelişiyle oluşan rastlantısal biçimlemeler arıyoruz. Kompleks yapılarda ise
işlev çeşitliliği planlara ve bina kütlesine doğal olarak yansıyor. Gördüğün
gibi bariz bir değişim var, ama hala “anıtsallık”tan vazgeçmedim.