26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Adnan Kazmaoğlu ile e-Söyleşi

    

Uğur Tanyeli: Bir zamanlar Erken Modernistler mimarlık alanıyla yapı üretim alanının eşanlamlı olduğu biçiminde özetlenebilecek bir görüş geliştirmişlerdi. Mimar, tasarlanabilir her şeyi tasarlayacaktı. Aynı mimarın kitlesel konut gereksinmesine yanıt vermenin ötesinde, müze, kültür merkezi, anıt, kent, villa, hatta otomobil, koltuk –akla daha ne geliyorsa– her tür nesneyi yetkiyle gerçekleştirebileceğine ciddi ciddi inanıldı. Bugünse mimarlık alanı ve mimar kimlikleri radikal bir parçalanma yaşıyor gibi. En azından, kitlesel konut ve alışveriş merkezi türünden, modernitenin varettiği yapı türleri ile “butik” denebilecek tekil yapıların tasarım ve planlaması, ayrı mimarlara verilen görevler olmuş gibi gözüküyor. Ne dersin?

 

Adnan Kazmaoğlu: Modernizm dünya ölçeğinde büyük bir dönüşümün adı.

Bu hareketin başaktörlerinden mimarlar, “tasarlanabilecek her şeyi tasarlayarak” toplumsal hayatı tasarlama, toplum mühendisliği yapma noktasına kadar geldiler. Toplu konuttan koltuğa, koltuktan kahve fincanına kadar tüm fiziki çevreyi tasarlayarak yaşamı biçimlemek, değiştirmek mimarın kutsal görevi gibiydi. “Yaratma” fiiliyle yarışan bir tasarlama fiili ortaya çıktı. Bu yüzden mimari tasarım genleşerek “tasarım” üst başlığına dönüştü. 40’lı yıllardan 70’li yılların sonuna kadar her tasarım alanı bakirdi. Mimarların “Tasarım Tanrıları” olmaya heveslenmeleri çok normaldi.

 

Hatta mimarların 70’li yıllarda daha da siyasallaşarak düşüncenin ve toplumsal düzenin tasarımına girişmeleri, tasarım erkinin ihtiras sınırlarını anlatıyor. Günümüzde taşlar büyük ölçüde yerine oturdu. Dünyada da Türkiye’de de her şeyi birden tasarlamak sınırlı hevesler olarak kaldı. Mimarlığın enstrümanları ile yakın bağlantılı “grafik tasarım”, detaylarla örtüşen endüstriyel tasarım her zaman mimarların ilgi alanı içinde olacak, ama artık büyük ölçüde uzmanlaşma yaşanıyor. Mimarların kulvarını toplumsal talep belirliyor. Metropolleşmeyle birlikte işlerin çapları büyüdü ve çeşitlendi. Mimarlar tesadüfi veya kararlı olarak çalıştıkları alanlarda ayrışarak uzmanlaşıyorlar. Toplu konut yerleşmelerinin, ticari yapıların, turizm yapılarının, tekil butik yapıların ayrı mimarları var artık. Ama yine de ekonomik kaygılar ve tasarım hevesleri nedeniyle “her işi yapma” arzuları sönmüş değil.

 

İmkanlar elverdiğinde, konuya kavramsal yaklaşım getiren teorisyen, şehirci, mimar, endüstriyel tasarımcı, grafik tasarımcı, peyzaj ve çevre tasarımcısı birlikte çalışabilmeli. Bu görev alanlarının sıralanması bile artık bir ayrışım ve uzmanlaşmanın oluştuğunu gösteriyor.  

 

UT: İnsanın giderek “yuva” (home) üretemez hale geldiği, onun yerine “konut” teriminin işaret ettiği bir domestik dünyada yaşamaya başladığımız görüşü kuramcılar arasında oldukça yaygın. Bunun hiç değilse iki nedenini ya da bunlarla bağlantılı iki olguyu tarif etmek kolay. Birincisi, özellikle en gelişmiş ülkelerde yuvanın toplumsal arkaplanını oluşturan aile yapıları çözülmesini tamamlamış gibi. İkincisi, daha tarihöncesinden başlayarak ev merkezli olarak oluşturulmuş tüm kutsallıklar, kültler, sabit değerler inanılırlıklarını yitirmiş durumdalar. Deyim yerindeyse, ev sekülerleşe sekülerleşe yuva olma niteliğini yitirip konuta doğru evrildi. Yerleşme ve konut planlayan biri olarak bunun mimara ne gibi konum değişiklikleri ve sorumluluklar getirdiğini düşünüyorsun? Kuşkusuz, sözünü ettiğim tarihsel değişime inanmadığını da söyleyebilirsin.

 

AK: Evet, tanımladığın olgular değişimin temelini oluşturuyor. Moderniteyle başlayan yeni dünya düzeni, endüstri devrimine kadar olan bütün sosyal kavramları altüst etti. Büyük aile, anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aileye dönüştü. Şimdi çekirdek aile de parçalanıyor. Doğal olarak bu değişim beraberinde yaşam tarzı ve değerleri de farklılaştırıyor.

 

Dünya nüfusunun aşırı artışı, yaşam kavramlarını değişime zorluyor. Yuvadan konuta dönüşüm çizgisini giysilerimizin başına gelenle paralel okuyabiliriz. Terzi, butik, konfeksiyon değişimi, yuvadan konfeksiyon konuta geçişi örnekleyebilir. Ev-yuva, belirli değerlere sahip bir ailenin kabuğuydu veya onlar için tasarlanıyordu. Yaşam alanlarının evrilmesinde gözardı etmememiz gereken büyük bir olgu var. Ev-yuva alanı daralırken dış yaşam alanı çok zenginleşti, çeşitlendi. Yeme-içme, eğlence, konaklama ve her türlü rekreasyon imkanı, insanları evin kabuğunu kırıp daha yaygın ve açık yaşamaya yöneltiyor. Bir anlamda

“iç aile” küçülürken “dış aile”nin çok büyüyüp geliştiğini söyleyebiliriz.

Bu durumu kolaylaştıran teknolojik destekleri araba, cep telefonu, dizüstü bilgisayar, mp3çalar dış yaşamı giderek baskın kılıyor.

 

Ancak, “konut” adıyla tanımladığımız yaşam alanı, sahibi/kullanıcısı kişisel anlamda bilinmeden tasarlanıyor. Mimari tasarım gözlemsel, sezgisel, istatistiksel ve ticari değerlerle belirleniyor. Tasarım, bedenin özel değer ve biçimlerine göre değil; 36, 40, 44 beden seri standartlarında şekilleniyor.

Alım-satımda da muhatabınız giysi tasarımcısı değil, tezgahtar oluyor. Mimarlar, kişiye özelden seri üretime dönüşen talebin sorunlarına artık çözüm üretme konumundalar. Bence Türkiye’de bu duruma çok hazırlıksız yakalandılar.

 

Son yıllara kadar mimarlık okullarında pek toplu konut projesi yaptırılmazdı. Ancak, mezun olduktan sonra yapılan işin %90’ı konuttur. Kaç mimarın payına kültür merkezi, okul, hastane, spor kompleksi, havaalanı projesi yapmak düşer? Konut ve konut yerleşmeleri hayatın içinde ağırlıklıdır. Mimarların genellikle okulu bitirdiklerinde konut yerleşimleri üzerine hiçbir bilgi ve donanımları yoktur. Siyasi erk ve müteahhitler de bu konulara geniş çaplı ölçekte yeni başladılar, yeni öğreniyorlar. Artık genellikle konut ve konut yerleşmeleri kişilerce veya sosyal devlet kavramında resmi kuruluşlarca yapılmadığından, mimarın spekülatif kazanç ile kamusal yararın dengesini kurması temel bir sorumluluk ve beceri işi oluyor; bu da eğitimden başlamak üzere donanım ve deneyim gerektiriyor.

 

UT: Türkiye’de son yıllarda, özellikle 1990’lardan bu yana konut sektörü büyük sermaye, büyük müteahhit, geniş parsel, yüksek teknik hizmet içeriğiyle karakterize oluyor. Oysa kısa bir süre önceye kadar bu alanı tanımlayan küçük sermaye, küçük müteahhit, küçük parsel ve minimal bir teknik hizmet boyutuydu. Değişimin getirdiklerini mimarın yeni dönemdeki rolü bağlamında yorumlar mısın?   

 

AK: Konut sektörünün büyümesi ve çaplı projelerin gündeme gelmesi, mimarların kentsel gelişime kentsel tasarım ölçeğinde yaklaşma kapılarını açtı. Bu bir yanıyla mimarın etkinliğinin artması gibi görülse de, metropolleşme sürecinde konuların giderek büyümesi mimarların kontrolü kaybetmelerine sebep oluyor.

 

Özellikle metropolleşen kentler metropol parametreleriyle gelişiyor. Kent planlama ve mimari tasarım arkadan yetişiyor. Gerçekçi bir tavır koyabilmek için önce metropolleşmeyi doğru anlamak gerekiyor. Örneğin, eski formatlarla bakarak yüksek yoğunluklu yüksek katlı binaları yadsıyarak bu değişimi değerlendiremeyiz. Mimarlar bu güçlü değişim enerjisini doğru yönlendirmelidir.

 

Yerel yatırımcıların yanısıra globalleşen sermayenin likit fazlası, önümüzdeki günlerde daha açık görebileceğimiz gibi, yerleşme yatırımlarına akarak, biz yuvadan konuta dönüşümden yakınırken konutu hisse senedine, mimarları da bu piyasanın brokerlarına dönüştürecek.

 

UT: Yukarıda özetlediğin dönüşümü de dikkate alarak ve kitlesel ölçekli konut üretimi konusunu çok iyi bilen biri olarak, bize kısaca işverenle ilk diyalog evresinden başlayarak bir konut sitesinin nasıl planlanıp inşa edildiğini, bu süreçlerde hangi aktörlerin rol oynadığını anlatabilir misin? Bunu yaparsan, mimarlığı soyut bir dünyada sadece tasarımcının zihninde varoluyormuş gibi düşleyenleri de aydınlatabilirsin.

 

AK: Öğrencilik yıllarımızda konuya “konut sorunu” olarak bakıyorduk. Hatta benim şehircilik dönem ödevim “Türkiye’de Konut Sorunu”ydu. Kamusal yarar ağırlıklı çözümler arıyorduk. Üniversitedeki hocalık yıllarımda ise belediyeler ve kooperatifler yoluyla “konut sorunu”nun çözülme yöntemlerini aradık. Kartal-Soğanlık belediyesine 15.000 konutluk toplu konut yerleşmesi projesi yaptık. Tamamen açık planlaması olan “site”leşmemiş bir yerleşmeydi. Belediye planı, arsayı ve altyapıyı hazırlıyor, kooperatifler tahsis edilen yapı alanlarında konut yerleşmelerini gerçekleştiriyordu. Her şeyin örgütlenip faaliyetin başladığı sırada belediye başkanı ara askeri rejimde “komünistlik”ten hapse atıldı. Daha sonra üniversitede döner sermaye yoluyla, inşaat şirketi olmayan büyük gruplara toplu konut projeleri yaptık.

Bu dönemde, yine kooperatif yapılaşmalarında olduğu gibi, 60’lı ve 70’li yılların aileye yaptırılan rant apartmanları çerçevesinde kalite arayışıyla kamusal yararı gözeten,

“en çok ne satar?”dan ziyade “kimlere uygun olmalı?”yı araştıran, kapsamlı çalışmalar yapılıyordu.

 

Tekil ev-apartmandan toplu yerleşmelere kapsamlı olarak son 20 yıl içerisinde geçtik. Toplumcu ekonomi hayallerinden sosyal devlete, oradan liberal ekonomiye dönüşen ortamda çözümler arıyoruz. Şimdi artık toplu konut yerleşmeleri büyük inşaat şirketleri eliyle yapılıyor. Muhataplar değişti, ihtiyaç sahipliği “müşteriye” dönüştü, konut da ticari metaya.

 

Kentsel ve mimari tasarım açısından kooperatifler yoluyla üretilen çözümlerde birebir kullanıcıyla ilişkili olma hali, inşaatçı olmayan büyük şirketler örneğinde sosyal araştırma niteliğindeki çalışmalardan çıkan kullanıcıyı tanıma hali, artık şimdi büyük inşaat şirketlerinin yaptırdığı “pazar araştırması”na, hedef kitleyi bulmaya dönüştü.

 

Geçtiğimiz son 4 yıldır nerdeyse haftada bir şöyle müracaatlarla karşılaştık:

“1.000 konutluk arsamız var, buraya iyi bir konut yerleşmesi yaptırmak istiyoruz, ya da 2.000 konutluk yerimiz var, değişik bir yerleşme yapmak ve marka olmak istiyoruz, sizinle çalışabilir miyiz?” Bunların ciddi olanlarıyla tasarım ve uygulama süreci şöyle gelişiyor: Firmalar, araştırma şirketlerine kendi arsalarına yönelik “pazar araştırması” yaptırıyorlar. Buna bağlı olarak hedef kitle tayini yapıyorlar. Bu kitleye hitap edecek konut büyüklükleri ve kalitesi belirlendikten sonra, mimardan kendilerine uygun inşaat teknikleriyle bu kitleye uygun tasarım yapması talep ediliyor. Bu arada devreye şirket sahibinin ve üst düzey yöneticilerin istek ve görüşleri, arsa kat karşılığı alınmışsa, arsa sahibinin istekleri gündeme geliyor. Dahası, şirkete bağlı veya bağımsız pazarlama gruplarının kendi satış alışkanlıklarına uygun talepleri geliyor. Bütün bu istekleri bir cümleyle özetlersek: Tasarım; arsanın emsalini son santimetrekaresine kadar kullanarak, kolay, süratli ve ucuz inşa edilecek, piyasanın değişkenliğine cevap verebilir esneklikte olacak, pahalı ve kolay satılabilecek, değişik ve şirket imajını tanımlayacak nitelikte olacak.

 

Tasarım başladığında imar parametreleri devreye giriyor. Özellikle toplu konut yerleşmeleri bağlamında yetersiz, yapılan meslek dışı müdahalelerle giderek kötüleşen imar yönetmeliği; muğlak, kullanımı yorum gerektiren yangın yönetmeliği; abartılı, mühendisliğe yer bırakmayan deprem yönetmeliği.

Ve arkadan bütün bu yönetmelikleri uygulayan imar bürokratlarının tutumları ve yorumları tasarımı yönlendiriyor.

 

Son olarak da görevleri çok doğru tanımlanmamış yapı denetim firmaları devreye giriyor. Bütün bu parametreler arasındaki dar alanda mimar tasarımını yapmak ve projesinin kavramsal değerlerini en az hasarla kurtarmak, kente, kamusal yarara yönelik tavrına yol bulmak zorunda.

 

UT: Senin sadece konut siteleri tasarlamadığını biliyorum. Örneğin, büyük konut-işyeri-çarşı kombinasyonları planladığından haberliyim. Bu iki farklı yapı türünü ya da konuyu ele alıyor olman, organizasyona dair karmaşıklık ve planlama sorunları bağlamında bunların ilişkili veya benzer konular olabileceğini düşündürtüyor. Ne dersin?

 

AK: Evet, alışveriş merkezi-ofis, bunlarla birleşik rezidans ve hatta otel fonksiyonlarını içeren kompleks projeler tasarladık son dönemlerde. Bu tarz projeler genellikle kentin merkez arsalarında talep ediliyor. Bu projelerde büyük çaplı yaygın konut yerleşmelerinin planlama ve tasarıma dair karmaşa ve problemleri benzer şekilde, ama daha konsantre bir alanda seyrediyor. Tabii ki bu tür yapılar kentin bir parçası, bir röperi olmaya daha müsait. Fonksiyonlarının gereği olarak, ticari yanlarının ötesinde kamusal ve kente ait olma nitelikleri de ağır basıyor. Eski kent dokusu ve yakın çevresiyle ilişkileri baskın parametreler olarak devreye giriyor.

 

Uzun soluklu, daha çok ve hızlı kullanılan yapılar olmaları, kentle işlevsel ve görsel olarak daha etkileşim içinde bulunmaları tasarımsal karmaşıklığı ve sorumluluğu artırıyor. Ben özellikle İstanbul gibi bir metropolde, altyapıyı yeterli kılarak kentin konsantre edilmesini, merkez bölgelerinin çok fonksiyonlu yapılarla gündüz-gece kullanılır olmasını; aşırı yaygın altyapısı ve belediye hizmetleriyle başedemediğimiz, ulaşımı akıldışı çözümleri davet eden yerleşme modeline tercih ediyorum.

 

Amerikan modeli “downtown-otomobil-suburb” çizgisine çok paralel olan gelişimi yaşam ve kent ekonomisi açısından çok sorunlu buluyorum. Kentlerde hızlı, kolay ve ekonomik ulaşılabilirlik, “toplu yaşam zekası”nın en belirgin parametresidir. Bu bağlamlarda çok fonksiyonlu yapılar, salt konut yerleşmelerine göre kentin rantabl kullanılmasına katkıda bulunuyorlar, tasarımsal giriftlikleri de o ölçüde artıyor.

 

UT: Ben aslında bu tür karmaşık programlı yapıları olumlu ya da olumsuz birer gerçeklik diye ele almıyorum. Bunlara şimdilerde deniz taşıma konteynerlerine referansla, “urban container” diyenler de var. Her tür kültür, ticaret, rekreasyon, barınma vs işlevini, hiçbir kültürel hiyerarşiye tabi tutmadan aynı inşai bünyenin içinde “demokratik” denebilecek bir biçimde biraraya getirmenin erdemlerinden bile söz edebilirim. Eskisi gibi, örneğin, ticaretin –diyelim ki– kültürün kutsallığını bozacağını düşünmek artık yeğlenmiyor; en azından bazı kuramcılar tarafından. Sana Tokyo Operası’nın alt katındaki “fast food court”tan söz etmiştim, hatırlarsan. Böyle bir gelişmeyi nasıl değerlendirdiğini bilmek isterdim.

 

AK: Belki de 1900’lerin başında ortaya çıkan gelecek önerileri ile 60’lı ve 70’li yılların fütürist “high-tech” megastrüktürlü, karmaşık işlevli bina ve kent kurguları önerileri, Sant’Elia’nın “Citta Nuova”sından, Archigram ve metabolistlere, oradan da Foster’ın karmaşık programlı kapsamlı binalarına uzanan çizgi gerçekleşmeye başladı. Tam anlamıyla tanımladığın karmaşıklıkta değilse de, biz içinde 990 daire; alışveriş, rekreasyon ve spor tesisleri, restoranlar ve fastfood üniteleri, sinemalar, gösteri alanları bulunan “giant” bir bina yaptık. Böyle bir binanın talep edilir olması, büyüklüğü, işlevlerinin karmaşıklığı yadırgatıcı da olsa, yaşam biçiminin değişimine dair birtakım ipuçları veriyor.

 

Tabii ki bu tür karmaşık yapı programlarını nüfus artışı, metropolleşme, her türlü toplumsal aktivitenin demokratikleşerek yaygınlaşması ortaya çıkarıyor. Metropolün formatı çokludur, kozmopolittir. İnsan karmaşası gibi konut yerleşme ve bina çeşitliliği de adeta istemdışı gelişir, oluşur.

 

İstanbul gibi bir metropolde mağara devrinden Ortaçağ’a, modern zamanlardan uzay-bilişim çağına kadar ayrı kesitlerde yaşayan insanlar var. Yaşam biçimlerinin konfederasyonu gibidir metropoller. Bu kalabalık, karmaşık kent yapısı; konutu, ticareti, rekreasyonu, kültürel işlevleri birlikte içeren bina formlarını ve beraberinde toplumsal ve kavramsal çelişkileri gündeme getiriyor.

 

Senin satır arasında işaret ettiğin ikilem, bazı sosyal grupların ve faaliyetlerin seçkinleştirilmesi ile toplumun ve kültürel faaliyetlerin demokratikleşmesi ve homojenleşmesi arasında yaşanıyor.

Bu toplumsal çelişki, elit-elit olmayan, soylu-avam ayrımları bütün unsurlarıyla birlikte değişiyor, dönüşüyor. Örneğin, benim ailemin mentalitesinde ticaret alt sınıf bir iş sayılır, tüccar pek “makbul” adam kabul edilmezdi. Oysa üretim kadar, hatta daha fazlasıyla her şeyi ticaret belirliyor. Pratikte bütün toplumsal faaliyetlerin katalizörü, sürükleyicisi ticaret.

 

Günümüzde artan tüketim ivmesi bütün alışılmış yaşam kavramlarını zorluyor. Dolayısıyla, 20. yüzyılın sonlarına kadar ayrık alanlarda yer alan kültürel faaliyetler, ticaretle bütünleşmek ve kast düzenini değiştirmek zorunda kalıyor.

Bir yandan klasik müziğin, operanın, tiyatronun, görsel sanatların “halk” katmanlarına yayılmadığından şikayet etmek, bir yandan da çağın getirdiği demokratik, işlevsel, kültürel yanyanalığı yadsımak büyük çelişki değil mi? Yüzyıl sonuna kadar operaya, konsere giderken giyilen kılıkların günümüzde kot pantolona kadar indirgenmesi, “kutsiyetin” akıbetini tanımlıyor.

 

Asıl anlamıyla “kutsallığın” yıkıldığı çağımızda sanatsal ve kültürel kutsallığın da yıkılması kaçınılmaz. Zaten çağdaş müzik, opera, tiyatro, görsel sanatlar, edebiyat ve felsefe bu kutsallığı çoktan yıktı. Belki bu yıkım ve dönüşümün fiziki mekanlar, binalar ve kentlere yansıması geç kaldı. Toplumların sosyoekonomik yapısı kentlerin fiziki mekanında açığa çıkar, görünür hale gelir. Bu bağlamda “urban container” veya “bina kent” diye adlandırabileceğimiz kompleks yapılarda bütün toplumsal işlevlerin biraraya gelmesini, olması gereken, geç kalmış bir durum diye tanımlayabiliriz. Eğer kültürel faaliyetlerin hedefi halk kitleleriyse, onları bu faaliyetlere çekebilecek, alıştırabilecek her enstrüman mubah olmalıdır. Bu, yaşam hazlarının sadece seçkinlerin değil, yaygın halk kesimlerinin de hakkı olduğunun sindirilmesi ve içselleştirilmesiyle paralellik taşır.

 

Çok işlevli kompleks yapılar, esasında varolan yaşam formunu konsantre edip, işlevleri daha etkileşimli kılar. Beyoğlu-Taksim aksını düşünürsek; burada kültür, ticaret, rekreasyon, barınma birarada yaygın olarak var. Bu alanın dev, kompleks bir binada konsantre edildiğini hayal edersek “aynılığı” görebiliriz.

 

Bütün bu nedenlerden ötürü, Tokyo Operası’nın altında “fast-food court” olmasını yadırgamıyorum. Bunlar yaşamın değişimini, dönüşümünü yansıtıyor. Bu tür alışılmadık yanyanalıkları yadırgamayı “eskiye ve seçkinliğe özlemle” özdeşleştirebiliriz.

 

UT: Seninle daha önce konuştuğumuz için, bu konu hakkında kafa yorduğunu biraz biliyorum. Türkiye veya İstanbul konut alıcısının konut beklentileri üzerine, neyi nasıl talep ettiği üzerine neler söyleyebilirsin?

 

AK: Bu sorunun cevabı çok kanallı.

Çok farklı talep kesimleri var. Çok hoş olmasa da konut pazarlamacıları bu talep profillerini A plus, A, B plus, B, C plus, C... şeklinde kategorize ediyorlar. İmkanlara bağlı talep çeşitlemesi oluşuyor. Ama genelde, hangi kesim olursa olsun, özlem “en fazla alan” ve “en lüks malzeme”. Talep ve kullanımda çelişkileri örneklersek; yerleşme ortasında kapsamlı yeşil alan olsun, buraya bakan balkonlar, teraslar olsun isteniyor, ama sonra balkonlar ve teraslar kapatılıp evin alanına katılıyor. Biz son dönemde konutları önceden kapatılmış balkonlu, yani doğramaları açıldığında balkonlaşan biçimde tasarlıyoruz. Bir projede salona bağlı balkonu açılır kapanır, mutfağa bağlı balkonu kapatılmaması için dairesel formlar yaptık. Ama onu da kapadılar. 350 m2’lik villa yapıyorsunuz, bahçeye açılan mutfak ve salonla doğrudan ilişkisi, korunaklı verandası olan. Satın alındığında ilk yapılan verandayı kapayarak salona katmak oluyor.

 

Çok kapsamlı sosyal tesisler isteniyor, açık-kapalı spor alanları, kapalı-açık yüzme havuzları, fitness center, sinema salonu, market, kafe gibi reklam, pazarlama ve medya yoluyla “yaşam tarzı” olarak pompalanan bu talep, geriye ağır bir aidat olarak dönüyor.

Bu tesislerin de en fazla %25 kapasiteyle kullanıldığını görüyoruz.

 

Son dönemde dairelerde muhakkak iyi bir endüstriyel mutfak; vitrifiyesi, seramikleri, bataryaları kaliteli banyolar; soyunma odalı, banyolu, hatta saunalı ebeveyn odaları isteniyor; klima ve otomasyon sistemleri içeren akıllı ev(!) adeta standart hale gelmeye başladı. Ama hala ısı yalıtımı ve ısı paylaşım teknolojisinin çok gelişmiş olmasına rağmen, merkezi sistem yerine “kombi” ve özerkleşmiş ısıtma sistemleri bilinçsizce tercih ediliyor. Toplu yaşam alanında ayrık ve bireysel yaşama(!) arzusu hala çok baskın.

 

Çelik daire kapısından alarm sistemlerine, kamera kontrollü çevre duvarlarına, siteyi koruyan güvenlik firmalarına kadar çok abartılı, sapkın ve paranoyak bir güvenlik talebi var.

 

Bu alan ve lüks iştahının yanısıra, toplumsal değişimin getirdiği sağlıklı talep olarak iyi düzenlenmiş 1 oda 1 salon, 2 oda 1 salon gibi küçük dairelere eğilimin arttığını da  görüyoruz. Ekolojiyi, ülke ekonomisini, en azından yakın çevreyi gözeten talep ve arz henüz gerçekleşmedi. Hala daire kapısından ötesini umursamayan bir konumdayız.

 

UT: Christopher Berry’ye göre, “lüks, toplumsal yaşamın grameridir”. Yani, toplumsal katmanlaşmanın sistematiğini ve yaşamın kalitesini ve hatta anlamını tanımlayan ya da dışavuran olguların başında lüks geliyor. Bu bağlamda bakılırsa, bugünün Türkiye’sinde, en azından konutta açığa çıktığı kadarıyla, lüks açısından yeni bir dönem mi açılıyor? Toplumun gramerinin radikal biçimde değişmekte olduğu söylenebilir mi?

 

AK: Toplumsal yapıyı “lüks” grameri üzerinden okumak, toplumsal yaşam kurgusunu çözümlemek, bizi çok gerçekçi göstergelere ulaştırabilir. Lüksün ne kadar reel, ne kadar sanal olduğu, ne kadar hakedildiği, içselleştirildiği, ne kadar göstermelik olduğu, sınırları, diğer yaşam standartlarıyla yanyanalığı, homojen veya heterojen olması başlıbaşına bir sosyolojik çözümleme ölçütü olarak kullanılabilir.

 

Lüksü “yüksek yaşam” standardı olarak tanımlarsak, lükse duyulan özlemi toplumsal kalitenin itici gücü sayabiliriz. Türkiye’de lüks önce ve kolay olarak arabada, sonra büyük ölçüde konutta dışavurmaktadır diyebiliriz. Ferrari, Maserati, Lincoln, Bentley, Cadillac, Jaguar, Mercedes gibi arabaların en çok satın alındığı ülkelerden biriyiz. 4x4 ciplerin her çeşidini İstanbul’un istisnasız her bölgesinde görebilirsiniz. Hangi toplumsal tavır çerçevesine sokarsanız sokun, Nişantaşı’nda terziye, kuaföre hummer ciple gelinebiliyor(!).

 

Konutta lüksün dışavurumu yaygın olarak 90’lı yıllarda başladı, 2000’li yıllarda taşarak görünür oldu. 90’lar öncesi yaşantıya oldukça paralel kısmi, tekil ev ölçeğinde oturmuş bir lüks arayışı; iyi konum, büyük mekan kullanımı, iyi teknik ve malzeme ile yapılmış yapılar, lüks malzeme ile “dekore” edilmiş, ithal lüks mobilya ve beyaz eşya ile donatılmış evlerle daha da tırmandı; 2000’li yıllarda yaygınlaşarak konut siteleri ölçeğinde artan bu toplumsal tavır, toplum gramerinin kapsamlı bir şekilde değiştiğinin belirgin bir göstergesidir. Belki dekoratörleri değil, ama kesinlikle mimarların büyük çoğunluğunu şaşırtan bir lüks talebi ortaya çıktı.

 

Nümerik örnekleme yaparsak; sadece bizim büromuz 2000 yılından bugüne kadar 10.000’e yakın konut birimi planladı. Henüz 5.000 kadarı inşa edildi ve satıldı. Bu konutların satış değerleri 200.000 ile 1.000.000 dolar arasında değişiyor, ama ağırlıklı olarak da 300.000 doların üstü. Bizim dışımızda yapılanların da çokluğunu göz önüne getirirsek, yüksek değerde, pahalı konut arz ve talebinin ne kadar yaygın olduğunu görürüz.

 

Ben bile bunca zamandır konuyu her yönüyle bilip, takip ediyor olmama rağmen, her defasında bu kadar çok sayıda 500.000 dolarlık daireyi kimler alır, nasıl satılır diye merak ediyor, ne kadar kolay ve çabuk satıldığını görünce de şaşırıyorum. İçi gayet iyi yapılmış 600.000 dolarlık dairelerin içleri, çoğu defa sonradan yıkılıyor ve üstüne 200-300.000 dolar daha masraf yapılıp “dekore” ettiriliyor.

 

İster sapkın, ister doğrusal deyin, ama bütün bunlar “toplum gramerinin” radikal biçimde değişmekte olduğunun, büyük dengesizliklerle birlikte tüketim ağırlıklı yeni bir yaşam döneminin açıldığının göstergeleri.

 

UT: Artık biraz da doğrudan mimarlığa değinelim. Başlangıç olarak şunu soracağım: Senin apartman türü konut yapılarının özellikle ortak mekanlarında ve iç sirkülasyon alanlarında, katlar boyunca yükselen derin hacimlere yer veriliyor. Neredeyse Piranesi gravürlerinde rastlanan türden bir anıtsallık gözlemliyorum. Bunu bir de simetrik şemaları yeğlemenle birlikte düşününce, anıtsallık etkisi daha da belirginlik kazanıyor. Ne dersin?

Ya da bir açıklaması var mı?

 

AK: Evet, yaptığımız çoğu yapıda ortak mekanlarda boşluk-doluluk hacim hareketleri yapıyoruz. Öyle bir his verse de, ortaya çıkan sonuca anıtsallık demeyelim. Bunu daha ziyade dairenin kapısı dışındaki alanları da önemsetmek, buraların da herkesin yaşam alanının parçası olduğunu anlatmak için yapıyorum. Biliyorsun, hala aldığı lüks dairenin önünde ayakkabılarını çıkarıp bırakan kullanım formatındayız. Ortak alanların niteliğinin artmasının esas yaşam kalitesini artırdığını göstermeye, anlatmağa çalışıyoruz.

 

Bu yaklaşımı sadece iç mekanda değil, dış mekanda bina kütlelerine yerleşimin tasarımında da sürdürüyoruz. Yerleşimin kent içinde bir “yer” olmasını, kent içinde tarif edici bir röper oluşturmasını, kullanıcısı tarafından daire bazında değil de, bir bütün olarak benimsenmesini istiyoruz. Malum daha çok cami, kilise, alışveriş merkezi, hükümet konağı, büyük ofis binaları gibi yapılar kentsel röperleri oluştururlar. 15 milyonluk şehirde yaygın tekdüze konut alanlarında konut yerleşimleri yoluyla da kentsel tarifler kurulmalıdır, düşüncesindeyim. Kadıköy yakasının “alışmış Kadıköylüler” dışındaki insanlar için ne kadar röpersiz olduğunu göz önüne getirirsek, kentlilik hissini artıran dış mekanı benimsetecek tasarım tavrının önemini; meydansız, dış yaşamsız ortamımızın kentsel simgelere olan gereksinimini daha iyi algılayabiliriz.

 

Projelerde çoğu zaman simetrik şemalar kullanmamız, yaptığımız binaları kent içinde belirgin kılma isteğimiz, klasik anlamda simetrik plan şemalarının anıtsallık etkisini artırdığı gerçeğiyle örtüşse de, simetri kullanmak genelleşmiş tasarımsal tercihimiz değil. Bazen yapı ekonomisi ve tekniği nedeniyle, bazen eşdeğerlilik arama kaygısıyla, bazen deprem tesirlerine dayanımlı, dengeli strüktür şeması arayışından ötürü simetri kullanıyoruz. Sonuç olarak, bu tasarım tavrı modern mimarlığın içinde de simetrik şemalarla çözümler üretilebildiği savına dönüşüyor.

 

UT: Ancak, son projelerinden anladığım kadarıyla, simetrik çözümler yerlerini daha rastlantısal –sen sevmiyorsun, ama daha az anıtsal– biçimlenmelere de bırakıyorlar. Ne dersin?

 

AK: Anıt kente, kişiye, bir olguya saygı ve estetik değer katmak için yapılan bina veya plastik öğeyse tamam, ama dominantlığı vurgulamak için tariflenen anıtsallığı sevmiyorum diyebilirim. Ancak, bu bağlamda konut ve konut yerleşmelerini anıtsallaştırdığımı kabullenirim. Ama tabii ki simetri anıtsallığın tek parametresi değil. Ayrıca “rastlantısal”, organik biçimlerle de anıtsallık elde edilebilir.

 

Evet, son projelerimiz yapı programları gereği simetrik yaklaşımla rastlantısal düzenlemeler arasında gidip geliyor. Konutlarda konuların çapının büyümesi ile daire tipleri ve türlerinde çeşitlilik arayışını istemli olarak planlara ve cephelere yansıtıyoruz. Özellikle yüksek ve kapsamlı konut yapılarında 1+1, 2+1, 3+1 ve dubleks dairelerin yanyana, üstüste gelişiyle oluşan rastlantısal biçimlemeler arıyoruz. Kompleks yapılarda ise işlev çeşitliliği planlara ve bina kütlesine doğal olarak yansıyor. Gördüğün gibi bariz bir değişim var, ama hala “anıtsallık”tan vazgeçmedim.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


68881 - unknown - 38.107.179.236